Anasayfa arrow Tarihi Dosyalar
 
   
Türkçülüğün Esasları
Türkçülüğün Özü
A) Dilde Türkçülük
B) Sanatta Türkçülük
C) Ahlaki Türkçülük
D) Hukukta Türkçülük
E) Dinde Türkçülük
F) İktisatta Türkçülük
G) Siyasette Türkçülük
H) Felsefede Türkçülük
Büyük Türkçülerden
Türkçülerden Özlü Sözler
Genel İçerik
Marşlarımız
Görsellikler
Türk Dünyası Ezgileri 1
Türk Dünyası Ezgileri 2
Türkçülük Hakkında
Tüm Dosyalar
Tüm Yazarlar
Edebiyat
Makaleler
Tepkisiz Kalma
Ağelini Öneriniz
Belge Resim

Bilgilendirme
Türküler
Görsellik
Kitap Önerileri
Büyük Türkçüler
Büyük Türkçülerden
Azınlık veya Özerk Türkler
Nutuk
Duyurular
Özlü Sözler
Yorumsuz Resimler
Siyasi Dosyalar

  :: TSK'dan ABD-İsrail Koridoru'na balyoz
  :: Emperyalizmin Tetikçileri
  :: Komünistlerin Atatürk karşıtlığı
  :: Rockefeller'den yüzyılın itirafı
  :: Ayrılma bildirisi ve Sevr
  :: İstanbul Barosu’ndan yapılan 14 maddelik açıklama
  :: Öz Yurdunda Köleleşen Türk
  :: IŞİD – ABD ilişkisinin delilleri
  :: Barzani ve Erdoğan
  :: İran Türkleri Hapislerde
  :: Hitler’in Müftüsü Hacı Emin El Hüseyni
  :: Seçsis Neden Türkiye'de Kullanılıyor?
  :: Irak’ın 16. Tugayı Peşmergeye katıldı!
  :: Türker Ertürk , ABD tertiplerini ve ABD işbirlikçilerini açıklıyor.
  :: Hava Kuvvetlerinde Tasfiye
  :: Esad'ın Ulusal Kanal Söyleşisi
Türkçe
Türkçe Adlar
Türkçe İzgileri
Hayvan Adları
Türkçe Terimler
Göktürk Yazıtları
Kuş Adları Derlemesi
Türkçe Adlar Sözlüğü
Kazakistan Türkçesi Sözlüğü
Azerbaycan Türkçesi Sözlüğü
Dosyalar
Siyasi Dosyalar
Tarihi Dosyalar
Görüntüler
Dini Dosyalar
Belge Resim
Bilimsel Dosyalar
Atatürk
Eserleri
Makaleleri
Özlü Sözleri
Atatürk Dosyaları
İletişim
 

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

İlgili İçerikler
Tarihi Dosyalar


Gagavuz Türklerinin Azerbaycan Türklerine Desteği

PDF Yazdır Ağhesabı

HIRİSTİYAN GAGAVUZ TÜRKLERİNİN MÜSLÜMAN AZERBAYCAN TÜRKLERİNE YAPTIĞI ANLAMLI DESTEK ;

Gagavuz asıllı teğmenin şu sözleri benim açımdan "özel tarih" tir. Sene 1990...Dağlık Karabağ savaşının Akdam Cephesi'nde Azerbaycan Türkü milis teşkilatı lideri Katır Mehmet’le birlikteyiz.Ermeniler Kızıl Ordu generallerine rüşvet vermişler,bölgedeki Rus tank birliği bizim bulunduğumuz bölgeyi cehenneme çeviriyor.

Birden,aralarından iki tanesi koptu,üzerimize doğru geliyor.İlerleyen yıllarda şehitlik mertebesine ulaşan Memet ile göz göze geldik.Belli ki tanklardan kurtuluşumuz yok!Aynı anda kelime-i şehadet getirdiğimizi hatırlıyorum.

Fakat iki tank tam bulunduğumuz yere geldiklerinde birden namlularını karşı tarafa çevirip ateşe başlayınca şaşırdık.İşte o anda,tankların telsiz antenlerine takılı,mavi zemin üzerine BOZKURT işareti olan Gagavuz bayrağını gördük.Daha sonra tanktan inip yanımıza gelen Gagavuz asıllı teğmenin şu sözleri benim açımdan "özel tarih" tir.

"Şu Ruslara bak!Parayı almışlar,bize Türk kardeşlerimize ateş emri verdiler.Biz de isyan edip buraya geldik.Şimdi durumlar eşittir,merak etmeyin"

Gagavuzlar Ortodoks Hristiyan.Tıpkı Ermeniler ve Ruslar gibi.Azerbaycan Türkleri ise Müslüman...

Hristiyan Gagavuz,din kardeşini çiğneyip kan kardeşinin yanında duruyor..

YUKARIDAKİ YAZI TÜRKLÜK ŞUURU BUDUR DİYEBİLECEĞİMİZ, GERÇEK YAŞANMIŞ BİR TARİHİ NOTTUR..

 

(Ardan Zentürk'ün Savaş Anılarından..)

 

İskilipli Atıf Hoca'nın idam sebebi şapka değil!

PDF Yazdır Ağhesabı
Ömer Sağlam
13 Mart 2013

Bilindiği gibi; Cumhuriyet tarihimizin bazı kırılma noktaları ve bazı önemli kilometre taşları bulunmaktadır. İşte bu kırılma noktaları, bugün bile hâlâ tartışma konusu yapılmaktadır. Daha doğrusu geçmişte yaşanan bu kabil olaylar, bugünkü tartışmaların ve ayrışmaların da temelini oluşturmaktadır. Şeyh Sait Ayaklanmasından tutun da Menemen Hadisesi’ne, Dersim İsyanı’na, 1944-1945 yıllarında yaşanan Türkçülük-Turancılık muhakemelerine, açık oy gizli tasnif usulüyle yapılan 1946 seçimlerine, 1950 seçimleriyle çok partili yaşama geçilmesine ve 27 Mayıs 1960’tan başlayarak ortalama her on yılda bir yapılan askeri müdahalelere kadar bir çok olay, bugünkü tartışmaların tam da göbeğinde oturmaktadır.
 
Ancak tahmin ediyorum Cumhuriyet tarihimizde hiçbir olay, İskilipli Âtıf Hoca’nın idamı ile sembolleşen din ve din adamları üzerinde yapılan bazı tasarruflar kadar etkili olmamıştır. İskilipli Âtıf Hoca’nın idamı, olayın sadece bir yanıdır. O, biraz da taraftarlarınca bayrak haline getirilmiş ve dini siyasete alet eden politikacılarca istismar edilmiş bir isimdir.
 
Aslında işin özünde, Laik Cumhuriyet’e giden yolda dini eğitime ve dinde kaynağını bulan yaşam tarzına getirilen sınırlamalar ve hatta yasaklamalar yatmaktadır. Örneğin Ezan’ın Türkçeleştirilmesi de bu konudaki olaylar zincirinin önemli halkalarından birisidir. Bu çalışmalar, saltanatın(1922) ve arkasından hilafetin kaldırılmasıyla(1924) başlamış, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun kabulü (1924), Şeriye ve Evkaf Vekâletinin kaldırılması(1924), Şapka Kanunu’nun kabulü(1925), Latin harflerinin kabulü (1928) ve Anayasa’dan “Devletin Dini İslam’dır” maddesinin çıkarılmasıyla(1928) devam etmiş ve nihayet Ezan’ın Türkçeleştirilmesine(1932) kadar vardırılmıştır.
 
Ancak biz konuyu daha fazla yaymadan isterseniz hep birlikte geliniz şu İskilipli Âtıf Hoca konusuna dönelim. Acaba bu konunun aslı, esası nedir? İskilipli Âtıf Hoca, gerçekten de sadece Şapka Devrimi’ne karşı çıktığı için mi idam edilmiştir? Yani taraftarlarının bayraklaştırdığı şekliyle Sarık şapkaya kurban mı edilmiştir? İskilipli Âtıf Hoca, din ve din adamları üzerinde kurulan baskının bir aracı olarak ve onlara gözdağı vermek maksadıyla mı idam edilmiştir?
 
Burada gözlerden kaçan, ısrarla üzeri örtülen bir çaba vardır. O da, taraftarlarının ve savunucularının, İskilipli Âtıf Hoca’yı, Çorum’un İskilip kazasında yaşayan sıradan ve masum bir din adamı iken, Mustafa Kemal ve yandaşlarının hışmına uğrayarak idam edilmiş gibi gösterme çabalarıdır. Bu yazı dizimizde işte bu olayın perde arkasını aralamaya çalışacağız...
 
Toyhane/Toyana
 
Benim köyüm, Âtıf Hoca’nın köyüne oldukça yakın bir köydür. Onun köyü ile benim köyüm iki ayrı vilayetin iki ayrı köyü olmakla birlikte, birbirlerine çok yakındır. Daha doğrusu benim köyümün yolu, onun köyünün yakınından geçer. İki köy arasındaki mesafe de zaten yaya yürüyüşü ile 2-3 saat çeker. Geçmişte bizim köyden hocanın köyüne gelin giden kızlar da olmuştur.
 
Âtıf Hoca, bugün Çorum’a bağlı bir ilçe merkezi olan Bayat’a bağlı Toyhane köyündendir. Çevrede bu köye kısaca Toyana diyorlar.  Kızılırmak’ın kenarında bir köydür Toyhane. Bazı kaynaklarda bu köyün ismi Tophane olarak geçiyor. Ancak bu tabir yanlıştır. Aslı Toyhane’dir, yani yöresel söylenişiyle Toyhana ya da Toyana...
 
Şahit Olduğum Bir Hadise
 
Yanılmıyorsam 1990’ların ilk yarısıydı. Müfettiş olarak görevim icabı İskilip’e gitmiştim. Bir gün İskilip caddelerinde yürürken az ötemizde yaşlı ve oldukça uzun boylu hafif kambur bir kadın dikkatimi çekti. Hareketleri, dikkat çekecek düzeyde anormal olmalıydı ki; bakışlarım ister istemez bu kadına dikilmişti. Yanımdakiler durumumu fark edince bana dönüp kadının duymaması için seslerini alçaltarak şöyle dediler;
 
-“Hocam, o gördüğün kadın kim biliyor musun?”
“Nereden bileyim ben? Hareketleri dikkatimi çektiği için baktım sadece!” dedim.
-“Hocam” dediler, “Bu kadın, rahmetli Atıf Hocanın kızı. Babasının idamı üzerine ruhsal dengesi bozulmuş. İşte böyle kendi başına dolaşıp duruyor buralarda. Vatandaşların yardımlarıyla geçiniyor!”
Doğrusu ya bunları duyunca içim cız etmişti(1).
 
İskilipli Atıf Hoca
 
İskilipli Âtıf Hoca, 1876 yılında doğmuş, 1926 yılında ise idam edilmek suretiyle öldürülmüştür. Daha doğrusu yandaşlarına ve savunucularına göre, Din-i İslam yolunda şehit edilmiştir! Zira bazı internet sitelerinde şöyle denilmektedir:
 
“İskilipli Âtıf Hoca da bir buçuk sene önce yazdığı Frenk Mukallitliği isimli kitabı bahane edilerek tutuklandı. Giresun istiklal mahkemesinde yargılanarak suç bulunamaması nedeni ile İstanbul'a gönderildi. Ancak bir süre sonra yeniden tutuklandı. 26 Aralık 1925’te arkadaşları ile beraber 13 kolluk kuvveti gözetiminde Ankara'ya gönderildi. 26 Ocak 1926 Salı günü Ankara İstiklal Mahkemesi’nde yargılandı. Savcı, İskilipli Atıf Hoca için 3 yıl hapis cezası istedi. Mahkeme müdafaa için bir gün sonraya bırakıldı. Ertesi gün mahkeme reisi Kel Ali, müdafaa yapmaya gerek görmeyen İskilipli Atıf Hoca için alınan kararı açıklar: IDAM... Yani ŞEHADET”(2).
 
Ayrıca bazı internet sitelerinde kısaca şöyle tanıtılmaktadır Âtıf Hoca, “Şapka Kanunu’na muhalefetten İstiklal Mahkemelerinde yargılanarak 4 Şubat 1926 tarihinde idam edildi. Hayatını anlatan bir film çekilmiştir. Frenk Mukallitliği ve Şapka isimli bir eseri vardır. Türkiye Cumhuriyetinin ilk yıllarının sembol yazarlarından Şevket Süreyya Aydemir, ‘Suyu Arayan Adam’ kitabında kendisinden bahseder ve haksız yere öldürüldüğünü savunur.”(3).
 
Oysa Şevket Süreyya Aydemir’in hocanın haksız yere öldürüldüğünü savunduğu iddiası yanlıştır. Şevket Süreyya Aydemir kitabında hocadan bahseder ama onun haksız yere öldürüldüğü şeklinde bir ifadede bulunmaz. Alıntı yapılan birçok yazıdan da anlayabildiğim kadarıyla kitabında konu ile ilgili olarak şunları söylüyor Şevket Süreyya Aydemir:
 
“Hükümlüler arasında sarıklı bir müderris göze çarpıyordu. Müderrisin (Hoca) başında fes ve sarık vardı. Cübbesi ve kıyafeti temizdi. Suçu o sıralarda yayınlanan Şapka Kanunu’na muhalefet etmekti. Fakat bu suç birtakım ithamlarla da karışınca mahkemeden en ağır hükmü yemişti. Artık son saatlerini yaşıyordu.
 
Hocanın yüzü sakindi. Metanetini muhafaza ediyordu. Yalnız dudakları kımıldıyor ve galiba duâ okuyordu. Fakat eskiden kalpaklı ve şimdi hasır şapkalı zat, bu hükümle de kanmamış gibiydi. Bağırıyor çağırıyordu. Acaba hocayı bir tekmeyle merdivenlerden aşağı yuvarlayacak mı diye bekledim. Fakat olmadı. Müderris, bu sözler kendisine değilmiş gibi bekledi. Sonra sağanak geçince yürüdü. Muhafızlarının arasında merdivenlerden indi. Önümüzden geçerken dudakları gene kımıldıyordu”(4).
 
Şevket Süreyya Aydemir’in “Suçu o sıralarda yayınlanan Şapka Kanunu’na muhalefet etmekti. Fakat bu suç birtakım ithamlarla da karışınca mahkemeden en ağır hükmü yemişti.” şeklindeki sözleri, galiba İskilipli Âtıf Hoca’yı sevenlerce, onun lehinde söylenmiş sözler olarak algılanıp yorumlanmaktadır. Ancak biraz sonra vereceğimiz ve Şevket Süreyya’nın “bir takım ithamlar” diye vasıflandırdığı bilgiler, galiba hocanın idamında şapka devrimine muhalefetten daha büyük etki yapmış olmalıdır...
 
Frenk Mukallitliği ve Şapka
 
Peki, taraftarları ve savunucularınca  idamına sebep olarak gösterilen şu meşhur “Frenk Mukallitliği ve Şapka” isimli kitapta neler yazıyor? Bu kitap nasıl bir kitaptır ki; yazarını idama götürüyor?
 
İskilipli Atıf Hoca hakkında çok geniş bir yazı yazan Salih Okur isimli yazar, şöyle diyor bu konuda:
 
“Âtıf hoca 1924 yılında ‘Frenk Mukallitliği ve Şapka’ kitabını neşretti. Yani Şapkaya dair kanunun kabulünden bir buçuk sene evvel. Tabii, diğer kitapları gibi neşretmeden önce onu da Maarif Vekâletine gönderdi, izin hatta takdir aldı. Bu risale, körü körüne Avrupa taklitçiliğini eleştiren bir eserdi. Âtıf Efendi 32 sayfalık bu eserinde; Avrupa’nın ilim ve fennini almanın caiz, hatta lüzumlu bulunup, ama bizde yapılanın ise daha çok şuursuz bir batı taklitçiliği olduğunu, kılık kıyafette onlara benzemenin aslında ruhtaki bir bozuluşa alamet veya onun bedene aksetmesine sebebiyet vereceğini, bunun ise müstakil bir şahsiyet inşa eden İslam düşüncesine zıt düştüğünü, Resul-i Ekrem’in Ebû Dâvûd gibi sünen kitaplarında geçen ‘Bir kavme benzemeye çalışan onlardandır.’ hadis-i nebevisi ışığında izah etmeye çalışıyor ve şu hükmü veriyordu: “Bir Müslüman şiar ve alamet-i küfür addolunan bir şeyi zaruretsiz giymek ve takınmak suretiyle gayr-i Müslimleri taklit etmesi ve kendini onlara benzetmesi şer’an memnû ve yasaktır.”(5)
 
4 Eylül 2005 tarihli Radikal gazetesinde yayınlanan “80 yıl önce 'şapka devrimi” başlıklı yorum-haberde bulunan  “Avrupa taklitçiliğine eleştiri “ ara başlığı altında ise şu bilgilere yer verildiğini görüyoruz:

”Âtıf Hoca 1924 yılında 'Frenk Mukallitliği ve Şapka' adlı kitabını neşretmişti. Yani kanunun kabulünden evvel. Kitabı yayımlamadan önce Maarif Vekâleti'ne göndermiş, basılması için izin almıştı. Bu, körü körüne Avrupa taklitçiliğini eleştiren bir eserdi.
32 sayfalık risalede kılık kıyafette Avrupa'yı taklidin ruhtaki bir bozuluşa alamet olduğunu, bunun kişide müstakil bağımsız bir şahsiyet inşa eden İslam düşüncesine zıt düştüğünü anlatıyordu. Ve Peygamber'in -Bir kavme benzemeye çalışan onlardandır.- hadisine dayanarak şapka giymenin dinen 'memnu' (yasak) olduğu hükmüne varıyordu. Kanun çıktıktan sonra Hoca yakalandı, yargılandı, beraat etti. Ancak birilerini rahatsız etmişti onun ceza almaması. Tekrar tutuklandı ve bu defa Ankara'ya getirildi...”(6).
 
Türkiye’de İskilipli Âtıf Hoca ve benzeri din ulemâsına revâ görüldüğü söylenen muamelelere en sert tepkiyi gösterenlerin başında şüphesiz Necip Fazıl Kısakürek gelmektedir. O, bu mecrada yazı yazan ve yayınlar çıkaran kişilerin âdetâ önderliğini yapmaktadır. Onun ekolüne bağlı olarak yetişen ve o terbiyeyi alan kişiler de bu konuda tıpkı onun gibi düşünmektedirler. Nitekim Necip Fazıl Kısakürek, bu konuda başlı başına bir eser yazmıştır. “Son Devrin Din Mazlumları” isimli kitabında İskilipli Atıf Hoca’dan tutun da Menemen olaylarına sebep olan Derviş Mehmet’e ve Şeyh Sait’e varıncaya kadar, bazı kesimlerin Cumhuriyet  düşmanı olarak ilan ettiği ne kadar şahsiyet varsa eserinde onlara destek vermektedir Necip Fazıl. Ki; bugün yaşamakta olduğumuz Lâik-anti lâik tartışmalarının temelinde de büyük ölçüde Necip Fazıl Kısakürek tarafından yakılan bu ateş vardır! Onun çömezleri ile karşıt görüşün çömezleri de tutum ve tavırlarıyla ha bire bu ateşe odun taşıyarak ateşi söndürmek yerine harlamakla  meşguldürler!
 
Necip Fazıl Kısakürek diyor ki eserinde; “...Ortada, kala kala ‘Frenk Mukallitliği’ isimli kitap kalıyor ki, bu mücerret ilmi eserde, şapka kanunundan çok önce neşredildiği ve hiç de böyle bir teşebbüsü tahmin yoluyla kaleme alınmadığı için herhangi bir suç teşkil etmekten uzak bulunuyor.”
 
İskilipli Âtıf Hoca, neden durduk yerde “Şapka Kanunu” olarak bilinen ve Kılık Kıyafet konusunda bir takım düzenlemeleri içeren kanunun kabulünden bir buçuk yıl önce üstelik de isminde “şapka” kelimesi geçen bir kitap yayınlıyor bu konuda doğru dürüst bilgi verilmiyor yazılarda. Bu konuda aklımıza hemencecik geliveren şudur: Demek oluyor ki; hoca Türkiye’de kılık kıyafet konusunda geniş çaplı  bir düzenleme yapılacağından bir buçuk yıl öncesinden haberdar oluyor ve bunun önüne geçmek için devrim karşıtlarının da tazyikiyle hemen alel acele 32 sayfalık bir risâle yazıyor!
 
Nitekim Şevket Süreyya Aydemir’in anlattıklarından, halkın ve aydınların Şapka Devrimi’nin yapılacağından ve bu konuda çalışmalar yapılmakta olduğundan önceden haberdar olduklarını ve bazı aydınların bu konudaki devrimi beklemeden şapka giymeye başladıklarını anlıyoruz. Ankara’daki muhakeme safahatı sırasında yaşanan trajikomik anları anlatırken şöyle diyor Aydemir;
 
“Biz mahkeme binasına girince evvelâ alt kat sahanlığında veya odaların aralığında bir yerlerde oturtulduk. Yukarıda birtakım hareketler oluyordu. İnenler, çıkanlar, getirilenler, götürülenler vardı. Fakat bir ara yukarıda kopan gürültü, bütün hareketleri durdurdu. İri yarı, pehlivan yapılı bir mahkeme üyesi, merdivenin başında bağırıyor tepiniyordu. Başında kocaman bir kalpağı vardı. Hasır şapkalı bir gencin yakasına yapışmış tartaklayıp duruyordu:
 
-Nedir bu kepazelik? Bu şapka da ne oluyor? Baban da mı şapka giyerdi? Anandan mı şapkalı doğdun?
 
Sonra sözler, muameleler daha da sertleşti. Arkasından kuvvetli bir tekme yiyen genç merdivenlerden aşağı tekerlendi. Çantası bir tarafa, şapkası bir tarafa gitti. Fakat heybetli üye hâlâ hıncını alamıyordu. Basamakların başında boyuna birtakım küfürler, ağır tabirler savuruyordu. Şapkasını, çantasını güç bela toparlayan genç kendini sokağa attı. Artık bu tabirleri işitemeyecek kadar uzaklaşmıştı. Bu genç bir gazeteci idi (Hikmet Şevki). Şapka giymenin henüz kanunlaşmadığı, fakat bazı atılganların şapka giyebildiği günlerdi. Bu genç gazeteci de başına bir hasır şapka geçirmiş ve mahkeme binasına haber  derlemek için şapkayla gelmişti.”(7).
 
Özetle ve elbette bize göre; İskilipli Atıf Hoca’nın, “Frenk Mukallitliği ve Şapka” isimli eserini durduk yerde yazmadığı, bu işi uygulamaya konulacak kılık-kıyafet inkılâbına bir tepki ve kitleleri harekete geçirerek bu inkılâbı önleme maksadıyla yazdığı ortadadır. Zira nasıl ki; bahse konu inkılâbı destekleyenler, konudan haberdar olup, yaranma ve yağcılık adına acelecilik ederek ötede beride şapka giymeye başladılarsa, karşıtları da konudan haberdar olup, türlü şekillerde bu inkılâbı engelleme çabası içine girmişlerdir.
 
Pek çok kişinin ortak görüşüne göre; dinci muhafazakâr kesim tarafından biraz da zorlama ile tarihçi yapılmaya çalışılan Mustafa Armağan’a bakılırsa İskilipli Atıf Hoca, hukuk ayaklar altına alınmak ve kanunlar geriye işletilmek suretiyle idam edilmiştir. Erzurum, Elazığ ve Rize’de yapılan protesto gösterilerinin (iddia edildiği gibi isyan değildir diyor M. Armağan) elebaşı olarak yakalanan 190 küsur kişi idam edilmiş, bilahare yazmış olduğu kitapla bu isyanları teşvik ettiği gerekçesiyle İskilipli Atıf Hoca da onların yanına gönderilmiştir..
 
Esasen hadise bu minval üzere olsa bile bunda şaşılacak ve insana tuhaf gelecek hiçbir yan yoktur. Çünkü dönem olağanüstü bir dönemdir ve olağanüstü dönemler, zaten hukukun ayaklar altına alındığı dönemlerdir. Asıl tuhaf olan, yaklaşık bir asır önce yaşanmış böyle bir olaydan nemalanmaya çalışmaktır. Aynı şeyler, ondan önceki ve sonraki dönemlerde de yaşanmadı mı veya hâlâ yaşanmıyor mu sanıyorsunuz bu ülkede? Öte yandan acaba gerçek böyle midir? Yani her şey kâğıt üzerinde ve mahkeme zabıtlarında yazdığı gibi midir?

Sürecektir
____________
(*)Lâik-anti lâik ya da yaygın söylenişiyle Cumhuriyetçi-İslamcı şeklinde bugün bile hâlâ yaşanmakta olan tartışmaların ve kamplaşmaların filizlendiği Cumhuriyetin ilk yıllarında yaşanan bir olayın; İskilipli Âtıf Hoca’nın idamının arkasında yatan gerçek sebepleri bulmaya çalıştığımız bu yazı dizisi, ilk defa 2007 yılının Nisan ayı içinde “Olay, şapka sarık-postal çarık meselesi değildir” başlığı ile yayınlanmış, bu kere yayına hazırlarken yeni baştan gözden geçirilmiştir. Umarım ve dilerim ki; konuya ilişkin bir bilgi boşluğunu doldurmuş ve önemli bir görevi ifa etmiş oluruz.
1-Salih Okur isimli yazarın makalesinden öğreniyoruz ki; bana  “Atıf Hoca’nın Kızı” şeklinde tanıtılan bayan, gerçekten de Atıf Hoca’nın kızı Melahat imiş. Hocanın idamından sonra İskilip’e dönen eşi Zahide ve kızı Melahat bir süre köyde kaldıktan sonra köy şartlarına intibak edemedikleri için İstanbul’a dönüyorlar. 1960’lara doğru tekrar döndükleri baba ocakları İskilip’ten bir daha ayrılmıyorlar. Denildiğine göre; babasının idamı kızı Melahat’ın çocuk ruhunda derin izler bırakarak ruhsal dengesinin bozulmasına sebep olmuştur (bk. Salih Okur, “İskilipli Atıf Hoca(1876-1926)” başlıklı makalesi,
http://www.cevaplar.org/index.php?content_view=1582&ctgr_id=98, (01.11.2003 tarihini taşıyan bu makalenin sonraki tarihlerde aynı başlıkla ve fakat Ali İhsan Er-Salih Okur müşterek imzasıyla başka internet sitelerinde de yayınlandığı görülmektedir. Örn. bkz. http://www.davetci.com/d_biyografi/biyografi_iatifhoca.htm).
2-http://www.enfal.de/ecdad105.htm & http://www.nurnet.org/iskilipli-atif-hoca-kimdir/,
3-Örn. bk. http://tevbe.org/allah-dostlari-alim-ve-evliyalar/1145-iskilipli-atif-hoca-kimdir.html,
4-Örn. bk. Mustafa Armağan, “İskilipli Atıf Hoca şapka için idam edilmedi mi” başlıklı makalesi,  http://www.zaman.com.tr/mustafa-armagan/iskilipli-atif-hoca-sapka-icin-idam-edilmedi-mi_1096009.html
5-Salih Okur, “İskilipli Atıf Hoca(1876-1926)” başlıklı makalesi,
http://www.cevaplar.org/index.php?content_view=1582&ctgr_id=98,
6-http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=163238,
7-bkz. Şevket Süreyya Aydemir’den naklen Dücane Cündioğlu, ”Baban damı şapka giyerdi” başlıklı yazısı, http://yenisafak.com.tr/arsiv/2000/eylul/08/dcundioglu.html ,
8- Mustafa Armağan, agm.
 

Türkleri Yenmek için

PDF Yazdır Ağhesabı
Türkiye’yi bölüp parçalamak için taşla tüfekle savaş yapan ordusuna DİN DÜŞMANI,
Ülkesini sevenlere ise TÜRKÇÜ IRKÇI KAFATASÇI diyeceksiniz .
AKSİ TAKDİRDE TÜRKLERİ YENEMEZSİNİZ..
İngiliz ajanı Lavrıns'ın önerisi

Lawrence
lawrence_ajan.jpg
 

Atatürk'ün Mal Varlığı Hakkındaki Yalanlara Yanıt

PDF Yazdır Ağhesabı

Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığını hayat biçimi haline getirmiş, Atatürk ve cumhuriyet düşmanlığı ile ürettiği tarihi yalanlarla geçimini sağlayan cemaatin kadrolu tarihçisi (?) bugüne kadar ürettiği onca tarihi yalana son olarak “Atatürk’ün mal varlığı” yalanını da ekledi. Ona göre "Atatürk mal varlığını gayri meşru yollardan elde etmiş! Aslında bu mal varlığını hazineye bağışlamak istememiş! İsmet İnönü’nün zorlamasıyla hazineye bağışlamış!" Mış mış da mış mış!... (Bkz.Çok-konusulacak-Ataturk-iddiası)

Malum! Bütün bu iddiaları da daha öncekiler gibi KOCAMAN BİR YALAN! En hafifiyle ÇARPITMA!

Ancak bu yalan, biraz aklı başında ve biraz da Atatürk’ü ve yakın tarihi bilen birinin söyleyebileceği türden bir yalan da değil doğrusu! Çok mantık dışı bir yalan! Ben bu yalan makinesinin daha mantıklı yalanlarını da görmüştüm!

Çanakkale kahramanı, Muş ve Bitlis’in kurtarıcısı, Kurtuluş Savaşı’nın örgütleyicisi ve Başkomutanı, emperyalizmi dize getiren ilk Doğulu ve çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olan Atatürk, yaşadığı dönemde Türkiye’de mala, mülke, eve, çiftliğe, paraya hiç ihtiyacı olmadan hayatını krallar gibi sürdürebilecek bir SAYGINLIKTA ve SEVİLİRLİKTE bir liderdir. Atatürk’ün cebinde beş parası, yatacak yeri olmasa bile milletinin onu el üstünde tutacağı çok açık bir gerçektir.  Nitekim neredeyse gittiği her yerde ona bir ev, köşk hediye edilmiştir. Atatürk’ün mala, mülke ve paraya ihtiyacı olmadığı gibi, üstelik annesi, babası yakın akrabaları (kız kardeşi Makbule Hanım dışında) ölmüş, çocukları da olmadığı için mal mülk, servet edinip buları akrabalarına miras bırakması gibi bir durum da söz konusu değildir.

Atatürk'ün Örnek Çiftlikler Projesi

Atatürk yokluk, yoksulluk ve parasızlık içinde bir Kurtuluş Savaşı verip, ardından yeni bir devlet kurmanın ne demek olduğunu çok iyi bildiği için, hem o zamanki halka, hem gelecek nesillere örnek olması amacıyla ÖRNEK TARIM, HAYVANCILIK VE SANAYİ PROJELERİ geliştirmiştir. (Bkz. Sinan Meydan, Akl-ı Kemal, “Atatürk’ün Akıllı Projeleri, 2 Cilt, İnkılap Yayınları, İstanbul, 2011). Bu projelerin en önemlisi ATATÜRK’ÜN ÖRNEK ÇİFTLİKLER PROEJESİ’dir. Atatürk, Türkiye’nin çağdaşlaştırmıştı köyden, köylüden başlatılması gerektiğine inandığı için “Köylü milletin efendisidir” demiş ve bu doğrultuda köylüye örnek oluşturmak amacıyla modern tarım ve hayvancılık yöntemlerinin uygulandığı ÖRNEK ÇİFTLİKLER kurmuştur. Akl-ı Kemal’in I. cildinde anlattığım gibi Atatürk sonradan hazineye bağışladığı birçok örnek çiftlik kurmuştur: Ankara Orman Çiftliği (Orman, Yağmurbaba, Balgat, Macun, Güvercinlik, Tahar, Etimesut, Çakırlar çiftlikleri)  Yalova’da Millet ve Baltacı çiftlikleri, Silifke’de Tekir ve Şövalye çiftlikleri, Dörtyol’da portakal bahçesi ile Karabasamak Çiftliği, Tarsus’ta Piloğlu Çiftliği.... Atatürk, bazen parasını vererek aldığı, bazen de kendisine bağışlanan bu çiftlikleri işletip para kazanmak değil, bu çiftliklerde modern tarım, hayvancılık ve hatta sanayi uygulamaları yaparak Türk halkına Türk köylüsüne örnek olmak istemiştir.

Atatürk, Anadolu’nun  her yerinde tarım ve hayvancılık yapılabileceğini göstermek için önce Ankara’nın en bataklık, en kötü yerinde Gazi Orman Çiftliği’ni kurdurarak işe başlamıştır. Bu işle bizzat ilgilenmiş, çiftlik inşası sırasında fırsat bulabildiğinde çiftliğe giderek çalışmaları çok yakından izlemiştir. Daha sonra da Yalova, Mersin gibi birçok yerde birçok ÖRNEK ÇİFTLİKLER edinip işletmiştir. Atatürk, bu örnek çiftliklerin, hem modern tarım, hayvancılık ve sanayi yapılan yerler olmasını, hem de ağaçlandırılarak adeta yeşil bir cennete dönüştürülmesini istemiştir. Bu amaçla örneğin Ankara’daki Gazi Orman Çiftliği’ne her yıl 50.000 ağaç diktirmiştir. Burada tarım ve hayvancılık yaptırmış, fabrikalar kurdurmuş, hatta BİYOYAKIT kullanımı konusunda bile çalışmalar yaptırmıştır.

Atatürk, her konuda olduğu gibi tarım, hayvancılık, sanayi ile iç içe geçmiş yeşil bir çevre konusunda da milletine örnek olmak istemiş, bu konuda da milletine elle tutulur bir şeyler bırakmak istemiştir. Örneğin, milletine doğa ve ağaç sevgisi konusunda örnek olmak için Yalova Çiftliği’ndeki köşkünü, sırf yanındaki bir çınar ağacının dallarını kesilmekten kurtarmak için, altına ray döşetip birkaç metre  kaydırmıştır. O günden sonra bu köşkün adı “Yürüyen Köşk” olmuştur.

Atatürk’ü düşünsenize! Bütün ömrü milleti için mücadele etmek uğrunda cephelerde geçmiş. Önce emperyalizmle ve yerli işbirlikçilerle, sonra da kendi ifadesiyle“kavrama sınırları biten” bazı arkadaşlarının muhalefetiyle, değişime karşı gelen kitlerle mücadele ederek tam bağımsız ve çağdaş bir devlet kurmuştur. Daha önce de belirttiğim gibi ne yapsın malı mülkü? Gittiği her yerde zaten krallar gibi ağırlanmaktadır. El üstünde tutulmaktadır. Hiçbir yerde kendisine para ödetilmemektedir! En güzel köşklerde, evlerde yatırılmaktadır. En güzel yiyecekler ikram edilmektedir kendisine! Milletinin kalbinde çok özel bir yeri olan Atatürk, üstelik çocukları, yakınları da olmadığına göre bu Çiftlikleri, malı, mülkü ne  yapacaktır. Tabi ki milletine, milletini kalkındırmak için kurduğu Halk Partisi’ne, yine milletinin tarihini ve dilini araştırması için kurduğu Tarih ve Dil Kurumlarına bırakacaktır. O da öyle yapmıştır. Yani, yalan makinesi tarihçimizin “Atatürk çiftliklerini İsmet İnönü'nün zoruyla hazineye bağışladı” iddiası kendiliğinden çürümektedir.

"Çiftlikleri Hangi Kuruma Bıraksam" Tartışmasından Bir Yalan Üretmek

Atatürk, bu çiftlikleri mezara götürmeyecekti herhalde! Bu çiftlikleri ne amaçla kurup, ne amaçla işlettiğini de bildiğimize göre Atatürk, tabi ki bilerek, isteyerek ve hatta önceden planlayarak bu çiftliklerini ölmeden önce milletine bağışlamıştır! Bu sırada tabi ki İsmet İnönü başta olmak üzere yakın dostlarıyla bu konuyu konuşmuştur. "Çiftlikleri hangi kuruma bırakırsak, çiftlikler geliştirilerek işletilir ve millet bu çiftliklerden daha iyi yararlanır? sorusuna yanıt aramıştır. Nitekim önceleri çiftlikleri Halk Partisi’ne bırakmayı düşünmüştür. Halk Partisi’nin halkın yararına olarak çiftlikleri işletmesini planlamıştır, ama daha sonra halkın çiftliklerden daha iyi yararlanması için çiftliklerini doğrudan hazineye bağışlamayı uygun görmüştür. Yalan makinesi tarihçimiz, Atatürk'ün "Çiftlikleri hangi kuruma bırakırsak halkın yararına olarak daha iyi işletilir sorusuna" yanıt ararken İsmet İnönü'nün görüşü doğrultusunda karar alıp çiftliklerini hazineye bırakmasını, "Atatürk'ü İsmet İnönü ikna etti! Atatürk çiftliklerini hazineye bırakmak istemiyordu! Atatürk, çiftlikler zarar ettiği için hazineye bağışladı" biçiminde çarpıtmıştır. İşin ilginç yanı, Atatürk'e saldırmak için İsmet İnönü'yü kullanan yalan makinesi tarihçimiz aslında iflah olmaz bir İsmet İnönü düşmanıdır. Her fırsatta İsmet İnönü'ye saldırn bu yalan makinesi tarihçimiz, örneğin İsmet İnönü'nün Kurtuluş Savaşı'na katılması için "bohçalanarak" Anadolu'ya gönderildiğini iddia etmiş ve  son olarak İsmet İnönü'yü "cami düşmanı" olmakla suçlamıştır.

Atatürk, ölmeden önce de gözü gibi baktığı çiftliklerini, içindeki mal varlıklarıyla birlikte milletine bağışlamıştır. Çiftliklerini “zarar ettikleri için hazineye bağışladığı” iddiası kocaman bir yalandır. Bunun yalan olduğunu anlamak için Atatürk'ün içinde çiftliklerinin de olduğu bütün mal varlığını bir an önce milletine bağışlamak için gösterdiği çabayı bilmek gerekir.

Atatürk'ün Bütün Mal Varlığını Milletine Bağışlama Israrı

Atatürk; 1927 yılında Büyük Nutku’nu okuduğu C.H.P’nin 2.ci Kurultayı’nda, taşınır-taşınmaz tüm mal varlığını C.H.P.’ne bağışlayacağını duyurmuştu. Daha ileride, bu partinin artık devletle tamamen bütünleştiğini görerek fikrini değiştirmiş ve mal varlığını C.H.P’ye değil, Hazine’ye bağışlamaya karar vermişti. İşte 1933 yılında bu konuda ilk adımı atmış ve gereken hukuki hazırlığı yapmasını da Genel Sekreter’i Hasan Rıza Soyak’a emretmişti. (Hasan Rıza Soyak, Atatürk'ten Hatıralar, s.754).

Soyak, Atatürk’ün bu emrinin yerine getirilebilmesinin mümkün olmadığını, Miras Hukuku’nda “mahfuz hisse” denen bir kavram bulunduğunu, buna göre kız kardeşi Makbule Hanım sağ olduğu için mal varlığının yüzde 25’inin Makbule Hanım’a ait olduğunu, o nedenle tümünü değil ama kendi tasarrufundaki yüzde 75 üzerinde dilediğini yapabileceğini uzun uzun anlatmıştır.

Atatürk tatmin olmamış, tüm varlığını milletine yani hazineye bağışlamak konusunda ısrar etmiştir.. Sonunda; “...Her neyse, bir çaresini bulmalı ve mutlaka benim istediğim gibi bir vasiyetname yapmalıyız. Sen bu işle meşgul ol...” demiştir. Emir kesindir.

Hasan Rıza; bunun üzerine bir hukuk bilgini olan Saruhan (Manisa) milletvekili Mustafa Fevzi Efendi’ye danışmış, konuyu inceleyen M. Fevzi Efendi şöyle bir öneri sunmuştur:

Miras Hukuku hükümleri çok açık. Oradan bir çıkış göremiyorum. Yalnız aklıma bir başka nokta geliyor: TBMM Gazi için özel bir kanun çıkartsın. Sorun herhalde o zaman çözülebilir.

Atatürk’ün de uygun görmesi üzerine konu Meclis’e götürülmüş ve bu kanun çıkartılmıştır. (Kabul Tarihi: 12.6.1933, numarası: 2307.)

Atatürk'ün mal varlığının tamamını hazineye bağışlayabilmesi için Atatürk'ün isteği ile Meclis tarafından çıkarılan 2307 nolu kanunun maddeleri şunlardır:

Madde 1: Gazi Mustafa Kemal Hazretleri'nin, Kanunu Medeni'nin 452. maddesi dairesindeki tasarrufları, mahfuz hisseler hakkındaki hükümden müstesna olup, bütün mallarında muteberdir.

Madde 2: Bu kanun neşri tarihinden itibaren muteberdir.

Madde 3: Bu kanunun hükümlerini icraya, İcra Vekilleri Heyeti memurdur.

Tüm mal varlığının ulusa yani hazineye ait olduğu, 1933’te çıkarılan işte bu yasayla hüküm altına alınmış oluyordu.

İntikallerin tamamlanması ise 12 Haziran 1937’de bitmiştir.

Prof. Orhan Çekiç'in dediği gibi "Özel yasa çıkarttırarak kendine özel çıkarlar sağlayan devlet adamlarına, dünyanın her yerinde dün de, bugün de rastlanıyor, yarın da rastlanacak... Ama özel yasa çıkarttırarak nesi var nesi yok milletine bağışlayan devlet adamına, ne Atatürk’ten önce, ne de sonra bir daha rastlanmadı."

Atatürk, kâğıt üzerinde nice mal-mülk sahibi görünüyor olsa da 1933’ten itibaren O’nun artık bir dikili ağacı bile yoktur.

Atatürk’ün, yaptığı bağışlara temel olan yasayı Meclis’ten rica ederek çıkarttırdığı tarih; 12 Haziran 1933’tür... Yani, Cumhuriyet henüz 10 yaşındadır. Hastalık belirtileri de daha ortaya çıkmamıştır. Çiftliklerinin zarar etmesi diye bir durum da söz konusu değildir, çünkü daha çiftlikler yeni kuruluş aşamasındadır. Atatürk, bilerek, isteyerek, daha işin başında malını mülkünü milletine bırakmaya karar verniştir.

Aslına bakılacak olursa Atatürk'ün mal varlığının çoğu kendisine bağış ve hediye olarak verilen köşklerden, evlerden, bağlardan bahçelerden oluşmuştur. Prof. Orhan Çekiç'in de belirttği gibi: "Atatürk’ün zaman zaman ziyaret ettiği yerler belediyelerinin kendisine “yörenin bir şükran ifadesi olarak” köşkler hediye etmişlerdir. Atatürk nezaketen kabul ettiği bu köşklerin tümünü ilk fırsatta belediyelere iade etmiş, buraları o belediyeler tarafından ya “Atatürk Evi” olarak muhafaza edilmiş veya müzeye dönüştürülmüştür. Bugün Anadolu'nun neredeyse her ilinde bir Atatürk Evi ve Müzesi olmasının nedeni bundandır.

Atatürk; kendine hediye edilenler bir yana dursun, kendi parasıyla edindiklerini bile ya Yalova’da, Mersin’de olduğu gibi yöre köylüsüne veya yukarıda belirtildiği gibi hazineye bağışlamıştı. Örneğin, o günlerde bataklık olan bugünkü Etimesgut’un tüm arsalarını, bedelini ödeyerek parsel parsel satın almış, ıslah ettirmiş ve buralara Rumeli’den göç eden muhacir hemşerilerini yerleştirmiştir. Aynı şeyi Yalova için de yapmıştır ve Yalova’ya ilk gidişinin nedeni, bu bölgeye yerleştirilen Rumeli göçmenlerinin durumunu görmek içindir. Kooperatif kurulmasına öncülük etmiş 1 numaralı üyeliği kendisi almış ve bu yoldan da köylüye örnek olmuştur. Kendi çiftlikleri başarılı bir düzeye geldiğinde de bunları o yörenin köylerine bağışlamıştır."

Atatürk'ün Çiftliklerini Milletine Bağışlaması

Atatürk, kurmuş olduğu çiftlikleri 13 yıl bizzat işlettikten sonra 11 Haziran 1937 tarihinde yazmış olduğu vasiyet mektubu ile hazineye devretmiştir.Dönemin Başbakanı İsmet İnönü  tarafından Maliye Bakanlığı’na havale edilen o tarihi mektup şöyledir:

Başvekalete,

Malum olduğu üzere ziraat ve iktisat sahasında fenni ve ameli tecrübeler yapmak maksadı ile muhtelif zamanlarda memleketin muhtelif mıntıkalarında müteaddit çiftlikler tesisi etmiştim.

On üç sene devam eden çetin çalışmaları esnasında faaliyetlerinin, bulundukları iklimin yetiştirdiği her çeşit mahsulattan başka, her nevi ziraat sanatlarına da teşmil eden bu müessesleri ilk senelerden başlayan bütün kazançlarını inkişaflarına sarf ederek büyük küçük müteaddit fabrika ve imalathaneler tesis etmişler, bütün ziraat, makine ve aletlerini yerinde ve faydalı şekilde kullanarak bunların hepsini tamir ve mühim bir kısmını yeniden imal edecek tesisat vücuda getirmişler, yerli ve yabancı birçok hayvan ırkları üzerinde çift ve mahsul bakımından yaptıkları tetkikler neticesinde bunların muhite en elverişli ve verimli olanlarını tespit etmişler, kooperatif teşkili suretiyle veya aynı zahiyette başka suretlerle civar köylerle beraber, faydalı şekilde çalışmalar, bir taraftan da iç ve dış piyasalarla daimi ve sıkı temasta bulunmak suretiyle faaliyetlerini ve istihsallerini bunların isteklerine uydurmuşlar ve bugün her bakımdan verimli, olgun ve çok kıymetli birer varlık haline gelmişlerdir. Çiftliklerin yerine göre araziyi ıslah ve tanzim etmek, muhitlerini güzelleştirmek, halka gezecek, eğlenecek ve dinlenecek sıhhi yerler, hilyesiz ve nefis gıda maddeleri temin eylemek, bazı yerlerde ihtikarla fiili ve muvaffakiyetli mücadelede bulunmak gibi hizmetleri de zikre şayandır.

Bünyelerinin metanetini ve muvaffakiyetlerinin temelini teşkil eden geniş çalışma ve ticari esaslar dahilinde idare edildikleri ve memleketin mıntıkalarında da müessilleri tesis edildiği takdirde, tecrübelerini müspet iş sahasından alan bu müesseselerin ziraat usullerini düzeltme, istihsalatı artırma ve köyleri kalkındırma yolunda devletçe alınan ve alınacak olan tedbirlerin hüsnü intihap ve inkişafına çok müsait birer amil ve mesnet olacaklarına kani bulunuyorum ve bu kanaatle tasarrufum altındaki bu çiftlikleri, bütün tesisat, hayvanat ve demirbaşları ile beraber hazineye hediye ediyorum. Çiftliklerin arazisi ile tesisat ve demirbaşını mücbel gösteren bir liste ilişiktir.

Müktazi kanun muamelesinin yapılmasını dilerim. 11.06.1937-  Mustafa Kemal Atatürk”

Orijinal mektupta çok ayrıntılı olan söz konusu listeyi şöyle özetlemek mümkündür:

Ankara’da Orman, Yağmurbaba, Balgat, Macun, Güvercinlik, Tahar, Etimesut, Çakırlar çiftliklerinden meydana gelen Orman Çiftliği, Yalova’da Millet ve Baltacı Çiftlikleri, Silifke’de Tekir ve Şövalye Çiftlikleri, Dörtyol’da portakal bahçesi ile Karabasamak Çiftliği, Tarsus’ta Piloğlu Çiftliği.

Bu yerlerdeki Bira Fabrikası, Malt Fabrikası, Buz Fabrikası, Soda ve Gazoz Fabrikası, Deri Fabrikası, Tarım Aletleri ve Demir Fabrikası, iki modern Süt Fabrikası, iki büyük yoğurt imalathanesi, şarap imalathanesi, değirmen, iki yağ ve peynir imalathanesi, iki tavuk çiftliği, iki özel iskele ve liman, beş satış mağazası, Çelik Fabrikası’nın %40 payı, 16 traktör, 13 komple biçerdöver, 1 deniz motoru, 5 kamyon ve kamyonet, 2 binek otomobil, 19 binek ve yük arabası, 13.100 adet koyun, 443 sığır, 69 at, 58 eşek, 2450 tavuk.

Atatürk’ün çiftliklerini hazineye bağışladığı bu vasiyet mektubu, Atatürk’ün “Örnek Çiftlikler (Yeşil Cennet) Projesi”nin amaçlarını gözler önüne sermesi bakımından çok dikkat çekicidir. Mektup, dikkatle okunduğunda Atatürk’ün aslında tüm Türkiye’yi ağaçlandırmayı, yeşillendirmeyi düşündüğü ve dahası tarımsal ve hayvansal üretimi arttırmayı amaçladığı görülecektir.

Mektupta ifade edildi kadarıyla Atatürk:

* Tarım ve ekonomi alanında bilimsel ve uygulamalı denemeler yapmak için değişik zamanlarda ülkenin değişik yerlerinde çiftlikler kurmuştur.

* Bu çiftliklerdeki çalışmalar 13 sene sürmüştür.

* Bu çiftliklerde, iklime göre her çeşit ürünler yetiştirilmiş, küçük büyük fabrikalar kurulmuş, makineli tarım yapılmış, bu makinelerin bir kısmı bu çiftliklerde kurulan tesislerde imal edilmiş, yerli ve yabancı bir çok hayvan ırkları üzerinde incelemeler yapılmış, civar köylerle işbirliği içinde faydalı çalışmalar gerçekleştirilmiştir.

* Çiftliklerin kuruldukları bölgelerdeki araziler ıslah edilmiş, düzenlenmiş ve o bölgeler güzelleştirilmiştir.

* Çiftlikler halka gezecek, eğlenecek ve dinlenecek temiz yerler, sağlıklı ve nefis gıda maddeleri sağlamıştır.

* Atatürk, bu çiftliklerin daha da geliştirildiği takdirde ziraat teknikleri, düzeltme, üretimi artırma ve köyleri kalkındırma yolunda çok işe yarayacaklarını belirtmiştir.

Meclis’te Atatürk’ten gelen bu “çiftlik vasiyeti” mektubunun okunmasından sonra Başbakan İsmet İnönü söz alıp özetle şunları söylemiştir:

“Sevinç ve heyecanla dinlediğimiz armağan olayı, üzerinde büyük bir önemle durulması gereken  yüksek bir değerdedir.Hazineye geçen bu çiftlikler, değerleri milyonlara varan bir zenginliğe sahiptirler. Atatürk bu çiftlikleri yıllardan beri kişisel biriktirmeleri ve özellikle kişisel emeği ile meydana getirmiştir. Ve bunları herkesin Anadolu ortasında nasıl bir bayındır oturma yerinin yapılabileceğini düşünüp karamsarlığa düşerken, bilim ve çalışma ile bunun mümkün olabileceğine örnek vermek için yapmıştır. Atatürk, her türlü kişisel çıkarların, kişiliğine yönelik her türlü yararların daima üstünde kalmış ve daima kalacak olan bir ulusal varlıktır. Bu eserleri hazineye armağan etmesinin de temelli, büyük ve politik bir ideali vardır. Çünkü o, Milli Mücadele’nin ilk gününden beri bu memleketin kudretini ve zenginliğini köylülerimizin kalkınmasında, zenginliğe ve rahat geçime sahip olmasında gördü. İlk günden beri bu doğrultuda yürüdü. Biz de aynı doğrultu da yürüyoruz. Bugün de Atatürk, memleketin güçlenip zenginliğinin artması için köylünün durumunun ve ekonomik varlığının yükselmesi gerektiği kanısındadır. Atatürk, bu anlayışın ve siyasetin memleket için çok yararlı olacağı kanısı ile bu konudaki mücadelenin başındadır. Biz de onu izlemekte çok dikkatliyiz.

Atatürk bu çiftlikleri Halk Partisi’nin malı olarak saklıyordu. Fakat köylülerin buralardan bir okul, bir öğretici araç olarak yararlanabilmelerinin devlet elinde bulunmaları ile daha kolay ve mümkün olacağını düşündü…. Böylece Atatürk bir kere daha kendi huzur ve rahatının, vatanının şan ve şerefinde ve güçlülüğüne olduğunu gösteriyor. Biz de diyoruz ki Atatürk bizim en değerli hazinemizdir. Onun şan ve şerefini vatanın şan ve şerefi sayıyoruz.”

İnönü’nün Meclis Zabıt Ceridesi’ndeki bu konuşması yalan makinesi tarihçimizin maskesini bir kere daha düşürmektedir.  İnönü, “Atatürk bu çiftlikleri Halk Partisi’nin malı olarak saklıyordu. Fakat köylülerin buralardan bir okul, bir öğretici araç olarak yararlanabilmelerinin devlet elinde bulunmaları ile daha kolay ve mümkün olacağını düşündü” bu nedenle hazineye devretti demiştir.

Ben Gerektiğinde Milletime Canımı Vereceğim

İnönü’nün bu konuşmasından sonra 13 milletvekili, Atatürk’ün çiftliklerini milletine bağışlamasıyla ilgili konuşmalar yapmış, yüzlercesi de Atatürk’e teşekkür telgrafları çekmiştir.  Meclis Başkanlık Divanı, “Büyük İyiliği” için Atatürk’e bir teşekkür telgrafı çekmiştir. Bunun üzerine Atatürk de önce Başbakan’a sonra daMeclis’e birer mektup göndermiştir.

Atatürk’ün Başbakan İsmet İnönü’ye gönderdiği mektup şudur:

“Hatırlarsınız, Türk köylüsünün Türk’ün efendisi olduğunu söylediğim zamanı. Ben o efendinin isteği ve iradesi altında yıllardan beri çalışmış olan bir hizmetçiyim. Şimdi beni çok duygulandıran olay, değersiz olsa da Türk köylüsüne ufak bir görev yapmış olduğumdur. Milletin Yüksek Temsilciler Kurulu bunu iyi görmüş ve kabul etmişler ise, benim için en unutulmaz bir mutluluk anısını bana vermişlerdir.  Bundan ötürü çok yüksek bir zevkle millet, memleket ve Cumhuriyet hükümetine yapmak zorunda olduğum görevlerden en basiti karşısında gösterilmiş olan iyi duygulardan ne kadar heyecanlandığımı anlatacak güçte değilim. Söz konusu olan armağan Yüksek Türk Milletine benim asıl vermeyi düşündüğüm armağan karşısında hiçbir değere sahip değildir. Ben gerektiği zaman en büyük armağanım olmak üzere Türk milletine canımı vereceğim.” (Mahmut Goloğlu,Tek Partili Cumhuriyet, s. 264.)

İşte büyük adam…İşte vatanseverlik… İşte tevazu…

Bütün mal varlığını, 15 yıl uğraşıp didinip adeta yoktan var ettiği örnek çiftliklerini, milletine bağışladığı için kendisine teşekkür eden Meclise, “Ben gerektiği zaman en büyük armağanım olmak üzere Türk milletine canımı vereceğim” diye karşılık veren bir lider…  O günlerde "milletine canını vermekten" söz eden Atatürk'ün kastettiği Hatay Meselesi idi. Atatürk Hatay'ı anavatana katmaya kararlıydı ve bu uğurda canını vermeyi bile göze almıştı.

Atatürk, Büyük Millet Meclisi’ne de “Yapılan bir görevdir” şeklinde kısa fakat çok anlamlı bir mektup göndermiştir. (TBMM Zabıt Ceridesi, 14 Haziran 1937.)

Atatürk’ün Vasiyeti Çiğneniyor: Atatürk Orman Çiftliği Yok Edilmek Üzere

Atatürk’ün Örnek Çiftlikler (Yeşil Cennet) Projesi’nin ilk uygulaması olan Atatürk (Gazi) Orman Çiftliği,  Atatürk'ün kişisel mal varlığı içinde olduğundan 1937 yılında Atatürk tarafından şartlı olarak hazineye bağışlanmıştır. Bağışla ilgili resmi belgeye göre; Atatürk Orman Çiftliği üzerindeki bütün zirai işletmeler, donanımları ile birlikte bir zirai üretim birimi olarak korunması ve işlerliğinin devamı şartı ile hazineye devredilmiştir. Bağış senedinde ayrıca, çiftlikte arazi ıslahı ve düzenlenmesi yapılması, çevrenin güzelleştirilmesi, halka gezecek-eğlenecek ve dinlenecek sağlıklı yerler sağlanması, halka nefis ve katıksız gıda maddeleri üretilmesi ve temini amacı açıkça belirtilerek bunların gerçekleştirilmesi yükümlülüğü konulmuştur. Atatürk'ün kişisel mülkünü bağışladığı hazine, Atatürk Orman Çiftliği'nin mülkiyetini yukarıdaki yükümlülükleri ile birlikte devralmıştır.

Atatürk’ün milletin hizmetine sunduğu Atatürk Orman Çiftliği, zaman içinde Atatürk’ün vasiyeti çiğnenerek işletilmeye başlanmıştır. İhmaller, suiistimaller ve yanlış politikalar yüzünden Atatürk Orman Çiftliği gittikçe küçülmüştür. 2008 yıl sonu itibarıyla çeşitli sebeplerle çiftlik arazilerinde meydana gelen kayıp, 22.078 dekara ulaşmış bulunmaktadır. Bu miktar Atatürk’ün vasiyetiyle hazineye hediye etmiş olduğu toplam arazinin % 42’sine eşit bulunmaktadır.

2006 yılında çıkarılan 5524 sayılı yasa ile Atatürk Orman Çiftliği'nin imara açılması kanunlaşmış ve bu konuda Ankara Büyükşehir Belediyesi'ne geniş yetkiler verilmiştir. Var olmayan gerçek dışı gerekçelere dayanılarak çıkarılan bu yasanın amacı, Atatürk Orman Çiftliği’nin mal varlığının belediyenin kontrolüne bırakılmasıdır. Bu yasa ile AKP’li Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin kontrolüne bırakılan Atatürk Orman Çiftliği, bilinmeyen bir sona sürüklenerek yok olacaktır. 5524 sayılı kanuna dayanılarak Atatürk Orman Çiftliği için yapılan imar planlarının, Ziraat Mühendisleri Odası, Mimarlar Odası ve Ankara Barosu tarafından anayasaya ve yasalara aykırılığı nedeniyle iptali istemiyle dava açılmıştır.

Atatürk Orman Çiftliği’nin mülkiyeti Atatürk'ün bağışlama iradesi ile sınırlı olarak hazineye geçmiştir. 5524 sayılı yasa ile getirilen düzenlemeler ile Atatürk'ün anayasa ve medeni hukuktan doğan hakları çiğnenmektedir ve bu kanun, anayasanın mülkiyet hakkını koruyan kurallarına aykırıdır.5524 sayılı kanun, anayasanın kamulaştırma için koyduğu kurallara aykırıdır. 5524 sayılı kanun, anayasanın kültür ve tabiat varlıklarının korunması ile ilgili kurallarına aykırıdır. 5524 sayılı kanun, anayasanın toprak varlığımızın korunması ile ilgili kurallarına aykırıdır.  5524 sayılı kanun, Atatürk’ün kişisel haklarına ve Cumhuriyetin ruhuna aykırıdır. (Güven Dinçer, "Atatürk Orman Çiftliği ve Anayasal Koruma", Cumhuriyet gazetesi, 18 Mayıs, 2007). 5524 sayılı kanun Atatürk’ün Yeşil Cennet Projesi’ne vurulmuş bir darbedir.

Yalova Çiftliği Araplara Satılıyor

Atatürk’ün 1929 yılında, yanı başındaki ulu çınar ağacının bir dalı zarar görmesin diye altına ray döşetip birkaç metre kaydırdığı Yalova’daki Yürüyen Köşk’ün öyküsü zaman içinde neredeyse unutulmuştur. Bırakın yürüyen köşkün ibret dolu öyküsünü, bu köşkün Atatürk’ün anısını taşıdığı ve Atatürk’ün vasiyeti gereği hazineye devredilerek milletin hizmetine sunulduğu da unutulmuş, unutturulmuştur.

Ve bir gün gelmiş, bu tarihi köşkün de içinde bulunduğu Yalova Çiftliği önce AKP’li Yalova Belediyesi’ne devredilmiş, daha sonra da Yalova Belediyesi tarafından Araplara satılmak istenmiştir.

2005 yılında AKP’li Belediye Başkanı Barbaros Binicioğlu’nun Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la görüşmesinin ardından, Atatürk’ün kendi parasıyla kurup, ölmeden önce hazineye bağışladığı Yalova Çiftliği, turistik tesis yapılması için Araplara verilmiştir. Tesisleri, Dubai İslam Bankası ile Çalık Holding’in birlikte kurmasına karar verilmiştir.

Yüksek Planlama Kurulu kararıyla gerçekleştirilen operasyon sonucunda arazide kurulacak turistik tesisiler için 2005 yılında Dubai İslam Bankası ile ön protokol imzalanmıştır. İslam Bankası ile Çalık Holding’in kuracakları tesisler için atılan bu ilk imzada AKP’li Devlet Bakanı Ali Babacan da bulunmuştur. (“Çiftliği Araplarda Hürriyet Gazetesi, 13 Temmuz 2005, s.22.)

Atatürk’ün, “vatanın  tek bir dalı  bile çok kıymetlidir” anlayışının sembolik ifadesi olan Yürüyen Köşk’ün de içinde olduğu Yalova Çiftliği, AKP’nin “babalar gibi satarım” anlayışıyla yandaşlara  ve yabancılara haraç mezat satılmaktadır.

Atatürk’ün hazineye devredip Türk milletinin hizmetine bıraktığı Yalova Çiftliği’nin, Atatürk’ün vasiyeti hiçe sayılarak Araplara satılmak istenmesi, Cumhuriyet’in geldiği noktayı göstermesi bakımından çok düşündürücüdür!

Bugün içinde “HALİFELİK VAR” sanarak Atatürk’ün Gizli Vasiyeti peşinde koşanların, önce Atatürk’ün elimizdeki “açık vasiyetinin” hukuka aykırı olarak çiğnenmesine ses çıkarmaları gerekir. Atatürk’ün bir “vasiyet mektubuyla” hazineye devrederek Türk milletinin hizmetine sunulmasını istediği çiftlikleri, bugün bu vasiyete aykırı olarak yandaşlara ve yabancılara haraç mezat peşkeş çekilmektedir. Bu durum, hukuka, insan haklarına ve kamu vicdanına aykırıdır. Bu durum, Mustafa Kemal Atatürk’e yapılmış büyük bir saygısızlıktır.

Yalan makinesi tarihçimizin de tarihi gerçekleri çarpıtmayı bırakıp Atatürk’ün vasiyetine aykırı olarak Atatürk’ün Örnek Çiftliklerinin yandaşa haraç mezat satılmasının hesabını sorması” gerekir. Namuslu bir aydının yapması gereken şey budur!

Yalan Makinesi Tarihçimiz Atatürk’ü Bugünkü Siyasilerle Karıştırmış!

Edindikleri servetleri eşe dosta, yandaşa akıtan günümüzün Başbakanları ve bakanlarının Atatürk’ten alacakları çok ama çok büyük dersler vardır.

Yalan makinesi tarihçimiz anlaşılan Atatürk’ü bugünkü cukkacı siyasilerle karıştırmış! Siyasi hayatları süresince mal,mülk,servet peşinde koşan, hem kendi ceplerini hem de eş, dost ve yandaşlarının ceplerini dolduran, İsviçre bankalarında gizli hesaplar açtıran, oğula gemicik alan, eşe kuyumcu dükkanı açan bugünkü siyasilerle Atatürk’ü kıyaslamak, Atatürk’ün de onlar gibi “mal, mülk, para düşkünü” olduğunu kanıtlama gayreti işçinde çırpınmak, bana soracak olursanız komik olmuş!

Yalan makinesi tarihçimiz, bugünün çalan-çırpan, eşi dostu kayıran siyasetçisine meşruiyet kazandırabilmek için “Atatürk de çalmıştı, çırpmıştı, malı, mülkü vardı!” diyebilme densizliğini göstererek hem komik duruma düşmüştür, hem de yandaşlığın-yalakalıkla tarihi çarpıtmanın son örneklerinden birini vermiştir.

Yalan makinesi tarihçimize şunu da hatırlatalım ki; eğer Atatürk, para pul peşinde koşsaydı I. Dünya Savaşı sırasında Alman komutan Falkenhayn tarafından kendisine verilmek istenen sandıklar dolusu altın rüşvetini kabul ederdi! Eğer Atatürk mal mülk düşkünü olsaydı kelle koltukta, yokluk ve yoksulluk içinde bir Kurtuluş Savaşı’nın önderi olmaya soyunmaz, işbirlikçiler gibi İngilizlerin kanatları altında gayet rahatça hayatını sürdürürdü. Ya da kendisine yapılan Halifelik tekliflerini kabul eder, para pul içinde yüzerdi.

Ah Atatürk düşmanı yobaz kafa ah!...

Yalan makinesinin daha mantıklı, ayakları daha sağlam yere basan yeni yalanlarını bekliyoruz!!!

NOT: Atatürk’ün Örnek Çiftlikler Projesi’nin ayrıntılarını AKL-I KEMAL, “Atatürk’ün Akıllı Projeleri”, C.I, adlı kitabımdan okuyabilirisiniz.

Sinan Meydan - 17 Haziran 2012

Kaynak gösterilmeden kullanılamaz: Kaynak: www.sinanmeydan.com.tr

Fotoğraflar:

Atatürk (Gazi) Orman Çiftliği ve ATATÜRK

 

 

Atatürk'ün emriyle, Yalova Köşkü'nün altına tren rayları döşetilerek kaydırılması çalışmalarından görüntüleri

http://sinanmeydan.com.tr/

 

Türkiye'de azınlık olmanın bereketi

PDF Yazdır Ağhesabı

Bakıp inceleyiniz. Sadece Ermeni tehciri sonrası arta kalanlardan ne kadar insan Müslüman kimliğine sığınmıştır? Sonra bunlar kendi etnik kimliklerinin gerçek yüzlerini ve gerçek yüzlerindeki dişlerini göstermişler midir? Halen de gösteriyorlar mı?Araştırmaya değer...
Belki de bu nedenle MHP’nin kurucu lideri Alpaslan Türkeş, Urfa Halfeti’den Abdullah Öcalan’ı Ermenilikle suçluyordu. Ya TKP M-L (TİKKO) militanı Elazığ’ın Karakoçan ilçesinden Orhan Bakır (Ohaness Bakıryan) kime karşı savaşıyordu. Ya da Prof.Dr. Zekeriya Beyaz’ın 1977’lerde ifşa ettiği ve Elazığ ilinde nüfusa kayıtlı olup da, Diyanet İşleri Reisliğine kadar yükselip hareket eden insan kimdi? O şahsı koruyan güç merkezleri kimlere dayanıyordu? Ya da Diyarbakır Liceli Behçet Cantürk’ün ardında da böyle bir birikim var mıydı?
Anadolu’da Türkler ve diğerleri vardı. Bu yetmedi Balkanlardan Kafkaslara kadar pek çok yerden, pek çok insan kitleler halinde Türk’ün şevkatli ellerine geldiler. Türk merhametliydi. Kucak açtı. Kimseye sen Arnavutsun, sen Boşnaksın, sen Sabataycısın, sen Gürcüsün, sen Çeçensin, sen Çerkezsin veya başka bir şeysin diyerek gelme demedi. İyi mi yaptı?!
Peki, Yunan’ın, Bulgar’ın, Sırp’ın, Rus’un, Ermeni’nin vahşetinden kaçarak Anadolu’ya sığınan o insanlar bunu anladılar mı? Elbette anlayanları da oldu, anlamayanları da...
Kimisini Osmanlı Hanedanı gelin, kimisini de Damat yaptı. Mesela onlardan biri Damat Ferit olarak Sevr’de karşımıza çıktı... Kimisi Balıkesir bölgesinde Anzavur ya da Hendek-Adapazarı-Düzce isyanında maşa oldu; Kimisi Rum Mehmet Paşa adının arkasına sığınarak Türkmenleri kesti... Kimisi Hürrem Sultan olarak karşımıza çıkıp dönemin Padişahını evlat katili yaparken; bir diğeri de Kösem Sultan olarak Padişahlık yapan oğlunu boğdurttu. Kimisi Abaza Mehmet Paşa olarak isyanlara kalktı; Kimisi de Gürcü Yusuf olarak suikastçı oldu. Kimisi Esat Toptani olarak devlet kurmaya çalıştı. Kimileri de “gurbette kaldın” diyerek, Şeyh Şamil’in arkasına sığınıp, Anadolu’da Türkler tarafından olumlu bir şekilde karşılanıp toprak, yer ve yurt sahibi olamamışlar gibi, “ceylan” nakaratlarını tekrar edip durdular. Zararları var mıydı? Tarih gösterecek...
Bakınız Çerkez olduğunu belirten DEHAP İstanbul 3.Bölge 1. Sıradan milletvekili adayı Pınar Selek, Yeniden Özgür Gündem gazetesinin 24 Ekim 2002 Perşembe günkü nüshasında şunları söylüyor: “Bizim Ermeni halkı ile her zaman gönül birlikteliğimiz oldu. Mesela ben bir Çerkez’im ama kendimi bir Kürt, bir Ermeni olarak görüyorum”... Bu görüşteki bayan, elbette bütün Çerkez kökenlileri temsil edemez; fakat ülkemizdeki Çerkez kökenli olduklarını söyleyenlerin gerçekten bu bayana gerekli cevabı vereceklerini düşünmekte istiyoruz. Bu bizim Türk Milleti olarak yaptığımız politik ve insanımızın fedakarlıklarından dolayı da tarihsel anlamda hakkımızdır...
İNSAN MÜHENDİSLĞLİĞİ
Türkiye’de eksik aksak hususlardan birisi de hiç şüphe yok ki insanların kimliklerinin üzerine bilimsel metodun oturtulamamış olmasıdır. Bu anlamdaki kökene dayalı insan mühendisliği devlete dönük bir yaklaşımın ürünü olarak geliştirilmediğinden farklı maskeler ya da kalkanlar arkasına geçen insanlar, Türklüğe her türlü çamuru atmak için adeta köşelerinde yarışmaktadırlar. Hatta bu yarış o kadar gelişmiştir ki yarışanlar arasında bulunanlardan bazıları kendilerini millilik kisvesi altında dahi gösterip ve tüm hedefleri de saptırarak olumsuz hareketlerin ekmeğine yağ sürmüşlerdir/sürmektedirler. (Ör.Tekinalp, Halide Edip,Bekir Berk vs.)
Oysa Türkiye’de insanların kimliğine dönük insan mühendisliği geliştirmeyenler; insanların gelişi güzel fişlenmesine pek ala zemin hazırlayıp,zaman bulabiliyorlar. Bu zemin ve zamanı bulanlar, bir avuç etnikçi ya da ekonomik çıkara dayanan azınlık zümrelerinin aralarındaki ilişkilerinin bağlantılarını ve bu bağlantılardaki kontakları, nedense görmezden geliyorlar. Bu görmezden gelme olayında belki de parmaklarına bulaştırılan balların etkisi de olsa gerek. Oysa tablo oldukça vahimdir. Balın kaynağı bu millet, bu milletin elinden kaynakları alınıyor. Alınan bu kaynakların özü o örgütlenmiş bir avuç azınlık ile azınlık yağdanlıklarına su gibi akıtılıyor. Bu akıtılma da dolarlar, faizler, devalüasyonlar, enflasyonlar, fonlar, hisse senetleri, diğer kağıtlar ve bankalar ne güzel aracı yapılıyor. Tıpkı arıdan balını alan üretici ve o üreticinin malını gerçekten peşkeş çeken komisyoncunun hikayesi gibi. Zavallı insan arılar(!) işçisi, erkeği ve diğerleriyle kaderleri hep çalışmak; bu çalışmak sadece yaşayabilmek ve neslini sürdürmek adına... İşte gençler! Tablo açık ve net... Takdir ve değerlendirme sizlerin; ya bal arıları gibi olup eşek arılarının sürekli talanına uğramak ya da ayağa kalkıp gerçeği yerinde görmek...
OSMANLI VE DEVŞİRMELER
Azınlık nasıl olur da çoğunlun önüne geçebilir. Bu bizim Türk milletinin tarihsel olarak ana sorunlarından birisi değil midir? Eğer bilmiyorsanız tarihi geniş cepheden değerlendirin. Mesela Fatih Sultan Mehmet’i biliyorsanız. Bu bilme olayında sadece Akşemsettin’i görüp Rum Mehmet Paşayı göremezseniz vay halinize... Türkler yüzyıllardır bu sorunu çözememişleredir. Bilakis düğüm düğümün üstüne atılarak katmerli bir sorun haline gelmiş, Türk milletinin karnındaki habisleşmiş bir ur olarak gelişmiş, büyümüş, ağrı ve sancılar vermiştir.
Bunun en hayırlısı yeniçeri adı verilen güruhun ortadan kaldırılmasıdır. Aslında o gün belki de devşirmeci zihniyete karşı kazanılan bir anlayışın, milli bir günü olarak hesaba katılmalıdır. Yüzlerce yıldır, binlerce on binlerce yeniçerinin ekmek yediği bu ülkede, çıkardıkları rezaletler, yaptıkları lanetliklerin yüzünden oluşan nefret, tarihimizde Vakayı Hayriye-Hayırlı olay olarak geçen faaliyete yol açmış, halkın katılımıyla sert bir şekilde yeniçeri bozuntularının ortadan kaldırılmasına sebep olmuştur. Bu ortadan kaldırma olayı o kadar derinlemesine meydana gelmiştir ki yeniçeriler saklanacak delik arayıp, çil yavrusu gibi yüreksiz ve korkakçasına gizlenmeye çalışmışlardır. İstanbul’un her yerinde yeniçeri arayan halk onları bulamadığı yerlerde de mezarlarını dahi yok etmiştir. Bu gün eski mezarlar içersinde Yeniçeri mezar-taşı bulmak mucize gibidir. Düşününüz! Onlar yaptıklarıyla milleti o kadar bıktırmışlar ki akıbetlerinin vardığı son nokta da bu olmuştur. Oysa Türk milletinin ne kadar hoş görülü olduğu hakimiyeti alanındaki politikalarından sabittir. Yüzlerce yıl Türklerin hakimiyetinde yaşayan Yunanlıların, Bulgarların, Sırpların, Arapların konumu bunlara iyi örnektir. Hıristiyanların dahi mezarına dokunmamış olan bu millet, yeniçeriye bunu neden reva görmüştür? Varın biraz da siz düşünün...
Evet Fatih Sultan Mehmet’in yanındaki Rum Mehmet, Zağanos Mehmet Paşalar kimdir? Kanuni Sultan Süleyman’ın yatağında bulunup onun soyunu o kanaldan yürüten Hürrem Sultan’ı hepiniz bilirsiniz. Bazıları da bu tip ilişkilerden erkeklik hikayesi adına bir pay ve gurur çıkarır: “Ha işte bizim sultanımız falanca filancayı şey etmiş” veya “Katerina’ya Baltacı falanca filanca yapmış”... Bu durumdaki ilişkinin ürünündeki genetik farklılaşmayı erkek olmak üstün kılar mı sanıyorsunuz? İnanamazsanız bir zenci bayanla evlenin olacak olan çocuk görünümü itibariyle sizin erkek olmanızın genetik anlamda bir üstünlük getirmeyeceğinin de delili olur. Çünkü bu biyolojinin bir kuralıdır. Yani dominant karakter baskındır.
Hürrem, Kösem ve bilmem hangi bayanlar Osmanlı soyunu hangi ölçüde özlerinde taşımışlardır? Ya devşirmeler, örneğin Kanuni döneminde üstelik damat olan Makbul/Maktul İbrahim, ve yine damat Rüstem ve kardeşi Sinan Paşalar kimdir? Anadolu Türkmenlerini öldürtüp cesetlerini kuyulara doldurmakla ün salan bu katil Kuyucu Murat kimdir? Nereden ve nasıl beslenmiştir? Günümüzde Kuyucular var mıdır? Ya Sultan II.Osman’ın (Genç) ölümünü tezgahlayanlara yağcılık yapan ve Yedikule’de bu işi gerçekleştiren hayin Kara Davut Paşa kimdir? Bu millet o kadar demokrat ki bu hayin adamın mezarına dahi İstanbul’daAksaray’ın göbeğinde yer vermiş, zavallı Sultan II. Osman’ın mezarındaki cesedi yüzlerce yıldır başsız şekilde uzanıp yatmaktadır.
Evet bir sürü insanlık müsveddesi saydık, bu zevat hangi anlayışın ürünü olarak meydanlarda cirit atmış ve de milletimin kaynağını da nasıl talan etmiş? Oturup iyice düşünmemiz lazım. Günümüzde bu zevatların uzantıları var mıdır? Varsa beslenme kaynakları, bağlantıları, zincirleme ilişkileri nasıl ve ne şekilde gelişmektedir?
Marko, Muzurus, Bo-Ş-erif, İzzet, Fehim, Bozcaadalı Hasan Hüsnü Paşalar kimdir? Kökenleri nedir? Servetleri nasıl oluşmuştur?
Evet Osmanlı, böylece bu tezgahın gergefinde kendi kendinin ellerini kollarını bağlatacak urganları ürettirip, aynı zamanda bir kement olarak Avrupalı kovboyların eliyle önce Balkanlarda sonra Ortadoğu’da boğazına düğümlü kısmı gelecek şekilde taktırtıp, cenaze levazımatçısı olan Lavrens yağdanlıklarının eliyle kendi ipini sözüm-ona yerli (!) Arnavut Ferit Paşaya Ağustosun sıcak bir günü Sevr kasabasında imza karşılığı çektirmişti.
Ya Türkiye Cumhuriyeti! 1920’lerin benzerini günümüzde aynı şekilde açık ya da gizli azınlıkçıların elleri ve dilleri yüzünden yaşamıyor mu?
Bu nasıl beceridir ki bir avuç Yahudi azınlık, ekonomideki paydan çoğunluk adınaymış gibi büyük paylar alabilmektedir. Bunlar demokrasi adına ya da çoğunluğun azınlık üzerindeki hakları adına neden dile getirilmiyor?Alarkocu İshak Alaton, Leyla Alaton, önce AEG’ci sonra bilmem ne-filocu Jak Kahmi, Cefi Kahmi, Koç gurubunun arkasında uzun yıllar durup Vehbi Koç’u yönlendiren Bernard Nahum, mahdumları Jan ve biraderi ya da suikast sonucunda hayatlarını kaybeden Üzeyir Garih, Nesim Malki servetlerinin kaynağını İsrail deki Yahudilerin üzerinden mi oluşturdular? Halen de var olan kaynaklarına yeni kaynaklar nereden ve nasıl akmakta ya da akıtılmaktadır?
Demokratlığa soyunan ve Salkım Hanım’ın Taneleri adlı filmin oluşumu sırasında büyük gayretler gösteren Alarkonun sahibi İshak Alaton bu sorumuzu “demokrat kimliği” ile her halde mutlulukla cevaplayacaktır(!) Belki de kıs kıs gülecektir. Fakat biz onu biliyoruz. O da kendi kazancını kaynağını. Bu kazancı alın terimle yaptım diyorsa, onu bana değil soydaşı Marks’ın günümüzdeki takipçilerine anlatsın.
ZENGİNLİKTEKİ MOZAİK
Evet mozaik edebiyatı yapanlar, mozaikteki zenginliği savunanlar, savundukları zenginlikteki mozaikleri niye söyleyemiyorlar. İstanbul’daki Konstantinapol döneminin mozaikçi yaklaşımını azınlıklara ya da sol kesime şirin görünmek için dile getiren bir gurup ulema taklitçisi de acaba tekrar o eski günlerdeki azınlık isimlerini mi özlüyor ya da İstanbul’daki nüfusun yarısının II. Abdülhamit döneminde olduğu gibi gayri- Müslüm nüfusa mı tekabül etmesini istiyor?
Azınlık olmak iyi bir şey midir? Yunanistan’da yaşıyorsan iyi bir şey değildir. Avrupa Birliği üyesi olmasına rağmen Yunanistan Türk azınlığı soy temelinde tanımıyor, sadece din temelinde tanıyor. Aynı Kıbrıs’ta İngilizlerin 1930’larda Türklere yaptığı gibi...
Avrupa Birliği niye Yunanistan’a bu konuda göz yumuyor. Acaba Türkiye’deki Fedon gibi, Menacer Sitelyo Pipis gibi Yunanistan’da meşhur ya da kendisine aynı imkan tanınan her hangi bir Türk var mıdır? Biliyorum hemen burası bizim vatanımızdır edebiyatına gireceklerdir. Oradaki Türklerin vatanı neresi? Onlar Uzayda mı yoksa başka bir yerde mi yaşıyorlar?
Ya Gürcistan’da Türk azınlık olmak ister miydiniz?Bazıları belki de şöyle düşünüyor: ‘orada Türk var mıdır?’ Elbette var. Borçalı Türkleri bunun somut kanıtıdır. Sürülmüş olan Ahıskalılar ne yazık ki bölge dışıdır.
Borçalı Türklerinin kaçta kaçı yönetimde etkin ve yetkindir, hiç düşündünüz mü? Ya bizdeki Osmanlı’dan beri Gürcistanlılar ne alemde? Burada Gürcü kökenlilerin Türkiye’de çıkardıkları Çvenebüri adlı dergilerinin Ocak-Haziran 1996 tarihli 19-21 numaralı nüshalarının 22. sayfasından aktarma yapıyorum:
“18. Yüzyılda hüküm süren Sultan III.Ahmed’in eşi Gürcü imiş. Ondan sonraki beş sultanın anneleri de, eşleri de Gürcü imiş. Bu sultanlar arasında ünlü III.Selim’de var. 14 Gürcü kökenli Osmanlı da Sadrazamlık yapmış. Bunun dışında dört Gürcü ekonomi bakanı, bir o kadarı da dışişleri bakanı olmuş. Birçok Çveneburi değişik dönemlerde Türkiye’nin yönetiminde önemli mevkilerde bulunmuş. Tanınmış sanatçılardan Zülfü Livaneli, Kamil Sönmez, Ümit Tokcan Gürcüdürler. Anayasa Mahkemesi başkanı Yekta Güngör Özden, eski dışişleri bakanlarından Hasan Fehmi Güneş, eski ve yeni milletvekilleri Ahmet Altun, Hasan Ekinci, Refaiddin Şahin, Cemal Alişan, İbrahim Artvinli vb...” Görüldüğü gibi dergi pek çok insana sahip çıkmaktadır.
Evet biz Gürcü asıllılara Müslüman kimliklerinden dolayı hiç dokunmadık, onları kendimiz gibi gördük. Şimdi onlar bizi ne olarak görüyor bilmek istiyoruz?
Konuya meraklı kişilerden biri, zamanın Başbakanı Süleyman Demirel ile giden hükümet üyelerinden birisinin Gürcüstan Meclisinde Gürcüce konuştuğunu bize aktarmıştı. Böyle bir durum karşısında büyük ihtimalle Gürcistanlı milletvekilleri hayret içinde kalmışlardır. Neyin hayretidir bu? Her halde Türklerin yüksek demokrasisinin hayretiydi...
Demokrasinin sığ denizindeki çakıl taşlarıyla uğraşanlar, açık denizdeki Türk hoşgörüsünü nedense hep yok sayarlar. Bu yok sayanlar ülkemizde ekseri makam, mevki, unvan ve paranın da kaynağına sahiptirler. Kendilerini kamufle etmek ve hedefleri saptırmak adına ipe sapa gelmez ilişki ve çelişkilerle toplumu uyuşturup dondururlar ve bu donma olayında kamuoyunun kaynağını sürekli talan ederler. Oysa kendilerinin bulunduğu yerdeki konumları ne yazık ki bizim milletimizin yüksek hoşgörü ve demokrasi anlayışından başka bir şey değilse nedir?
Evet o dönemin Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti üyesi birisi, Gürcistan Meclisinde Gürcüce konuşuyor. Halbuki onların kendi ülkelerinde bir Türk’e dahi tahammülleri yok ki hükümetlerinde olsun. Şimdilik Borçalı Türklerine dokunmuyor gibi duruyorlar. Çünkü Abaza ve Osetya sorunları çözülmemiş ve Rusya’nın ülkeleri üzerindeki ağır baskısı kalkmamıştır. Rüzgar sırtlarına halen sert bir şekilde kuzeyden esmektedir. Eğer Türk’e tahammülleri olsa Ahıskalıların eski yurtlarına dönmelerine izin verirler değil mi? Sormalı Türk ya da Gürcü olarak, Gürcistan’da mı bulunmak istersiniz, Türkiye’de mi?
Adı Matild Manukyan’dı. Genelev Patroniçesi olarak ünlendi. Özal döneminin sürekli vergi rekortmenlerinden oldu. Muhafazakar Özal(!) para konusunda nedense çok liberaldi. Erkeklerin uçkur çözmesiyle kazanılıp rantlar oluşturulan bu paralarda kim bilir kaç kadının ne kadar acı ve ıstırap dolu yaşantıları gömülüydü? Firmasına nedense “ESKIDJI” adını verip, Türkçemiz adına yazım yanlışlığını, ismi büyük gazetelerin ilan köşelerinde legalleştirme çabalarının gayretiyle hareket etmeye çalışan Dikran Masis, zengin bir Ermeni değil mi?Nerede yaşıyor dersiniz? Erivan’da mı yoksa Paris’te mi? Hayko, Hatemo, Tuğlacı, Mafyan, Apikoğlu nerede yaşıyorlar? Etyen Mahçupyan kimdir? Amerika’da yaşayan Fethullah’a Gülen’e yakınlığı malum olan Zaman gazetesi ya da Samanyolu Televizyonu kanalı ile sadece düşünsel bağları mı var? O gurubun gazete ve kanalında faaliyetlerini bedava mı yapıyor? Ermenilere ya da onların yağcılarına sorarsanız bu ülke onlarında vatanıdır diyecekler. Peki öyleyse Ermenistan’dan sürülen Azerbaycan Türkleri ve dahi Karabağ’dan sürülenlerin vatanı neresi? Türkiye’de isim ve köşe tutan sözde demokrat Ermenilerin ve yağdanlıklarının dilleri nerelerine gitti ki bu konuda konuşmuyorlar? Türkiye’de yaşayan Ermenilerin konumu böyle gelişebilirken, bu durumu dahi yetersiz gören bir çok insan, Ermenistan’da yaşaması gereken Azebaycan Türkleri için gıklarını çıkarmıyorlar. İşte onların Azınlık demokrasisi budur!
Arkadaşlar bunları sadece kendi kendimize söyleyerek sayıklama şeklinde geçiştirmeyelim. Herkes herkese, her yerde, her zaman bu gelişmeleri duyurup işlesin ve yağdanlık olup ta bu ülkenin kaynağından semirip şişenlerin, beslenme kaynaklarına zemin olunmasın, olanlarda uyarılsın. Ermenistan’da bugün Türk bırakmışlar mıdır? Hocalı, Kelbecer, Agdam, Füzuli, Laçin, Hankenti ne durumdadır? Oradaki Türklere, Ermenistan sınırları içersinde bırakınız para kazanmayı, yaşama hakkını bile neden tanımıyorlar. Bunu tüm dünya kamuoyu bilmektedir. Yakın tarih bunun somut kanıtlarıyla dolu değil midir? O kaçgıncı Türklerin vatanı Ermenistan içersinde, Karabağ’da ve koridor bölgesinde değil miydi?
Ya Suriye ve Irak’ta yaşayan Türkmenlerin hal ve gidişleri nedir? İran’da Türk olarak ya da Türkiye’de Arap ya da Fars olarak yaşamak nasıldır? Buyurun tartışalım...
Türkiye’de azınlık olmak çoğunluk olmaya göre günümüzde çok büyük bir şanstır. Dedeağaçlı, İskeçeli, Ahıska kökenli, Kepenekçili, Tebrizli, Urumiyeli, Kerküklü, Erbil’li, Halepli her hangi bir Türk, adı geçen yerlerde demokrasi ve insan hakları adına, sıkıysa Alaton gibi, Kahmi gibi, Masis gibi bir zengin olsunlar da görelim...Bırakınız zengin olmayı buradaki bağıran azınlıklar ve azınlıkçı yağdanlıkların haklarının ve hukuklarının onda birini kullansalar yeter...
Bizdeki azınlık ve azınlıkçıların faydalandığı imkan ve güzelliklerin hangi birisinden kaç tane Yozgatlı, Kırşehirli, Iğdırlı, Bayburtlu, Kilisli, Kastamonulu genç faydalanmıştır. Hayatları boyunca da bu ülkenin tasadaki gerçek sahibi olup, can pazarına koyun pazarı gibi daldırılan bu gençler, PKK deneyiminden de geçirilirken, diğer taraftan tasada hiçbir şeye iştirak etmeyip de masada iştirak eden bazı söz-bazlar ile düzen-bazların çocukları, sürekli tüketim meydanlarında banka sahibi gibi belirip falanca mankenin veya filanca şarkıcı-türkücünün peşinde koşmadılar mı? Şimdi dahi koşmuyorlar mı? Mesela Acaralı Erdal Acar necidir? Nasıl zengin olmuştur? Bilen tanıyan var mı? Kaçta kaçının altına son model jipler Mersedesler, BMV’ler nasıl ve ne şekilde verilmiş, halen de verilmektedir? Acaba bizlerde, Türkiye’de azınlık ya da azınlık yağdanlığı mı olsaydık? Allah göstermesin. Onur, erdem ve şeref bizim parolamız, işaretimiz namusumuzdur. Olmayanlara duyurulur...

Rasim Giresunlu

Ufuk Ötesi

 
<< İlk < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Son >>

Sonuç 19 - 27 Toplam 128
 
Tavsiye Ettiklerimiz
Yasaklı Belgesel
Tebriz Türk Takımı
Tolon Paşa ve Ordusu
O.Sinanoğlu Sohbet
İthal Tohum İhaneti
Durum Çözümlemesi
Zekeriya Öz Hakkında
Kurtuluş Savaşında 2000 Kırgız
Hakikat nerede?
Etki Ajanları
Çıkışyolu Turan
Dilde Birlik ve Türklük Şuuru
TSK'yı Yıpratma Girişimleri
Siyasetimiz Nasıl Düzelir
Sivil cehalet
Türk Ülküsü
Mevlana'dan Öğütler
Kazak ve Türkiye Türkçesi
Ampulün Anlamı
Said-i Nursi'nin Gerçek Yüzü
Bor Madeni ve Önemi
İran'a şeriat nasıl geldi?
Atatürk'ün Kaleminden
Hablemitoğlu Belgeseli
Gül'ün Süreci
Gizli Mutabakat
Gladyocu İftirası
Kürt Federe Devletine
Gökşad'tan

Saçların gezerdi yüzümde eskiden

Ağlarsın

Saçların gezerdi yüzümde eskiden,

Şimdi yanaklarımda damla damlasın.

Ne çok severdim dizinde yatmayı,

Şimdi uykumu bölen keskin bıçaksın.

 

Nefesin vururdu nefesime her akşam,

Şimdi soluğumu kesen acı rüzgarsın.

Bütün dertlerim yalnız sende biterdi,

Şimdi yüreğimde kapanmaz yarasın.

 

Şehre uzak yerlerden yıldızlar sayardık,

Şimdi gökyüzünde en uzak yıldızsın.

Ne çok özledim seni anlatabilsem,

Şimdi oturup kana kana ağlarsın...

 

Çorlu, 2002

Gökşad

 

Gölgeler

Gölgeler

-I-

Ömrün gölgesi olsun ömrümün

Uzayıp gitsin ardımca

Ben gidersem bir ikindi vakti...

Ki sen bir Cuma sabahı gelirken

Ömrüm gölgesi olmuştu ömrünün

Uzayıp gitmişti ardınca...

 

Ankara, 2004

 

Gölgeler

-II-

Bütün zamanların tek suçlusu ben miyim

Üstüme bir bulutun bile gölgesi düşmez

Bu karanlık sahrada neye pervaneyim

Kapanan gözlerime bir ışık düşmez...

 

Medet ey sevgili, yandım bu çölde!

Bu nasıl bir serap, bu nasıl bir gölge?

Düştüm düşeli bu amansız hüzne

Divane yüreğim bir lahza gülmez

                                  

Ankara, 2004

 

Ahiret'te

 


 

Tanrım sen varlığı yaratansın

Canlı cansız her şeyi kuşatansın

Bir dileğim var sen bağışlayansın

Desem korkarım demesem yer beni

 

Garip gönlüm gece gündüz âhtadır

Dileğim gönlümde sana âyandır

Kusur kulundan bağış katındandır

Desem korkarım demesem yer beni

 

Bedenimi balçıktan sen halk ettin

Yüreğime dünyayı sen dar ettin

Gönlüm coştu, dilimi sen lâl ettin

Desem korkarım demesem yer beni

 

Tanrım hurilerin gözümde değil

Aşk için bir ömür yeterli değil

Hâşâ Kaynaroğlu isyanda değil

Âhirette sevdiğime ver beni

 

               Ankara, 2003

 

Sır Kapısı

Sır Kapısı

 

Kırk sır kapısı açıldı gözlerinde

Kırk ayrı yol var her kapının birinde

Her yol ağzında ayrı idam ettiler

Sade tenim kaldı saçının telinde

 

Bir tel saç ile bağladılar çenemi

Üç tas su ile yıkadılar tenimi

 

Beni gonca gül yaprağına sardılar

Musalla diye avucuna koydular

Nasıl bilirdiniz diye sordular

Sustum da dinledim başka bir alemde

 

Aşkı bilmeyenler hiç ses çıkarmadı

Mecnun dedi ki “beni utandırmadı”

 

Kaynaroğlu, adını toprağa verdin

İki kaş arasından sıratı geçtin

Lokman’ın sırrını sen âşikar ettin

Ölü müsün diri mi, bilmez hiç kimse.

 

Ankara, 2004

 

Nevruz

  

Nevruz

Gökyüzünde göç başlar vakit gece

Sultan kız batıdan doğuya göçer

Toy düğün başlar Türkistan ilinde

Sultan Nevruz önünde gergef işler

 

Bize de gel bilinmez bir saatte

Benim de ölülerim yeyip içsin

Rızkımızı bulalım bu yengi gün’de

Bütün alem Tanrı’ya secde etsin

 

Esir Türkleri unutma Sultanım

Onlar beklese de başka baharı

Birgün muhakkak biter bu zalim kış

Yine az görür Türk, koca dünyayı

 

Hazar’a muhabbet götür sultanım

Yesevi’den hikmet getir bizlere

De ki özlemiş sizi Kaynaroğlu

Gayrı dayanmazmış gönlü hasrete

Gökşad

Sivas, 1997

 

Kuşların Rüyası

Kuşların Rüyası 

Kuşların rüyasına girdim dün gece

Karar verdim bunu hep yapacağım

Hepsi de uyuyordu gözlerinde

Onları mı yoksa seni mi kıskanayım

 

Güya bir bülbül senin nefesinden

Şiirler okuyordu seher vaktinde

Şaşırdım kaldım, ses benim sesim

Dedi ki “İlham” derler buna sizin alemde

 

Rüyasında bir güvercin konup pencerene

Uzatıp kanatlarını tutundu ellerine

Şaşırdım kaldım, el benim elim

Dedi ki “Vuslat” derler buna sizin alemde

 

Bir serçe rüyasında kanat çırpıp

Su içti avuçlarından kana kana

Şaşırdım kaldım içim yanmış benim de

Dedi ki “Mecnun” derler buna sizin alemde

 

Kuşların rüyasına girdim dün gece

Gördüm ki seni seviyorum her bedende

Bir kaknus yaklaşıp kulağıma sessizce

Dedi ki “Kader” derler buna sizin alemde

 

Dedim ki “Hayrolur İnşallah...”

Gökşad 

Ankara, 2004

 

Gidişine Ağıt

 

 Mecnûn düşünde gördü Leylâ’yı bir gece:

 Ve sen, şehirlerini benim ülkeme kurdun,Pâyitahtını benim yaralı kalbime..

.Seni bir kan pıhtısı gibi elimde tuttum.

 İnsafsız rüzgârlar uğradı yurduma: 

Yağmur kar ortasında bir çöle düştüm,Kum fırtınasında tutundum saçlarına...

Sen uykudaydın, ben kâbuslar gördüm. 

Buğday tarlalarına kızgın alevler düştü: 

Çıplak ayaklı çocuklar savruldu her yana,

Çıplak ayaklı yıldızlar gibi darmadağın...

Ne olur beni de kat, beni de kat dualarına. 

Seni düşümde gördüm,  tam altı yıl önce: 

Ve sen, gözlerini giyindin Asya ceylanlarının,

Ak sakallardan miras bir huzur yüzünde...

Gezinip durdun içinde bütün damarlarımın.    

 Benim yüreğim mahşer, senin gönlün sırat: 

Zalim bir korku boğazlar sevincimi,

Gözlerim karanlık benim, senin gözlerin hayat.

Gözlerim hiç görmesin gittiğini...  

Ki o Selçuklu şehri seni bırakır mı bilmem:

 Lacivert göğünde gözlerin, bir muska gibi dururken,

Vakitsiz düşer toprağa kırkikindi yağmurları.

Bin yıllık Medrese, yeni bir Eylül’e soyunmuşken... 

Yıldızlara söyle seni geri getirsinler: 

Onlar bilir benim çekik gözlü yüreğimi.

Geçmişin saçından tut, sana yol göstersinler,

Yıldızlar bilir benim gökçe soylu düşlerimi... 

Ankara, 2003

Gökşad 

 

Gözlerin

 

Gözlerin

 

Sanki deryalara dalar giderim

Baktıkça içimi yakar gözlerin

Her şafak vaktinde çalar kapımı

İlmiği boynuma takar gözlerin

 

Mecnun’u çöllerde koyar çaresiz

Ferhad’ı dağlara salar gözlerin

Yanımda yöremde ölüm gezdirir

Benim peşimde o yeşil gözlerin

 

Başı dik dağlara yasla sırtını

Dolunay akşamı kaldır başını

Her kim ki yazarsa kişi bahtını

Ezelden alnıma yazmış gözlerin

 

Dört duvardan gayrı yerim olmadı

Kendi gölgem bana sadık kalmadı

Şu yalan dünyada yüzüm gülmedi

Benim tek servetim senin gözlerin

 

Kefenimi yeşil sarın, beyaz olmasın

Mezarımı göğe kazın yerde kalmasın

Sevdiğim gözünden yaşlar akmasın

Gider Kaynaroğlu, kalır gözlerin

 

Sivas, 1998

 
   
 
Benzer Yazılar