Anasayfa arrow Dini Dosyalar
 
   
Türkçülüğün Esasları
Türkçülüğün Özü
A) Dilde Türkçülük
B) Sanatta Türkçülük
C) Ahlaki Türkçülük
D) Hukukta Türkçülük
E) Dinde Türkçülük
F) İktisatta Türkçülük
G) Siyasette Türkçülük
H) Felsefede Türkçülük
Büyük Türkçülerden
Türkçülerden Özlü Sözler
Genel İçerik
Marşlarımız
Görsellikler
Türk Dünyası Ezgileri 1
Türk Dünyası Ezgileri 2
Türkçülük Hakkında
Tüm Dosyalar
Tüm Yazarlar
Edebiyat
Makaleler
Tepkisiz Kalma
Ağelini Öneriniz
Belge Resim

Bilgilendirme
Türküler
Görsellik
Kitap Önerileri
Büyük Türkçüler
Büyük Türkçülerden
Azınlık veya Özerk Türkler
Nutuk
Duyurular
Özlü Sözler
Yorumsuz Resimler
Siyasi Dosyalar

  :: TSK'dan ABD-İsrail Koridoru'na balyoz
  :: Emperyalizmin Tetikçileri
  :: Komünistlerin Atatürk karşıtlığı
  :: Rockefeller'den yüzyılın itirafı
  :: Ayrılma bildirisi ve Sevr
  :: İstanbul Barosu’ndan yapılan 14 maddelik açıklama
  :: Öz Yurdunda Köleleşen Türk
  :: IŞİD – ABD ilişkisinin delilleri
  :: Barzani ve Erdoğan
  :: İran Türkleri Hapislerde
  :: Hitler’in Müftüsü Hacı Emin El Hüseyni
  :: Seçsis Neden Türkiye'de Kullanılıyor?
  :: Irak’ın 16. Tugayı Peşmergeye katıldı!
  :: Türker Ertürk , ABD tertiplerini ve ABD işbirlikçilerini açıklıyor.
  :: Hava Kuvvetlerinde Tasfiye
  :: Esad'ın Ulusal Kanal Söyleşisi
Türkçe
Türkçe Adlar
Türkçe İzgileri
Hayvan Adları
Türkçe Terimler
Göktürk Yazıtları
Kuş Adları Derlemesi
Türkçe Adlar Sözlüğü
Kazakistan Türkçesi Sözlüğü
Azerbaycan Türkçesi Sözlüğü
Dosyalar
Siyasi Dosyalar
Tarihi Dosyalar
Görüntüler
Dini Dosyalar
Belge Resim
Bilimsel Dosyalar
Atatürk
Eserleri
Makaleleri
Özlü Sözleri
Atatürk Dosyaları
İletişim
 

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

İlgili İçerikler
Dini Dosyalar


Ölüperestler

PDF Yazdır Ağhesabı

(Derleyen: AbdülAziz Bayındır)

Said Nursî Örneği

Nurcular şu şiiri, Abdülkadir Geylânî’nin, sekiz asır önce Said Nursi için yazdığını iddia ederler:

 “Bizi aracı yap, her korku ve darlıkda. Her şeyde her zaman, candan koşarım imdada Ben korurum müridimi korktuğu her şeyde. Koruyuculuk ederim ona, her şer ve fitnede. Müridim ister doğuda olsun ister batıda Hangi yerde olursa olsun yetişirim imdada ” Said Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Sekizinci Lema, c. II, s. 2083.)

İspat için, cifr hesabını suiistimal eder ve şiirde, Abdulkadir Geylânî’nin şu anlamı sakladığını söylerler:

“Müridim Said Kürdî, Rusya’da esirken kuzeydoğu Asya’dan bidatçıların eliyle Asya’nın batısına sürgün edildiği ve Sibirya taraflarından kaçıp çok fazla yeri dolaşmak zorunda kaldığı sırada Allah’ın izni ile ona yardım ederim ve imdadına yetişirim.” Yardımın nasıl gerçekleştiği de şöyle anlatılıyor: “Evet Hazret-i Gavs’ın “müridim” dediği Said, esir olarak üç sene Asya’nın kuzeydoğusunda, yok edici zorluklar içinde hep korundu. Üç-dört aylık yolu, kaçarak aşmış, çok şehirleri gezmiş ama Gavs’ın dediği gibi hep koruma altında olmuştur. Üstadımız diyor ki: “Ben sekiz-dokuz yaşında iken, nahiyemizde ve etrafında bütün ahali Nakşî Tarikatında ve orada Gavs-ı Hîzan adıyla meşhur bir zattan yardım isterken, ben akrabama ve bütün ahaliye aykırı olarak “Yâ Gavs-ı Geylanî” derdim. Çocukluk itibariyle ceviz gibi ehemmiyetsiz bir şeyim kaybolsa, “Yâ Şeyh! Sana bir fatiha, sen benim bu şeyimi buldur” derdim. Şaşırtıcıdır ama yemin ederim ki, böyle bin defa Hazret-i Şeyh, himmet ve duasıyla imdadıma yetişmiştir .” (Said Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Sekizinci Lema, c. II, s. 2084.)

Onlar öyle diyedursun, Allah da diyor ki:

27:62      “Darda kalmış kişi dua ettiği zaman onun yardımına kim yetişiyor da sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzünün hakimleri yapıyor? Allah ile beraber başka bir Allah mı var? Ne kadar az düşünüyorsunuz..”

Güç yetirilemeyen konularda başkasından yardım alınabilirse artık kim Allah’a sığınır? Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

17:56-57          “De ki, Allah’ın dışında kuruntusunu ettiklerinizi çağırın bakalım; onlar, sıkıntınızı ne gidermeye, ne de bir başka tarafa çevirmeye güç yetirebilirler. Çağırıp durdukları bu şeyler de Rablerine hangisi daha yakın diye vesile ararlar, rahmetini umar, azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı cidden korkunçtur.”

16:19-21          “Allah neyi gizlediğinizi, neyi açığa vurduğunuzu bilir. Allah’ın yakınından çağırdıkları ise bir şey yaratamazlar; esasen kendileri yaratılmıştır. Onlar ölüdürler, diri değil. Ne zaman dirileceklerini de bilemezler.”

39:38      “Onlara sorsan; “Gökleri ve yeri, kim yarattı?” diye, kesinkes “Allah” diyeceklerdir. De ki: “Allah’ın yakınından neyi çağırdığınıza baktınız mı? Allah bana bir sıkıntı vermeyi istemiş olsa, onlar bu sıkıntıyı fark edebilirler mi? Ya da Allah bana iyilik etmeyi istemiş olsa, onlar onun bu iyiliğini önleyebilirler mi?” De ki: “Allah bana yeter. Dayanacak olanlar ona dayansınlar.”

Fethullah GÜLEN Örneği

Fethullah GÜLEN, Peygamberimizin amcası Hamza’nın kendine, sayılamayacak kadar çok yardım ettiğini iddia eder ve onlardan birini şöyle anlatır:

“Ankara’dan İstanbul’a geliyoruz… ‘Kartal civarına kadar geldik. Hava hafif hafif yağıyordu. Oralarda çukurca bir yer varmış; tam biz oraya yaklaşmıştık ki, yağmur olanca hızıyla şiddetlendi. Rampanın dibine indiğimizde de bujileri su aldı ve araba stop etti. Bir-iki dakika içinde su kabardı ve bizim arabayı yüzdürmeye başladı. Her geçen dakika su daha da kabarıyor ve bir afet halini alıyordu. Öyle ki kısa bir müddet sonra kalas yüklü kamyonları bile kaldırıp, sağa sola sürüklemeye başladı. Camı biraz açayım, dedim, içeriye dolan su üçümüzü de sırılsıklam ıslattı. Hemen camı kapattım. Elden bir şey gelmiyordu. Koca otobüs ve kamyonlar dahi suyun yüzünde adeta saman çöpüne dönmüşlerdi. Hatta onlardan birkaçı, sağımızdan, solumuzdan geçerken ‘Geçen sene burada bir sürü taksi sürüklendi gitti.’ diyerek moralimizi de bozdular… Ya araba kıyıdaki bariyerlere vurur da parçalanırsa; halbuki emanet.. durmadan bunları düşünüyorum… Bir ara baktım büyük bir kalas bize doğru geliyor. Aklımdan, şu kalas bizim ile sütre arasında dursa hiç olmazsa araba kıyıdaki sütrelere çarpmaz diye düşündüm ve tam o esnada arkadaşlara ‘dua edin’ dedim. Kendim de ‘Ya Seyyidena Hamza! Ya Seyyidena Hamza!’ diyerek o yüce ruhu, imdadımıza göndersin diye Cenab-ı Hakk’a dua ettim. Üzerimize doğru gelmekte olan kalas, yanımızdan geçerek gözden kayboldu… Ve hayrettir selin mecrası birden değişti, hızı da azaldı… Olayın şahitleri var. Bu değişikliği ve birden selin hızının azalmasını fiziki kanunlarla izah imkansız. Hiçbirimizin şüphesi kalmadı ki, Cenab-ı Hakk o mukaddes ve yüce ruhu istihdam buyurdu ve yardımımıza gönderdi… “

Küçük Dünyam 2, Zaman Gazetesi, 28 Kasım 1996, ayrıca http://arsiv.zamanXXXX.tr/1996/11/28…ndi/index.html ; (30/11/2003)

Hem “Ya Seyyidenâ Hamza! Ya Seyyidenâ Hamza!” yani “Efendimiz Hamza, efendimiz Hamza yetiş!..” diyor, hem de “o yüce ruhu, imdadımıza göndersin diye Cenab-ı Hakk’a dua ettim ” diyor.

Bunun neresi Allah’a dua? Sonra şöyle diyor:

“Ehl-i tahkik, şahıslardan istimdat etmeyi mahzurlu görürler. Kanaatimce her meselede olduğu gibi, bu meselede de ölçüyü iyi ayarlamak, ifrat ve tefritten kaçınmak gerekir. Bize göre büyük ve mukaddes ruhlardan istimdat olabilir; fakat kalbin ibresi her an Cenab-ı Hakk’ı göstermelidir. Yani bu büyüklere, vesile ve vasıtalıktan öte tasarruf adına hiçbir paye verilmemelidir. Zaten onları vesile olarak istihdam buyuracak da yine Cenab-i Hak’tır. O dilemedikten sonra, hiç kimsenin, hiçbir meselede yardımcı olması, bir şey yapması mümkün değildir. Ama, Hak tecelli eyleyince her işi âsân eder; halk eder esbabını bir lahzada ihsan eder.” Bu hususu da böyle tespit ettikten sonra: Büyük ve mukaddes ruhlar ceset kafesinden kurtulduklarında, adeta bir melek haline gelirler… Hele bunlardan, canlarını yüce, yüksek bir ideal ve davaya adamış olanlar, kendileriyle aynı düşünceyi paylaşanları Allah’ın izniyle her zaman destekler, onlara arka çıkar ve onları korurlar. Ama, arz ettiğim gibi frekans birliği şarttır”.

İsa’ya Allah diyen Katolikler de benzeri ifadeleri kullanarak şöyle diyorlar:

“İsa kendiliğinden bir şey yapamaz. Her şeyi kendisini gönderen Baba’dan alır . (Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, par. 859. )

“Şimdi o, Baba’nın yanında Hıristiyanların avukatlığını yapıyor. Onlar lehine aracılık etmek için hep canlıdır. Allah’ın huzurunda daima hazır bulunmaktadır” (Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, par. 519).

Kuran bu müşrikleri birçok ayette mahkum ediyor:

35:13-14          “İşte Rabbiniz olan Allah… Hakimiyet onundur. Onun yakınından çağırdıklarınız bir çekirdek zarına bile hükmedemezler. Onları çağırsanız, çağrınızı işitmezler; işitmiş olsalar bile size karşılık veremezler; kıyâmet günü de sizin ortak saymanızı tanımazlar. Hiç kimse sana, her şeyin iç yüzünü bilen Allah gibi, haber veremez.”

6:63-64  “De ki: “Sizi karanın ve denizin karanlıklarından kurtaran kimdir? Bundan bizi kurtarırsan şükredenlerden olacağız diye ona gizli gizli yalvarır yakarırsınız.” De ki: “Allah sizi ondan ve her sıkıntıdan kurtarır, sonra da ona ortak koşarsınız.”

29:65      “Gemiye bindiklerinde, şirkten uzak bir şekilde, yalnız ona boyun eğerek Allah’a yalvarırlar. Allah onları karaya çıkardı mı, bir de bakarsın ona eş koşmaya kalkışıyorlar.”

46:5        “Allah’ın yakınından kıyâmet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek kimseyi çağırandan daha sapık kimdir? Oysaki bunlar onların çağrısından habersizdirler.”

 

Fethullah Gülen’e 19 Soru ve Cevapları

PDF Yazdır Ağhesabı

Makaleye başlamadan önce önemli bir not:

Fethulla’ı 1980 yıllarından beri bilirim. Bu adam hakkında otuz yıl boyunca doğru dürüst bir makale yazmadım. Tüm olumsuzlukları küçük görmeye çalıştım.. Hani elimden geldiği kadar olayları lehinde yorumlamaya çalıştım. Ancak, 2010 yılında Marmara gemisinde şehit edilenleri ve zulme uğrayanları “otoriteden izin alsaydınız” diye eleştirerek Siyonist zulmünü otorite olarak belirleyen sözlerinden sonra hüsnü niyetimin hüsnü kuruntudan ibaret olduğunu anladım.

Fethullah’a yönelttiğim 19 Soruyu 3 Ekim 2010 tarihinde Facebook, Bilgagi.net, 19.org ve  benzeri forumlar yoluyla kamuyla paylaştım. Fethullah’tan ve yakın çevresinden daha bir  cevap alamadım, ancak hayranlarından ve müritlerinden yüzlerce kişi o sorulara adam  gibi cevap vermek yerine şahsım hakkında iftiralar uydurarak tepki gösterdiler. Hepsi Fethullah’ı ismiyle Fethullah diye hitap ettiğim için beni üslup yönünden eleştirdiler. Sanki adamın ismi hakaret imiş gibi… Fethullah’ı “muhterem Fethullah Gülen hocaefendi hazretleri” diye ananlar 19 sorunun hiçbirisine ilgi ve tepki göstermediler. Zaten Allah’ın insanlara verdiği en büyük nimet olan akıllarını mezhep ve tarikat sepetlerinde kaybetmiş kişilerden fazlasını beklemem realist bir beklenti değil.

Hani ben Fethullah gibi bir cemaatin lideri olsaydım, hani ben ağlayarak para toplasaydım, hani bana hazret ve efendi diye hitap eden iyi huylu robotlarım olsaydı, şahsıma yönelik uslup ile ilgili sorgulamalar ve hatta iftiralar haklı ve tutarlı bir tepki olurdu. Mantıkta “ad hominem” denilen hatayı bu kadar sık işleyen kafalarla doğru dürüst bir tartışma yürütmek gerçekten zor.

Bana “Edip” diye hitap edilmesini şahsıma hakaret olarak algılamadığım gibi başkasına ismiyle hitap etmeyi de muhatabıma hakaret olarak algılamıyorum. Dahası, kişiyi ismiyle çağırmak Kuran’ın onayladığı bir üsluptur. Hatta Kuran bunu teşvik eder. Kuran, Allah’ın elçilerini ilk isimleriyle zikreder ve bize de bunu uygulamayı emreder. Bak 2:136. Benim bu üslubumu eleştirenler aslında Muhammed’in ve onun arkadaşlarının üslubunu da eleştirmiş oluyorlar. Kuran yerine peygamberden birkaç yüzyıl sonra cahillerin ve palavracıların uydurdukları hadis hikayelerini izleyenler birçok konuda olduğu gibi bu konuda da çelişki içindedirler.

Kişileri abartmaya ve putlaştırmaya hizmet eden kültürel normları özellikle çiğniyorum. Resmi veya dini lakaplar, abartılı ve uyduruk övgü ifadeleri insanların özellikle felsefi, dini ve politik konuları dürüst ve rasyonel bir biçimde tartışmalarını engeller ve hiyerarşik kulelerde doğmalar üreten kutsal inekler oluşturur. Dini liderleri ve politikacıları putlaştırmayı gelenek ve kültür haline getirip hipnoz olanların bu makalenin içeriğini nasıl ıskaladıklarına tanık olmak için bu makalenin sorular bölümünün yayımlandığı Internet sayfasına (www.bilgiagi.net)  gidebilirsiniz.

Fethullah Gülen’e 19 Soru ve Cevapları

Edip Yuksel
www.19.org

 

 

Fethullah kardeşim, sizi gençlik yıllarımdan tanırım. Babamla içli dışlı bir dostluğunuz olmasa da birbirinizle tanışıyordunuz. Babam Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktığı 1919 yılında, siz de 19 yıl sonra Mustafa Kemal’in öldüğü 1938′de Dünya’ya gelmiştiniz. Ben de sizden 19 yıl sonra uzay çağının başladığı 1957′de bu gezegene ışınlandım. Babamla karşılıklı saygıya dayanan ama üslup, tavır ve vurgu farklılıklarıyla parçalanmış bir dostluğunuz vardı. Babam sizi uzlaşmacı, siz de onu aşırı bulurdunuz. İkiniz de köylüydünüz ama siz şehirli adabını benimseyip özümsediniz. Babam duygularını toplum içinde ifade etmezdi, siz ise binlerce kişinin huzurunda ağlayabiliyordunuz. Sizi izleyen bir cemaati, özellikle öğretmenleri, uzun sürecek bir mücadele için eğitiyor ve büyük bir hareketin taktik ve stratejisini engelli ve dolambaçlı yollarda karmaşık hesaplar yaparak, gözyaşı dökerek, arada bir takiyye ruhsatını kullanarak sabırla belirliyordunuz. Babamın ise böylesi yetenekleri ve hesapları yoktu. Babam bildiği ve inandığını pek hesap yapmadan ilan ediyordu. Sonuç malum: Sizin dünya çapında gelişen, politik ve ekonomik alanda güçlenen bir cemaatiniz var. İçine çekilen bireyi eğitip öğüten, yeni bir dil öğreten ve hatta aynı biçimde bıyık traşlatan bir cemaat… Hala kuluçka döneminde olan ve Fethullah’ın fethini bekleyen bir hareket… Yumurtadan ne doğacağını belki sizin ve yakın arkadaşlarınızın dışında herkes merak ediyor.

Babam Sadreddin veya Sadrettin, Nurcusundan Süleymancısına, Selametçisinden İhvanına, Çarşambalısından Menzillisine kadar her camianın lider kadrosunun saygı gösterdiği veya ciddiye aldığı bir kişiydi. Kapısı herkese açıktı. İnsanlar arasında rütbe ve mevki ayırımı yapmazdı. Diğer “alimler” babamın laik T.C devletine karşı gösterdiği cesur duruşu taklit edemiyorlarsa da gizlice takdir ederlerdi. 1 Temmuz 1986′da babamla yollarımız ayrılmasına rağmen, babamın dürüstlüğünü, samimiyetini ve ender görülen cesaretini takdir ederim. Babam, Said-i Nursi hayranı Sünni bir hocaydı. Ancak tipik bir Nurcu değildi. Yani, sabah akşam Risale-i Nurlara talim etmiyor, Risaleleri Kuran yerine ikame etmiyordu (Maalesef, her Sünni gibi babam hadis ve fıkıh kitaplarını Kuran’a ortak koşuyor ve hatta bazen tercih ediyordu). Mezhepler üstü olamasa da mezhepçileri ürkütecek derecede mezheplerarası bir mollaydı. Babam zamanla Said-i Nursi, Seyit Kutup ve Ayetullah Humeyni’den oluşan antika bir üçgenin açıortayında karar kıldı. Hemşerisi, Bitlisli Kürt Said gibi fen bilimleri ve felsefi tartışmaları az çok takdir eden babam, Mısır’ın milliyetçi diktatörü Abdun Nasır tarafından katledilen Sünni Seyit gibi İslami bir devlet özlemiyle yaşarken nihayet 1979 yılında Şii Ayetullah Humeyni’nin şahsında hayalindeki ideal devleti acem makamında da olsa İran’da buldu. Siz İran’a hiç sempati duymadınız. Üslubunuz ve metodunuzla çelişiyordu her şeyden önce.

Dahası, siz Osmanlı hayranıydınız. Nitekim Yetmişli yılların kardeşi kardeşe düşman eden siyasi ortamında sağcı militanlar tarafından Fatih Camisi avlusunda şehit edilen kardeşim Metin Yüksel için, Necmettin Erbakan ve Alpaslan Türkeş dahil birçok parti ve cemaat liderinin gönderdiği taziye mektupları arasında sizinkisi alfabesi ve diliyle dikkati çekiyordu. Daha sonra dergi ve kitaplarda yayımlanan taziyeniz, Osmanlıca yazılan tek mektuptu. O mektup içeriği kadar lisani haliyle çok şeyler söylüyordu:

***

Es-selamu aleyküm ve rahmetullahi ve beraketuhu

Muhterem Hocam

Mahdûm-i âlîlerinin mazlûmen şehîd edilmesi peder-i muhteremleri sizler için ciğer-sûz bir hâdise olmakla beraber “Allah yolunda katledilenleri ölüler olarak saymayın” medlûl-i âlîsince Hazret-i pervardigâra takdîm edilmiş bir tuhfe-i mübeccele olduğu zât-ı devletlerince derkârdır.

Mazlûm-ı muhtereme Hazret-i Rabbu’l-İzzet’den derecât-ı âliyât dileği ile siz çok muhterem hocaamın ve mazlumun vâlide-i muhteremelerinin gamnâk olan fuâd-ı münkesirelerinin sabrıyla medâr-ı teselli-yi vâridat-ı celile-i seniyyenin devam ve temâdisini niyâz ederim muhterem hocam

Ed-Dâ’i Ve’l-Müsted’î

M. Fethullah

(Mektubun Arap alfabesiyle olan elyazı orijinalinin kopyası için bak: Şehid Metin Yüksel: Kardelenlerin Kan Kırmızı Açtığı Gün, Mehmet Ali Tekin, Beka Yayınları, 3. Baskı, 2008, sa: 215,)

***

Kuran 30:22 ayetinde dillerimizin farklılığının Allah’ın ayetlerinden (işaretlerinden) olduğunu bildiriyor ve diller arasında bir üstünlük ayırımı yapmıyor. Böyle olunca, Araplar Arapçayı, Kürtler Kürtçeyi, Türkler de Türkçe’mi düzgün konuşmalıydı. Diller birbirlerinden sözcük alışverişinde bulunur. Ama yukarıdaki ifadeler, bu normal alışverişin boyutlarını aşıyor. Farsça ve Arapça ‘ya kutsallık atfeden bir yaklaşımın ürünü gibi… (Bu konuda size ve hayranlarınıza Cengiz Özakıncı’nın Dil ve Din adlı kitabını tavsiye ederim.)

Sizinle yollarımız birkaç kez kesişti… Popüler bir Sünni yazar olduğum gençlik yıllarımda, Demirin Kuran’daki Kimyasal Esrarı adlı bir makalem sizin Dahhak takma ismiyle başyazılarını ağdalı bir dille yazdığınız Sızıntı dergisinde yayınlandı. Hala hatırlarım, 12 Eylül darbesinden sonra Anayasa için Oylama yapılacaktı. Darbeci generaller Anayasa’ya karşı propagandayı yasaklamıştı. Darbecilerin Anayasasına “Hayır” diyen birçok kişi tutuklanıp cezalandırıldıydı o günler. Sızıntı dergisi oylamadan bir önceki sayının arka kapağında mavi zemin üzerine “Yeni Anayasa Hayırlı Olsun” diye iki anlama gelen tevriyeli bir temenniyi koymuştu. Daha sonra sizinle İstanbul’da bir caminin imam odasında görüşüp tanışmıştım. Size mürit olacak bir yapıya sahip değildim; ama dostça bir yaklaşımla sizi, daha doğrusu seni tanımak istiyordum. Beni hatırlamanı beklemiyorum, ama yıllar sonra bir mezhep mukallidi olmaktan vazgeçip aklını kullanan bir müslüman olmaya karar verdiğimde kopan yaygarayı işitmişsinizdir, izlemişsinizdir.

Liderliğini yaptığınız grup beni “mürtet” diye ölüme mahkum etmedi. Gazete ve dergilerinin ilk sayfalarında aleyhimde iri puntolarla naralar atan Selametçi (Milli Gazete), Nurcu (Sur Dergisi), Tarikatçı (Türkiye Gazetesi), Milliyetçi (Tercüman Gazetesi), Süleymancı (Yeni Sabah), İrancı (Vahdet), Entelektüel İslamcı (Girişim Dergisi, Kitap Dergisi) gibi birçok mezhep ve meşrebin linç koalisyonuna katılmadı. Ancak cemaatiniz, “Yahu, kitapları şeriatçı çeteler tarafından toplanan, kendisine yöneltilen eleştirilere ve iftiralara cevap hakkı verilmeyen, kendi imkanlarıyla yayımladığı cevabi makalelerini içeren kitabı daha dağıtılmadan matbaadan çalınan, sesi kesilen, geleceği karartılan ve babası tarafından bile reddedilen bu öksüz delikanlıya hep birden saldırmaktan utanmıyor musunuz?” diye adil bir tavır da koymadı… Sızıntı Dergisi ismine layık bir tepki gösterdi: dini medyada koparılan fırtınayı sessizce izledi. Sızıntı’ya daha sonra Yağmur ve Aksiyon dergileri eklendi. Bunları Fırtına mı Tufan mı yoksa Gökkuşağı mı izleyecek bilmiyorum.

Size hayran olup sizi göklere çıkaranlar olduğu gibi sizden nefret edip yerin dibine batıranlar var… Ben her iki gruba da dahil değilim. Bu tür duygusal tavırları göstermiyorum. Sizi ve cemaatinizi arada bir uzaktan izliyorum. Ben bir cemaatin kelle sayısından veya sahip oldukları maddi imkanlardan etkilenen biri değilim. Ancak cemaatteki disiplin, odaklaşma ve gayret bana Amerika’daki Mormonları veya Evangelistleri anımsatıyor. Olağanüstü liderlik yeteneğinizi ve gayretinizi takdir etmemek mümkün değil.

Maşallah, Orta Asya’dan Amerika’ya kadar cemaatin okulları papatyalar gibi açıyor. Geçen yıl Kazakistan’da katıldığım bir konferansta cemaatin açtığı okulların tedrisatından geçmiş birkaç gençle tanıştım. Hatta yaşadığım çölün ortasında bile okul açtılar şakirtler.  Okulun ismini daha önce Daisy (Papatya) koydular, ama bu isim erkek öğrencilerin ilgisini çekmeyince değiştirdiler. Arı gibi çalışıyorlar ve başarılılar. Burada da yollarımız kesişti… Ülkesinde ana dili yasaklandığı için Kürtçeyi pek konuşamayan bir Kürt olduğum halde, kaderin bir cilvesi olarak, Amerika’da devlet okullarında ilk kez Türkçe dersi öğretme şansına sahip oldum. Üniversitede felsefe, mantık ve hukuk derslerine ek olarak, 2001 yılından bu yana, oğlumun öğrencisi olduğu bir ortaokulda ve lisede yüzlerce Amerikalıya Türkçe öğrettim ve hala öğretiyorum. Yıllar sonra sizi izleyenlerin Türkiye dışındaki okullarda medyada abartıldığı gibi olmasa da Türkçe eğitimi başlattıklarını görmek beni bir bakıma sevindiriyor bir bakıma da düşündürüyor.

Sizi anlayamıyorum, çözemiyorum… Sizi anladıklarını sananları da anlayamıyorum. Siz benim için kara bir kutusunuz. Havada kanatsız uçan bir kutu… Yere düşüp bin parça mı olacak yoksa kanat açıp Anka kuşuna mı dönüşecek bilmiyorum. Benim gibi sizi ve amacınızı anlamakta zorlananların aydınlanması için bazı sorular yönelteceğim size. Soruları bir mürit veya size yaltaklık yapmaya çalışan bir gazeteci edasıyla sormayacağım. Babamdan miras aldığım üslupla ve sevip saydığınız Said-i Nursi’nin pervasızlığıyla soracağım.

Sorulara geçmeden önce önemli bir konuya değinmek istiyorum. Sizin Kelime-i Tevhidi, yani birleme ifadesini, Kuran’a göre düzelttiğinizi ve birlemeyi ikilemeye çıkaran Muhammed eklemesini çıkardığınızı duydum. La ilahe illa Allah. Eğer bu doğruysa ve bunu politik hesaplarla değil de, Allah’ın son peygamberinin getirdiği mesaja uyma amacıyla gerçekleştirdiyseniz sizi canı gönülden tebrik ederim (3:18; 3:64; 39:45; 72:18; 6:22-23; 2:285; 63:1-3) Nitekim Quran: a Reformist Translation‘in notlar bölümünde sunduğum arkeolojik deliller, Muhammed peygamberi putlaştıranların uydurduğu bu büyük bidati ifşa ediyor ve Kuran’da otuz kez Muhammedsiz geçen tevhit ifadesini destekliyor.

Bazı soruları suçlayıcı bir üslupla yazdım ama cevabınızı aldıktan sonra vicdanımdaki yargıda değişiklik yapmaya hazırım. Bir kısmının cevaplarını bilsem de sizin en son görüşünüzü ve duruşunuzu merak ediyorum. Büyük olasılıkla bana cevap vermeyeceksiniz. Aforoz edildikten sonra Arizona çölündeki onuncu köyde karar kılmış, kendisi gibi ipten saptan kopan birkaç arkadaşı haricinde cemaati olmayan, dosttan çok düşman edinmiş, organize dinlerden hoşlanmayan, karizmasını sürekli sabote eden, ailesinin geçimi için didinen, Türkiye’deyken Türk devletine, Amerika’dayken de Amerikan devletine meydan okuyan, dünyada kritik düşünen müslüman aydınların ilgisini çeken islami reform hareketinin militanlığını yapan, yüzde yetmiş anarşist ve yüzde yüz ‘rasyonel monoteist’ bir felsefecinin yönelttiği sansürsüz soruları cevaplamaya tenezzül etmeyebilirsiniz. Papayla elele tutuşup dünyanın kaderini tartışan bir lidersiniz ne de olsa. Ama sürpriz de yapabilirsiniz.

***

İnsanlıkta kardeşim olan sevgili Fethullah:

Sizi bu sorulara cevap vermeye zorlamak için gerekirse bu soruları Internette imzaya açacağım. Hem Türkçe ve hem İngilizce olarak. Hani, Türkiye ve dünya politikasını, şimdimizi ve geleceğimizi böylesine etkileyen bir liderin sansür edilmemiş sorulara cevap vermesini beklemeye hakkımız var. İbrahim genç yaşta halkının liderleriyle tartıştı, Sokrates Yunan senatosuyla tartıştı, Musa Firavun ile, İsa Ferisilerle, Muhammed hem Mekke hem Medine liderleriyle tartıştı. Onları izleyenler de delillere ve mantığa dayalı tartışmalarla toplumu değiştirdiler. Sizi karşıt fikirden insanlarla önemli konuları tartıştığınızı hiç anımsamıyorum. Bir ülkenin eğitim sistemini, kültürünü, dinini ve politikasını bu derece etkileyen birisinin tartışma ortamında görülmemesi inanılmaz bir olay. Fikir meydanında karşıtların eleştirilerine cevap vermek, seçilmiş bir gazetecinin yönelttiği dostça sorulara cevap vermekten çok farklı.

Aşağıdaki 19 soruya dört ay içinde cevap vermediğiniz taktirde kendi sorularımızın cevaplarını sizin söz ve tavırlarınızdan çıkararak biz vermek zorunda kalacağız. Belki de daha kapsamlı bir araştırma ile destekleyerek kitap halinde yayınlayacağız. Amaç size ve cemaatınıza zarar vermek değil, amaç halkın sizi ve idealinizi daha yakından tanımasıdır. Eğer dilerseniz, sizi Pennsylvania’daki evinizde ziyarete gelir ve bu soruları orada konuşup tartışmaya da hazırım. Dilerseniz, Arizona’daki evime her zaman misafir olarak gelebilirsiniz. Tucson’daki şakirtler yoluyla benimle irtibat kurabilirsin. Galiba benden biraz kaçıyorlar ama siz emrederseniz beni anında bulabilirler. Küçük oğlumun katıldığı matematik yarışmalarında şakirtleriniz en başarılı öğretmenler arasındaydı. İnşallah önümüzdeki yıl İstanbul’da düzenlemeyi düşündüğümüz İslami Reform İçin Kritik Düşünenler başlıklı konferansta sizi veya sizi temsil eden birilerini panelistler arasında görür ve canlı yayında tartışırız bu konuları.

Barış, adalet ve tevhit için, hiçbirinden taviz vermeden, birlikte çalışmak umuduyla. Selam ve sevgilerimle.

***

Fethullah veya onun yakın çevresinden hiç kimse kendisine yönelttiğim aşağıdaki 19 Soruya verdiğim süre içinde cevap vermedi. Aradan tam bir yıl geçti. Bu yüzden, kendisine verdiğim sözü tutacak ve yönelttiğim sorulara onun vereceği cevapları onun adına ben vereceğim. Bu cevaplarda yanlış ve abartma varsa her zaman düzeltmeye ve onu ilan etmeye hazırım. Zaman Gazetesinde yazan herhangi bir makale yazarı veya kendisine yakın olarak bilinen herhangi birisi verdiğim cevaplara itiraz ederse memnun olurum.  Uzunca girişten sonra, oto-sansür yapmadan klavyeye aldığım aşağıdaki 19 soruyu ve cevaplarını dikkatinize sunuyorum. Cevaplar için Fethullah’ın kullandığı ağdalı dil yerine günümüzde konuşulan Türkçeyi seçtim:

SORU 1. Iran Şahı"na karşı başlatılan devrim, “istiklal, azadî, hükümet-i islamî” ideali doğrultusunda mollalarla işbirliği yapan bir aydınlar grubunun desteğiyle gerçekleşti. Beni Sadr ve Bazergan gibi aydınlar kısa sürede mollarşi tarafından tasfiye edildiler. Sizin ekibinizin idealindeki devleti merak ediyorum. Acaba, İran devriminde olduğu gibi sonunda kaybetmeye mahkum bir aydınlar grubuna mı oynuyorsunuz yoksa kazanacak olan mollalar grubuna mı? Yoksa bilmediğimiz üçüncü bir şıkka mı?

CEVAP 1: İnanmayacaksın belki ama hepsine oynadım. İlk başta İran’daki devrimin Sünni versiyonunu hayal ettim. Osmanlı’nın şanlı sultanları ve fütuhatları konusunda rüyalar gördüm. Kendimi Türkiye’nin sakalsız Ayetullah’ı olarak hayal ettim. Kendimi bir ara sabahları Beni Sadr, akşamları Humeyni gibi hissettim. Ancak daha sonra iş büyüyünce ve vakıflarımın kasaları milyonlarca dolarla dolunca benimle irtibat kuran politik güçlerle ittifaklar kurmaya başladım ve her iki hayalden de vazgeçtim. İlk başta takiyye yapıyordum. Ancak Papa’nın ellerini sıktıktan ve Amerika’ya göç ettikten sonra, ABD-Co ve İsrail’in Büyük Ortadoğu Projesi yoluyla güç kazanıp hedefime ulaşacağımı anladım.

devamı

http://19.org/tr/2088/fethullah/

 

Kur'an Işığında Aracılık ve Şirk

PDF Yazdır Ağhesabı

Kur'an Işığında Aracılık ve Şirk

Yazar Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır

kur-an-isiginda-aracilik-ve-sirk20101211062421.jpgOkumak için resme tıklayın.

 

Prof Dr Abdülaziz BAYINDIR - Bakara 79'a göre Risale-i Nur eleştirisi

PDF Yazdır Ağhesabı
 

Müslümanlık Ve Nurculuk

PDF Yazdır Ağhesabı

Müslümanlık Ve Nurculuk yıl 1971

 
<< İlk < Önceki 1 2 3 4 Sonraki > Son >>

Sonuç 10 - 18 Toplam 36
 
Tavsiye Ettiklerimiz
Yasaklı Belgesel
Tebriz Türk Takımı
Tolon Paşa ve Ordusu
O.Sinanoğlu Sohbet
İthal Tohum İhaneti
Durum Çözümlemesi
Zekeriya Öz Hakkında
Kurtuluş Savaşında 2000 Kırgız
Hakikat nerede?
Etki Ajanları
Çıkışyolu Turan
Dilde Birlik ve Türklük Şuuru
TSK'yı Yıpratma Girişimleri
Siyasetimiz Nasıl Düzelir
Sivil cehalet
Türk Ülküsü
Mevlana'dan Öğütler
Kazak ve Türkiye Türkçesi
Ampulün Anlamı
Said-i Nursi'nin Gerçek Yüzü
Bor Madeni ve Önemi
İran'a şeriat nasıl geldi?
Atatürk'ün Kaleminden
Hablemitoğlu Belgeseli
Gül'ün Süreci
Gizli Mutabakat
Gladyocu İftirası
Kürt Federe Devletine
Gökşad'tan

Saçların gezerdi yüzümde eskiden

Ağlarsın

Saçların gezerdi yüzümde eskiden,

Şimdi yanaklarımda damla damlasın.

Ne çok severdim dizinde yatmayı,

Şimdi uykumu bölen keskin bıçaksın.

 

Nefesin vururdu nefesime her akşam,

Şimdi soluğumu kesen acı rüzgarsın.

Bütün dertlerim yalnız sende biterdi,

Şimdi yüreğimde kapanmaz yarasın.

 

Şehre uzak yerlerden yıldızlar sayardık,

Şimdi gökyüzünde en uzak yıldızsın.

Ne çok özledim seni anlatabilsem,

Şimdi oturup kana kana ağlarsın...

 

Çorlu, 2002

Gökşad

 

Gölgeler

Gölgeler

-I-

Ömrün gölgesi olsun ömrümün

Uzayıp gitsin ardımca

Ben gidersem bir ikindi vakti...

Ki sen bir Cuma sabahı gelirken

Ömrüm gölgesi olmuştu ömrünün

Uzayıp gitmişti ardınca...

 

Ankara, 2004

 

Gölgeler

-II-

Bütün zamanların tek suçlusu ben miyim

Üstüme bir bulutun bile gölgesi düşmez

Bu karanlık sahrada neye pervaneyim

Kapanan gözlerime bir ışık düşmez...

 

Medet ey sevgili, yandım bu çölde!

Bu nasıl bir serap, bu nasıl bir gölge?

Düştüm düşeli bu amansız hüzne

Divane yüreğim bir lahza gülmez

                                  

Ankara, 2004

 

Ahiret'te

 


 

Tanrım sen varlığı yaratansın

Canlı cansız her şeyi kuşatansın

Bir dileğim var sen bağışlayansın

Desem korkarım demesem yer beni

 

Garip gönlüm gece gündüz âhtadır

Dileğim gönlümde sana âyandır

Kusur kulundan bağış katındandır

Desem korkarım demesem yer beni

 

Bedenimi balçıktan sen halk ettin

Yüreğime dünyayı sen dar ettin

Gönlüm coştu, dilimi sen lâl ettin

Desem korkarım demesem yer beni

 

Tanrım hurilerin gözümde değil

Aşk için bir ömür yeterli değil

Hâşâ Kaynaroğlu isyanda değil

Âhirette sevdiğime ver beni

 

               Ankara, 2003

 

Sır Kapısı

Sır Kapısı

 

Kırk sır kapısı açıldı gözlerinde

Kırk ayrı yol var her kapının birinde

Her yol ağzında ayrı idam ettiler

Sade tenim kaldı saçının telinde

 

Bir tel saç ile bağladılar çenemi

Üç tas su ile yıkadılar tenimi

 

Beni gonca gül yaprağına sardılar

Musalla diye avucuna koydular

Nasıl bilirdiniz diye sordular

Sustum da dinledim başka bir alemde

 

Aşkı bilmeyenler hiç ses çıkarmadı

Mecnun dedi ki “beni utandırmadı”

 

Kaynaroğlu, adını toprağa verdin

İki kaş arasından sıratı geçtin

Lokman’ın sırrını sen âşikar ettin

Ölü müsün diri mi, bilmez hiç kimse.

 

Ankara, 2004

 

Nevruz

  

Nevruz

Gökyüzünde göç başlar vakit gece

Sultan kız batıdan doğuya göçer

Toy düğün başlar Türkistan ilinde

Sultan Nevruz önünde gergef işler

 

Bize de gel bilinmez bir saatte

Benim de ölülerim yeyip içsin

Rızkımızı bulalım bu yengi gün’de

Bütün alem Tanrı’ya secde etsin

 

Esir Türkleri unutma Sultanım

Onlar beklese de başka baharı

Birgün muhakkak biter bu zalim kış

Yine az görür Türk, koca dünyayı

 

Hazar’a muhabbet götür sultanım

Yesevi’den hikmet getir bizlere

De ki özlemiş sizi Kaynaroğlu

Gayrı dayanmazmış gönlü hasrete

Gökşad

Sivas, 1997

 

Kuşların Rüyası

Kuşların Rüyası 

Kuşların rüyasına girdim dün gece

Karar verdim bunu hep yapacağım

Hepsi de uyuyordu gözlerinde

Onları mı yoksa seni mi kıskanayım

 

Güya bir bülbül senin nefesinden

Şiirler okuyordu seher vaktinde

Şaşırdım kaldım, ses benim sesim

Dedi ki “İlham” derler buna sizin alemde

 

Rüyasında bir güvercin konup pencerene

Uzatıp kanatlarını tutundu ellerine

Şaşırdım kaldım, el benim elim

Dedi ki “Vuslat” derler buna sizin alemde

 

Bir serçe rüyasında kanat çırpıp

Su içti avuçlarından kana kana

Şaşırdım kaldım içim yanmış benim de

Dedi ki “Mecnun” derler buna sizin alemde

 

Kuşların rüyasına girdim dün gece

Gördüm ki seni seviyorum her bedende

Bir kaknus yaklaşıp kulağıma sessizce

Dedi ki “Kader” derler buna sizin alemde

 

Dedim ki “Hayrolur İnşallah...”

Gökşad 

Ankara, 2004

 

Gidişine Ağıt

 

 Mecnûn düşünde gördü Leylâ’yı bir gece:

 Ve sen, şehirlerini benim ülkeme kurdun,Pâyitahtını benim yaralı kalbime..

.Seni bir kan pıhtısı gibi elimde tuttum.

 İnsafsız rüzgârlar uğradı yurduma: 

Yağmur kar ortasında bir çöle düştüm,Kum fırtınasında tutundum saçlarına...

Sen uykudaydın, ben kâbuslar gördüm. 

Buğday tarlalarına kızgın alevler düştü: 

Çıplak ayaklı çocuklar savruldu her yana,

Çıplak ayaklı yıldızlar gibi darmadağın...

Ne olur beni de kat, beni de kat dualarına. 

Seni düşümde gördüm,  tam altı yıl önce: 

Ve sen, gözlerini giyindin Asya ceylanlarının,

Ak sakallardan miras bir huzur yüzünde...

Gezinip durdun içinde bütün damarlarımın.    

 Benim yüreğim mahşer, senin gönlün sırat: 

Zalim bir korku boğazlar sevincimi,

Gözlerim karanlık benim, senin gözlerin hayat.

Gözlerim hiç görmesin gittiğini...  

Ki o Selçuklu şehri seni bırakır mı bilmem:

 Lacivert göğünde gözlerin, bir muska gibi dururken,

Vakitsiz düşer toprağa kırkikindi yağmurları.

Bin yıllık Medrese, yeni bir Eylül’e soyunmuşken... 

Yıldızlara söyle seni geri getirsinler: 

Onlar bilir benim çekik gözlü yüreğimi.

Geçmişin saçından tut, sana yol göstersinler,

Yıldızlar bilir benim gökçe soylu düşlerimi... 

Ankara, 2003

Gökşad 

 

Gözlerin

 

Gözlerin

 

Sanki deryalara dalar giderim

Baktıkça içimi yakar gözlerin

Her şafak vaktinde çalar kapımı

İlmiği boynuma takar gözlerin

 

Mecnun’u çöllerde koyar çaresiz

Ferhad’ı dağlara salar gözlerin

Yanımda yöremde ölüm gezdirir

Benim peşimde o yeşil gözlerin

 

Başı dik dağlara yasla sırtını

Dolunay akşamı kaldır başını

Her kim ki yazarsa kişi bahtını

Ezelden alnıma yazmış gözlerin

 

Dört duvardan gayrı yerim olmadı

Kendi gölgem bana sadık kalmadı

Şu yalan dünyada yüzüm gülmedi

Benim tek servetim senin gözlerin

 

Kefenimi yeşil sarın, beyaz olmasın

Mezarımı göğe kazın yerde kalmasın

Sevdiğim gözünden yaşlar akmasın

Gider Kaynaroğlu, kalır gözlerin

 

Sivas, 1998

 
   
 
Benzer Yazılar