Anasayfa arrow Tarihi Dosyalar
 
   
Türkçülüğün Esasları
Türkçülüğün Özü
A) Dilde Türkçülük
B) Sanatta Türkçülük
C) Ahlaki Türkçülük
D) Hukukta Türkçülük
E) Dinde Türkçülük
F) İktisatta Türkçülük
G) Siyasette Türkçülük
H) Felsefede Türkçülük
Büyük Türkçülerden
Türkçülerden Özlü Sözler
Genel İçerik
Marşlarımız
Görsellikler
Türk Dünyası Ezgileri 1
Türk Dünyası Ezgileri 2
Türkçülük Hakkında
Tüm Dosyalar
Tüm Yazarlar
Edebiyat
Makaleler
Tepkisiz Kalma
Ağelini Öneriniz
Belge Resim

Bilgilendirme
Türküler
Görsellik
Kitap Önerileri
Büyük Türkçüler
Büyük Türkçülerden
Azınlık veya Özerk Türkler
Nutuk
Duyurular
Özlü Sözler
Yorumsuz Resimler
Siyasi Dosyalar

  :: TSK'dan ABD-İsrail Koridoru'na balyoz
  :: Emperyalizmin Tetikçileri
  :: Komünistlerin Atatürk karşıtlığı
  :: Rockefeller'den yüzyılın itirafı
  :: Ayrılma bildirisi ve Sevr
  :: İstanbul Barosu’ndan yapılan 14 maddelik açıklama
  :: Öz Yurdunda Köleleşen Türk
  :: IŞİD – ABD ilişkisinin delilleri
  :: Barzani ve Erdoğan
  :: İran Türkleri Hapislerde
  :: Hitler’in Müftüsü Hacı Emin El Hüseyni
  :: Seçsis Neden Türkiye'de Kullanılıyor?
  :: Irak’ın 16. Tugayı Peşmergeye katıldı!
  :: Türker Ertürk , ABD tertiplerini ve ABD işbirlikçilerini açıklıyor.
  :: Hava Kuvvetlerinde Tasfiye
  :: Esad'ın Ulusal Kanal Söyleşisi
Türkçe
Türkçe Adlar
Türkçe İzgileri
Hayvan Adları
Türkçe Terimler
Göktürk Yazıtları
Kuş Adları Derlemesi
Türkçe Adlar Sözlüğü
Kazakistan Türkçesi Sözlüğü
Azerbaycan Türkçesi Sözlüğü
Dosyalar
Siyasi Dosyalar
Tarihi Dosyalar
Görüntüler
Dini Dosyalar
Belge Resim
Bilimsel Dosyalar
Atatürk
Eserleri
Makaleleri
Özlü Sözleri
Atatürk Dosyaları
İletişim
 

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

İlgili İçerikler
Tarihi Dosyalar


Şerefnameyi okumak

PDF Yazdır Ağhesabı

Şerefname’deki Kürt kimliği  etnik kimlik değildir

Şerefname’nin birinci ve ikinci cildi dikkatli okunduğunda tarih felsefesiyle ele alınacak konuların söz konusu olduğu görülecektir. Bu konuların temelini, tarihsel devrim ve etnojenez olguları oluşturur.

Bu iki kavramın açıklamasını yaptıktan sonra Şerefname’yi ele aldığımızda Emir Şeref’in Kürt olarak ileri sürdüğü kavramın etnik bir kavram olmadığı; Ekrad anlamında göçer toplulukların veya ağırlıklı olarak Abbasiler döneminde Güneydoğu Anadolu, Suriye ve Irak bölgesinde egemen olan Arap hanedanlarını tanımladığı görülecektir. Burada tarihsel devrim kavramı ve toplumsal gelişmedeki rolü gözardı edildiği için bu beyliklerin tarihsel süreçlerindeki kesintiler atlanarak tarihsel bir süreklilik oluşturma çabasına girilmiştir.

Tarihsel devrim, Güneydoğu Anadolu, Doğu Anadolu ve Irak bölgesinde her yüzyılda bir yenilenen akınlarla gelişmiş bir süreçtir. Bu süreçte başlangıçta Roma ve Ermeni bölgeleri ve Sasani-Fars bölgesi önce Emeviler sonra Abbasiler tarafından fethedilerek buradaki Roma, Ermeni ve Sasani-Fars devletlerine son verilmiştir. Bunun sonucunda bu bölgede yeni bir Arap etnik gelişimi başlamıştır.

Şerefhan’da etnik kimlik kavramı yerine Müslüman Kürt kavramı Arapların Ekrad anlamında yer almaktadır. Şerefhan’daki Türkmen, Arap ve Asur

kökenli Kürt kimlikleri Kürtlerin etnik olarak bir kavram olmadığını açıklıkla vurgulamaktadır. Keza Şerefhan’ın kendi ait olduğu Bitlis Beyliği’ni oluşturan Lozikanlar 24 kabile olarak Oğuz Kağan’da anlatılan Türk kabile yapısını sunmaktadır. Bitlis beylerinin kökeni ise Şerefhan’a göre Sasani krallarından gelmektedir.

Abbasilerin yıkılması sonrası bölgeye gelen Selçuklu Devleti’ne bağlı beylikler, Arap etnojenezini sonlandırarak, Türk etnojenezini başlatmıştır. Bu süreçte Ermeni, Rum ve Fars etnojenezi de Müslüman Arap tarihsel devrimi ile sonlandığı için bu bölgelerde Türk etnojenezi gelişerek, bölgenin Türkiye ismini almasına yol açan bir tarihsel devrim gerçekleşmiştir.

Tarihsel devrimlerde fetheden etnik kimlikler ve onların orduları fethettikleri bölgeyi yeniden yapılandırmışlardır. Bu yeniden yapılandırma, toplumsal üretim tarzını yeniden düzenlemekte, buradaki eski etnik yapıları köleleştirerek egemen etnik yapılarına tabi kılmakta ve o etnik yapının kimliğinde devam eden yeni bir etnojeneze yol açmaktadır.

Bu süreçte Selçuklu fetihleriyle Selçuklu Türkmen beylikleri Arap emirliklerini ve devletçiklerini fethederek Türkleştirmişlerdir.

Şerefhan Arapları Kürt yapıyor

Bunları örneklersek Türkmen Artuk Bey ve Selçuklu hükümdarı Alparslan’ın oğlu Tutuş, Güneydoğu Anadolu’daki Mervanoğlu Beyliği’ni fethetmiş ve Türkmen kabilelerine tabi kılmıştır. Keza aynı şekilde Mardin ve Cezire bölgesi Selçuklu Devleti’ne tabi Aksungur Bey tarafından fethedilmiştir. Aksungur’un Türkmen yoldaşları olan Bozan Bey Ruha’yı (Urfa), Artuk Bey’in oğulları Ahlat’ı, Yağı Sıgan Antakya’yı fetheden Türkmen beyleridir.

Türkmen Beyleri Atsız ve Çavlı, Halep, Dımaşk (Şam) ve Filistin’i fethederek Mısır’ı Fatımilerin elinden almıştır. Şerefhan’ın Kürt olarak tanımladığı Mirdasiler, Halep Arap Beyliği’nin beyleridir. Bu beylik Kilapoğlu Arap kabilesine dayanmaktadır.

Selçuklu Sultanının oğlu Tutuş, Halep’i fethederek Mirdasi Beyi Nasr’ı iktidardan uzaklaştırmış, daha sonra yerine geçen oğlu Sadr, Selçuklu Türkmen beyleri tarafından yok edilmiştir.

Mirdasiler, tartışmasız bir Arap etnik kimliğine sahip olmalarına rağmen Şerefname’de Kürt kimliğiyle anılmıştır.

Oysa Mirdasoğulları, Halep’i ellerinde tutmak için esas askeri gücünü Türkmen Ahmet Şah ile yaptığı ittifaktan almaktadır. Türkmen Ahmet Şah ise kendi kabilesi dışında Türkmen kabileler federasyonunu oluşturan Maraş, Ilnaçoğulları ve Duduoğulları gibi Türkmen kabilelere dayanmaktadır. Tutuş tarafından Halep’ten sürülen Mirdasiler, Şerefhan’a göre, Eğil Kalesi’ni ele geçirmiştir. Eğil Kalesi’ni ele geçiren Bedir Mirdasi, gerek bu Türkmen aşiretleri gerekse Arap kabileleri sayesinde Eğil’i ele geçirmesine karşılık, Selçuklu emirleri Eğil’i fethderek Pir Bedir Mirdasi’nin Meyyafarikin’e sığınmasına neden olmuşlardır. Meyyafarikin de Türkmen Artuk Bey tarafından fethedilmiş ve bu fetih esnasında Emir Bedir Mirdasi öldürülmüştür. Keza bu çatışma Arap askerleriyle Türkmen askerleri arasında oluşmuştur yani Meyyafarikin Kürtlerin değil Arapların şehridir.

 

Artuk Bey, Mirdasilerin son kalıntılarını da kılıçtan geçirmiştir. Şerefhan’a göre Halep, Meyyafarikin, Amed ve Mardin gibi Güneydoğu Anadolu’daki Arap beyliklerine tabi bölgelerin tümüyle ele geçirilmiş, yöneticileri de kılıçtan geçirilerek Arap etnojenezini sonlandırılmıştır.

Şerefhan Türk Beyliklerini de Kürt yapıyor

Bu beyliklerin Arap kökenleri Şerefhan tarafından açıkça vurgulanmasına rağmen, bunlardan Kürt olarak bahsedilmesi, Şerefhan’daki Kürtlük kavramının etnik bir kavram olmadığının açık bir ifadesidir.

Keza Selçuklu ve Türkmen akınlarının başlaması ve Türkmenlerin buradaki verimli ovalara obalarıyla birlikte yerleşip kendilerine yurt edinmeleri Şerefhan tarafından gözardı edilmiştir.

Emir Şeref tarafından Mirdasilerin devamı olarak Buldukhaniler ve Palu Beyliklerini ileri sürülmesi, tarihsel devamlılığı zorlamak için yapılan bir çarpıtmadır.

Bu çarpıtmaya göre Meyyafarikin’de öldürülen ve kılıçtan geçirilen Mirdasilerin son kalıntılarından Pir Bedir’in hamile karısı bu katliamdan kurtulmuş ve daha sonra bu kadının doğum yapmasıyla “Hanımızı bulduk” anlamına gelen Buldukhaniler ortaya çıkmıştır. Buldukhanilerin Eğil’de ve Palu’da egemenliklerini sürdürdükleri ve Palu’daki beylerinin Emir Timurtaş olduğu vurgulanmıştır.

İsimden de görüldüğü gibi Emir Temurtaş ve Demirtaş bugün Güneydoğu Anadolu’da da sık sık kullanılan tam bir Türk ismidir. Mirdasilere destek olan Türk kabilelerine dayanan ve yöneticileri de Mirdasi Araplarıyla hiçbir ilgisi olmayan yeni kuşak bir Türk hanedanı ortaya çıkmaktadır.

Selçuklu dönemi hanedanı, Şerefhan’ın da belirttiği gibi, Akkoyunlular tarafından ele geçirilmiş ve Akkoyunlu Türkmen Devleti’nin yurdu olmuştur.

Keza Emir Şeref’in Melkişiler olarak tanımladığı Çemişkezek beyleri, kendisinin de açıklıkla ortaya koyduğu gibi, Melikşah’tan türemiş Türk kabileleridir.

Bugün Çemişgezek, Tunceli, Pertek ve Micingert gibi Alevi Türkmenlerin egemen olduğu bölgedeki etnik kökenin Emir Saltuk bin Ali bin Kasım olduğu, yani bizim tarihten bildiğimiz Erzurum yöresindeki Saltukoğulları Beyliği’ni kuran Emir Saltuk olduğu açıkça kabul edilmektedir.

Emir Selçuk’un torunu olan Melikşah bin Muhammed, Anadolu Selçuklu Sultanı Ruknettin Süleyman Şah tarafından öldürülerek Erzeni Rum (Erzurum) fethedilmiştir.

Bugün en geniş Kürt topluluğu olarak ileri sürülen Melkişilerin kökeninin çok açık bir biçimde Türk olduğu Emir Şeref tarafından da kabul edilmesine karşılık bunlara Kürt denmesi, Emir Şeref’in kullandığı Kürtlük kavramının etnik bir kimlik olmadığını açıkça ortaya koymaktadır.

Şerefname’de Çaldıran Savaşı

Karakoyunlu Harbendelu Aşireti’nin, son Çemişgezek Melkişi Beyi Emir Şeyh Hasan’ı öldürmesi sonrası bu bölge bütünüyle Akkoyunlu devletine geçmiş, Melkişiler Akkoyunlu Uzun Hasan’ın Bayındırlı Federasyonu’na bağlanmıştır. Yani Türkmen kabileleri yeni devletleri olarak Akkoyunlu Beyliği’ni kabul etmişlerdir.

Akkoyunlu Devleti döneminde Hacı Rüstem Bey Çemişgezek vilayetinin beyi olarak görev yapmıştır. Bölgede iktidarın değişip Akkoyunlu hanedanının Şah İsmail’in eline geçmesi, tarihsel bir olgudur ve bu süreçte Nur Ali, Şah İsmail’in halifesi olarak bu bölgede Hacı Rüstem Bey yerine iktidarı almıştır. Yani iktidar Akkoyunlu beyinden Safevi beyine geçmiştir.

Hacı Rüstem Bey ise Şah İsmail’le birlikte Çaldıran Savaşı’nda Yavuz Sultan Selim’e karşı savaşmıştır. Nur Ali Halife, Melkişilerin önemli liderlerini kılıçtan geçirmiştir. Bu şekilde Melkişi hanedanı birinci darbeyi alarak çöküşe geçmiştir. Akkoyunlu Uzun Hasan’ın korumasına karşılık Şah İsmail’in yönetiminde katliama uğramıştır. Çaldıran Savaşı sonrası ise Yavuz Sultan Selim tarafından Şah İsmail’in yanında yer tuttuğu için Melkişi Beyi Hacı Rüstem ve buna bağlı diğer aileler kılıçtan geçirilmiştir. Çünkü bu aile Sultan Mehmet ile Akkoyunlu Uzun Hasan arasındaki savaşta Akkoyunluların tarafını tutmuştur. Keza bir diğer nedeni ise Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail arasındaki savaşta Kızılbaşların yanında yer aldıkları için toplu bir katliama uğramışlardır. Bu katliamdan kurtulan veya Emir Şeref tarafından kurtulduğu varsayılan Hacı Rüstem Bey’in oğlu Pir Hüseyin Bey, yeni ailenin kurucusu olmuştur. Bu iddiasıyla ileri çıkan Şerefhan, yine tarihi zorlamaktadır.

 

Yavuz Sultan Selim ve ondan sonra gelen Sultan Süleyman, Çemişgezek vilayetine bağlı yeni bir yapılandırmaya girmiş ve bu yapılandırma Osmanlıya bağlı bir yeni yapı ortaya çıkarmıştır. Bugünkü Çemişgezek ve Palu gibi Alevi Türkmenlerin kökeni bu tarihçeden türemektedir.

Tarihsel devrim olguları göz önüne alındığında, Selçuklular tarafından tarihten silinen Saltukoğulları Türkmen Beyliği daha sonra Akkoyunlular tarafından kendilerine tabi kılınmış, daha sonra iktidara gelen Şah İsmail bölgeyi yeniden biçimlendirmiş ve Çaldıran Savaşı sonrası Osmanlı tüm bu bölgede Kızılbaş Alevi unsurları temizleyerek kendine bağımlı bir iktidar oluşturmuştur.

Şerefhan’ın “Kürt kimliği”

Burada Türklüğün Kürt olarak yorumlanması olgusunun altını bir daha çizdiğimiz gibi, Şerefhan’da Kürtlük kavramının etnik bir kavram olmadığını göstermektedir. Keza aynı şekilde Halep beyleri Mirdasiler ve onların kabilesi Arap Kilapoğulları ve Ahmet Şah’a dayanan askeri Türkmen kabileleri, Selçuklu Sultanı Tutuş’tan kaçarak Palu ve Eğil yöresine gelerek buralara yerleşmişlerdir. Burada Mirdasi Arap soyunun tümünün kökü kazındığı halde, hamile bir kadından doğan çocukla bu soyu devam ettirilme çabası görülmektedir.

Keza Melkişilerin Yavuz Sultan Selim tarafından tümüyle kılıçtan geçirilmesine karşılık, bu süreçte Irak’da bulunan Pir Hüseyin’in Yavuz Sultan Selim’e biat ederek, burada yeni bir aile oluşturup yeni bir egemenlik oluşturduğu ileri sürülmektedir. Gerçekte ise tarihsel devrim dediğimiz askeri fetihlerden sonra eski egemen iktidar ve bunlara sadık askeri unsurlar, fethedenler tarafından tümüyle kılıçtan geçirilerek soyları kurutulur ve yeni iktidara yeni beylere tabi bir etnojenez başlar. Bu etnojenezde fetheden kabileler, bu bölgeleri yurt edinerek o bölgelerde egemen olur. Yenilen iktidara bağlı eski kabileler ya bu bölgeden sürülür veyahut da fetheden kabilelere tabi alt kabileler olarak köleleşirler. Bu olgu Doğu ve Güneydoğu Anadolu tarihinde başlangıçta da söylediğimiz gibi dramatik süreçlerle yaşanagelmiştir.

İç Anadolu ve Güneybatı Anadolu’daki Elazığ ve Tunceli bölgesindeki “Kürt kimliği”nin Şerefhan tarafından Türk veya Arap kökenli olduğu vurgulanarak, buradaki Kürt kavramının etnik olmadığının altı çizilir.

Tarih Boyunca Hakkari’nin Türklüğü

Aynı olayı Güneydoğu Anadolu’da Bahadinan adıyla bilinen İmadiye hükümdarları bölümünde de görmek mümkündür. İmadiye hükümdarları kendileri Abbasi halifelerine dayandırırlar, Abbas denilen ünlü bir soydan geldiklerini söylerler ve kendilerine Abbasoğulları ismini verirler. Buna karşılık İmadiye Bahidinanların tarihi Şerefhan tarafından daha önce bahsettiğimiz Aksungur Bey’e dayanmaktadır. Aksungur, Sultan Melikşah zamanında, daha önce de vurguladığımız gibi, Anadolu’yu fetheden beylerdendir.

Aksungur Bey’in ölümü sonrası yerine İmadeddin Zengi geçmiştir. İmadeddin Zengi, İmadiye Kalesi’ni yaptığı için bunlara İmadiye ismi verilmektedir. Şerefhan’ın altını çizdiği nokta, 1500’li yıllarda kaleme alındığı göz önünde alındığında, tarihin Selçuklu fethiyle başladığı açıklıkla ortaya çıkmaktadır.

Diğer taraftan Şenbu lakaplı Hakkari hükümdarları kendilerini Abbasi halifelerine bağlamaktadırlar. Şerefhan, Şenbuların tarihini Emir Timur Gürkan’ın Beyazıt Kalesi’ni fethetmesinden sonra başlayan bir süreçle tanımlamaktadır. Timur, Van ve Hakkari yöneticisi İzzetin Şir’i yenerek, bu bölgeleri fethetmiştir. Daha sonra ise Akkoyunlu Uzun Hasan Hakkari bölgesini ele geçirmiştir. Esas olarak Uzun Hasan ile Timurlenk’in politik ve askeri bir ittifakı söz konusudur. Hakkari’yi fetheden Akkoyunlu komutan Sofu Halil ve Arapşah, İzzettin Şir’i öldürmüşler ve Türkmenler adına bölgeyi Dimbilli Aşireti’ne vermişlerdir. Bu süreçte Asurlular, yani Süryani Hıristiyanlar, kendi mübarek günleri Şenbu’da ayaklanarak Dimbillileri öldürmüşlerdir. Bunun sonucunda Hakkari’de, yine Akkoyunlular sonrası Abbasiler bayrağı Şenbular tarafından dalgalandırılmıştır.

Görüldüğü gibi, 15. yüzyılda başlayan Asurlu Süryani isyanıyla iktidara gelen ve Abbasi kökenine vurgu yapan bir yapı ortaya çıkmıştır. Hıristiyan Nasturilerin ağırlıklı olduğu bu yapı da Şerefhan tarafından Kürtler olarak yorumlanmıştır.

Şah İsmail’in bu bölgede egemen olmasıyla bölge tekrar Türkmen beyliğine geçmiştir. Ondan sonra da Yavuz Sultan Selim tarafından yeniden yapılandırılmıştır. Buradaki tarih, ancak bir yüzyıl kadar Şerefhan tarafından tanımlanmıştır. Yani 1400 yılında Timur tarafından fethedilen, daha sonra Akkoyunluların eline geçen ve Asuri İsyanı’yla Asurilerin fethettiği Hakkari, Şah İsmail tarafından tekrar fethedilerek Türk dünyasına geçmiş ve Yavuz Sultan Selim tarafından da Osmanlı devletine tabi kılınmıştır.

Şerefname, Türk etnojenezinin tarihini anlatmaktadır

Burada görüldüğü gibi, Şerefname’yi etnojenez ve tarihsel devrim perspektifinde etüt ettiğimizde, her tarihsel devrim sürecinde etnik bir kesilme olması tarihsel gelişimin zorunlu olgusudur. Fethedenler, obalarıyla beraber bu verimli coğrafya üzerinde yerleşmekte, yurt edinmektedir. Bu bölgede daha önce egemen olan etniler ya fetheden etnilere tabi olmakta veyahut da bölgeden sürülmekte ve yöneticileri topluca katledilmektedir. Bu tarihin diyalektik sürecidir.

Şerefname’de bu iki olgu es geçilmektedir. Sanki Türkmenler gökten inmiş gibi kendi obaları, karıları, çocukları, koyunları ve atları olmayan hayali askerlerdir. Bu hayali askerler bölgedeki eski Arap kökenli iktidarları tarihten silip, etnik olarak kuruttukları halde, sanki Türkmenler gökten gelmiş ve sonra tekrar göğe gitmiş gibi bir anlayış içinde bir tarihsel felsefe oluşturlmuştur. Fakat Şerefname’deki tarihsel olguları okuduğunuzda, gerek Selçukluların gerekse Artuk ve Saltuk Bey’in; Atsız, Tutuş ve Aksungur’un bu bölgeleri fethi sonrası gelen Türkmenlerin bölgeyi bütünüyle Türkleştirdiği açıkça ortaya çıkmaktadır.

Şerefhan’da etnik kimlik kavramı yerine Müslüman Kürt kavramı Arapların Ekrad anlamında yer almaktadır. Şerefhan’daki Türkmen, Arap ve Asur kökenli Kürt kimlikleri Kürtlerin etnik olarak bir kavram olmadığını açıklıkla vurgulamaktadır. Keza Şerefhan’ın kendi ait olduğu Bitlis Beyliği’ni oluşturan Lozikanlar 24 kabile olarak Oğuz Kağan’da anlatılan Türk kabile yapısını sunmaktadır. Bitlis beylerinin kökeni ise Şerefhan’a göre Sasani krallarından gelmektedir.

Geçen yazılarımızda bahsettiğimiz Akkoyunlular, daha sonra Anadolu’yu ve Irak’ı kontrol eden İlhanlılar, onların devamı olan Sutaylar, Celayirler, Çobanoğulları ve Sulduzlar etnik olarak Doğu Anadolu, İran ve Kuzey Irak’ı yüz elli yıl boyunca fethetmiş Tatar etnileridir. Bunlarla beraber gelen Akkoyunlu ve Karakoyunlu Türkmenleri olacak Türkmenler, bölgeye bu süreçte yerleşmişlerdir.

Türk İslam tarihçileri, Tatarları Halife’yi Bağdat’ta öldürdükleri için Türk saymamaktadırlar. Oysa Selçuklu Sultanı Mesut da Halife ordularıyla savaşmış ve Halife’nin ölümüne sebep olmuş ve oğlunu da sürgün etmiştir.

Burada vurgulamak istediğim, Turan’dan gelen İran, Anadolu ve Irak’ı fetheden Selçuklu Türkmenleri, İlhanlı Tatarları, Akkoyunlu Türkmenleri ve Timur Tatarları bütünüyle İran ve Doğu Anadolu’yu Türkleştirirek burada Fars ve Arap etnilerine ait iktidarları tümüyle silmişlerdir. Kürt kavramı Ekrad kavramından farklı olarak Arapça göçebe çoban, dağlı kavramından farklı olarak Oğuz Kağan Destanı’nda geçtiği gibi Kurt, Gurlardan türeme Farslaşmış Türkler için kullanılmaktadır.

Keza Şerefhan’ın da girişte yazdığı Türkistanlı bir Türkmen beyi olan Buğduz Bey, kaba saba tavrıyla Muhammed peygamberin tepkisini çekmiştir ve bu nedenle Kurtların devleti olmamıştır. Buğduz Bey, Oğuz Kağan Destanı’nda Bozoklara ait bir oymak beyidir. Ve dar anlamda yardımcı bir bey olarak hikayede Melikşah’ın yanında bulunmakta, Tuğrul Şah’ın emrinde olmaktadır.

 

Yani sonuç olarak Emir Şeref Kürtlerin Turan krallarına bağlı bir beylikten geldiğini vurgularken, Akhunların kalıntısı olan Ogurlardan gelmiş olabileceği noktasına ışık tutmaktadır. Bu boyutuyla Şerefname pan-Türk bir tarih yazımı olarak okunacaktır.

Oysa bugüne kadar Kürt tarihi olarak ileri sürülmekteydi. Olgular tarihsel temellere indirgendiğinde Şerefname, Türk etnojenezinin oluşumunun tarihini anlatmaktadır.

Prof. Dr. Şener Üşümezsoy

 

Kürt Alevi yoktur

PDF Yazdır Ağhesabı

Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Yusuf Halaçoğlu, bir hafta önce Kayseri’de bir konuştu pir konuştu. Prof. Halaçoğlu; “Bugün Kürt olarak bilinen hatta hatta söyleyeyim; Alevi Kürt olarak bilinen insanlar maalesef Ermeni’den dönmedir” demişti. Onun sözleri; günümüzün önemli bir sorununun tartışılmasının da önünü açtı.

 Şimdi soru şudur: Türkiye’de Kürt Alevi var mıdır? Ermenilerin bazıları 1915 sürgününden sonra Alevi olup Kürt Alevisi haline mi gelmişlerdir?

RESMİ TARİH GİZLİYOR

Bugün resmi tarihçi Yusuf Halaçoğlu’nun da PKK çizgisindeki Kürtçülerin de ‘Alevi Kürt’ veya ‘Kürt Alevisi’ gibi terimlerle anlattığı kesim; özbeöz Türk’tür.

1501 yılında, Anadolu’dan giden Türkmenler, İran’da Safevi Devleti’ni kurdular. Bu devleti daha 15 yaşında kuran Şah İsmail, Hatayi mahlasıyla şiirler yazıp deyişler söylüyordu. O, bugün bile Anadolu Alevileri için çok kutsal bir kişiliktir. Cem törenlerinde Hatayi’nin üç nefesi okunmazsa tören yürütülemez.

Şah İsmail, İran’daki devleti, Anadolu’da bulunan şu Türkmen boylarının yardımı ile kurmuştur: Ustaclu, Şamlu, Bayat, Afşar, Beğdili, Döğer, Yüreğir, Kınık, Bayındır, Salur, Eymir, Halep Türkmenleri, Rumlu, Çepni, Musullu, Tekelü, Bayburdlu, Karadağlu, Çapanlı, Turgutlu, Karamanlı, Dulkadırlı, İspirli, Hınıslı, Tokaçlı, Varsaklar... Bu aşiretlerin büyük bölümü Alevi idi. (Bu konudaki ayrıntılar için Bakın: Prof. Faruk Sümer; Safevi Devleti’nin Kuruluşunda Anadolu Türklerinin Rolü, TTK Yayını)

1514 yılında Çaldıran Ovası’nda Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim ile İran’daki Türk Safevi Devleti’nin sultanı Şah İsmail kapıştılar. Savaşı; Osmanlı kesimi kazandı.

Bu çatışmada Anadolu’daki göçebe Türkmenler (Alevi Türkmenler), Şah İsmail’in yanında yer almışlardı.

Kürt aşiretleri ise Osmanlı Devleti’nin tarafında kılıç sallamışlardı. Kürtlerin bu yardımı yüzünden Yavuz Sultan Selim; Doğu Anadolu’yu aşiret reislerine taksim etti. Kürt beyleri artık bulundukları şehrin hakimi olacaklar; bu mülkiyet hakkı babadan oğula kalacak ve dışarıdan kimse onlara karışamayacaktı.

Fakat; Yavuz Sultan Selim’in bir isteği vardı: Kürt aşiretleri; Şah İsmail adlı Kızılbaş’a yardım eden bu Türk aşiretlerin hakkından gelecekler; onlara aman vermeyeceklerdi.

ŞU AŞİRETLERE BAKIN

Bugün Alevi Kürt denilen aşiretlerin büyük bölümünü işte bu Osmanlı Devleti ile Kürt aşiretlerinin ezdiği; Alevi Türk aşiretleri oluşturmaktadır. Örneğin, Afşarlar’ın Doğu’da kalan kolu; zaman içinde Kürtleşmiştir. Afşarlar; Türk, Fars ve Arap kaynaklarında geçen ve padişah çıkartan çok büyük bir Türk boyudur. Afşarların bu özelliğini öğrenmek isteyenler Prof. Faruk Sümer’in ‘OĞUZLAR (Türkmenler) Tarihleri-Boy Teşkilatı-Destanlar’ isimli kitaba bakabilirler.

Hülya Avşar, eğer ailesi Afşar boyundan ise, kesinlikle Türktür. Ailesinde Kürtçe konuşuluyor olması, sözünü ettiğimiz bu tarihsel değişimin ürünüdür.

Diğer bir örnek de Beğdili (Beydili: Badıllı) aşiretidir. Alevi olan bu aşiret de Oğuz boylarından birisidir. Bu aşiretin Balaban Kolu tarihsel kayıtlarda 100 aile olarak yer almaktadır. İşte bu Balabanlı kolundan olan ve DTP’den milletvekili seçilen Sabahat Tuncel de bugün kendisini Kürt sanmaktadır. Kürt Alevisi denilen bu insanlar aslında Türk Alevisidir.

Bugün Doğu Anadolu’daki kolları Kürtleşmiş olan Iğdır, Bayat, Eyva (Yıva) gibi boylar da hakiki Türk topluluklarıdır.

Bugün Kürt sayılan Şikak aşireti, Kürt tarihi Şerefname’de, Türk aşireti gösterilmiştir. Bu aşiretin sol kolunu oluşturan ve Hakkari yöresinde bulunan Ertuşiler de Türk’tür. Ertuşlu demek olan bu isim; İrtişli anlamına gelir. İrtiş, Türklerin anayurdundaki ırmaklardan birisidir.

Günümüzde Tunceli yöresinde yaşayan Aleviler ise Türklerin Hun kolundandır. Tunceli halkı ile Kürt halkı arasında ne dil, ne kültür ne tarih bağı vardır.

Ünlü Türkmen boylarından Karakeçili aşiretinin Batı’daki kolu Türkçe konuşurken Urfa bölgesindekiler Kürtçe konuşmaktadırlar. Küresinliler; Samsun bölgesinden Van civarına yerleştirilmiş Türkler olmalarına karşın zamanla dillerini yitirmişlerdir. Kürt kökenliler ile sonradan Kürtleşenler arasında bir statü farkı bile oluşmuş idi. Van çevresindeki Kürt aşiret reislerinden Kinyas Kartal; Kürtleşmiş Türkler ile ilişki kurmadıklarını, onlara kız vermediklerini dile getirmiştir. (Bakınız: Macit Gürbüz; Kürtleşen Türkler, s. 149)

Örneğin, Türkan adı Türkler anlamına gelen aşiret bile Kürtleşmiş bulunuyor. Kürdili oymağının da Barak Türkmenler’ine bağlı olduğu biliniyor. Öz Türk boyu olduğu adından bile anlaşılan Döğer aşireti de Urfa bölgesinde Kürtleşmiştir.

Ayrıca Gaziantep ve Kilis dolaylarında Musabeyli, İlbeyli, Okçu İzzeddin boyları; Şanlıurfa’da Torunlar; Sincar Dağı çevresindeki Saçlılar; Sekiz Büklüler, Amik Ovası’ndaki Kırıklar ve hatta Akkoyunlu, Karakoyunlu gibi büyük Türk boyları bugün Kürtleşmiş durumdadır.

Sivas yöresinde Koçgiri diye bilinen büyük aşiret de bazılarınca Kürt sayılıyor. Gel gör ki dünya çapında bir otorite olan Türkiyatçı İrene Melikoff bu bölgede yaptığı araştırmada bunların Türk kimliğini net biçimde tespit etmiştir.

MİLLET-İ SADIKA: ERMENİLER

Ermeni halkı, milattan öncesinden beri Kuzeydoğu Anadolu ile Kafkas hattında yaşamaktadır. En eski Hıristiyanlar’dan birisi Ermeni halkıdır ve bunlar dinlerini asla terk etmemişlerdir. Türkler bölgeyi ele geçirdikten sonra Ermenilerle dost olarak yaşamaya başlamışlardır. Osmanlı Devleti, Türkmenleri topluca katlederken; Ermenileri “Millet-i Sadıka (Sadık Millet)” ilan etmiş, devletin yönetim katında bunlara her türlü olanağı tanımıştır. Meşhur 1915 sürgünü; Ermenilerin devlet içinde olay çıkarmaması için yapılmıştır.

 Bu sürgünden kaçanlar, kendilerini gizleyenler, hemen hemen yok denecek kadar azdır. Kalan Ermeniler, devletin ve halkın bilgisi dahilinde kalan ailelerdir. Bunları, Alevilerin içine gizlenmiş olarak göstermek; tarihi çarpıtmaktır.

Kürtler ise tarihte, adı çok az geçen bir kavimdir. Bunlar; Doğu Anadolu’nun dağlık kesiminde yaşayan göçebelerdir. Bir devlet kuramamışlardır. Ancak 1514’ten sonra aşiret reisleri güç kazanmışlardır.

Kürtler; inanç olarak İslam’ın Şafii kolundandır. Tarikat olarak da büyük ölçüde Nakşibendiliği seçmişlerdir. Bu yönüyle de Alevilerle Kürtler arasında derin uçurum bulunmaktadır.

ANADOLU ALEVİLİĞİ

Anadolu’daki Alevilik; özü itibarıyla Türk kimliklidir. Bu topraklardaki Aleviliğin kendisini anlatma aracı, ‘bağlama’dır. Bu saz Türk’e özgüdür. Aleviler, bağlamayı kutsamış; ona “Telli Kuran” denilmiştir. Kürtlerde bağlama olmadığı gibi onun kutsanması da yoktur.

Anadolu Alevileri’nin ibadeti olan cem töreni de Türkçe ibadet biçimidir. Bu topraklarda asla Kürtçe cem yapılmamıştır. Bugün Kürt Alevi diye bilinen veya kendilerini öyle sananlar bile cemlerini Türkçe yapmaktadırlar. Sadece bu olgu bile Kürt Alevi’nin, Türk Alevi olduğunu göstermeye yeter.

Yine Anadolu Aleviliği’nin “Yedi Ulular” diye kutsadığı ozanların tümü Türk’tür. Seyyit Nesimi, Hatayi (Şah İsmail), Yemini, Virani, Pir Sultan Abdal, Fuzuli, Kul Himmet Türkçe yazan ozanlardır. Günümüzde bile Kürt kökenli bir Alevi ozanı yoktur. Anadolu Alevileri’nin kutsal kişileri arasında Kürt kökenli kimse bulunmamaktadır.

Kürtlerde kadının durumu ile Aleviler’de kadının durumu birbirine hiç benzememektedir. Ayrıca sivil yaşam modeli de birbirine taban tabana zıttır.

Bu yüzden Anadolu’da dikkat çekecek bir kitle olarak Kürt Alevisi veya Alevi Kürt olmamıştır. Bu terimler, son yirmi yılda ortaya çıkmıştır. Bir taraftan Osmanlı zihniyetindeki resmi tarihçiler; bir taraftan, Alevileri de Kürt göstermeye çabalayan PKK’lılar; Alevi Kürt terimini icat etmişlerdir.

Bazı Alevi’nin Ermeni olduğu iddiası da tamamen yanlıştır. Çünkü; Ermeni milleti, Hıristiyan olarak kalmıştır. Bunlardan İslam’ı seçenler de çok azdır. Bu gibi Ermenilerin Alevi nüfus içinde belirleyici olduğunu düşünmek, tarihi tersyüz etmekten başka şey değildir.

HAMİDİYE ALAYLARI DARBESİ

 1826’da Osmanlı padişahı 2. Mahmut, Yeniçeri Ordusu’nu kaldırdıktan sonra bütün Alevi dergahlarını yıktırıyor; Bektaşi babalarını astırıyor; dedeleri sürüyor; imparatorluk içinde Aleviler’i yeniden dağlara kaçırıyordu. Dağ başlarına sığınan çaresiz insanlar, meşe ağacının palamutlarını öğütüp yiyerek hayatta kalmaya çalışıyorlardı.

Aleviler’e yönelik yeni bir saldırı dalgası da Hamidiye Alayları ile geliyordu. Padişah 2. Abdülhamit, 1894 yılında Doğu Anadolu’da; Kürt aşiret reislerine 26 kadar alay kurdurttu. Bu alaya girenler; uzun ve tehlikeli askerlik hizmetinden ve vergi vermekten kurtuluyorlardı. Ayrıca bölgede astığı astık, kestiği kestik hale geliyorlardı.

 Ermeniler’e karşı kurulduğu iddia edilen Hamidiye Alayları, bulundukları yerde direnen son Alevi aşiretlerini de bastırıp yağmaladılar... Çünkü bu aşiretler Şafii Kürtler’den oluşturulmuştu. Bugün Kürt gösterilen Alevi aşiretlere bu hak verilmemişti. Hamidiye Alayları’na ilişkin ayrıntılı bilgiler, o günleri yaşayan M. Şerif Fırat’ın Doğu İlleri ve Varto Tarihi adlı kitabında bulunmaktadır.

 En az 500 sene süren bu ezme politikası sonucunda Alevi Türkmenler dillerini unutup Kürtçe konuşmaya başladılar. Özbeöz Türk olan bu Aleviler zamanla kendilerini Kürt sandılar.

“EŞEK TÜRK(!)”

 Osmanlı Devleti’ni yönetenler zamanla bu devleti kuran Türk’ün düşmanı haline gelmişti. İstanbul yönetimi, Türkmenleri, “Eşek Türk, Akılsız Türk, Kaba Türk” diye aşağılıyordu. Şehirden beslenen Osmanlı şairi de şöyle söylüyordu Türkmen’e:

 “Türk’ün dilberidir gayetle inat

 Şehir dili bilmez lisanı kubat

 Lisanından eyler Türklüğün isbat

 Hayvan gibi gözün diker samana”

Türkmen ise Osmanlı zorbalarına şöyle cevap veriyordu:

“Şalvarı şaltag Osmanlı

Eyeri kaltag Osmanlı

Ekende yok biçende yok

Yiyende ortag Osmanlı”

Halk; kendisini sömüren Osmanlı’ya karşı onun en güçlü olduğu dönemde isyan ediyor; bu isyana da Bozoklu (Yozgatlı) eşkıya Celal’in adından dolayı ‘Celali İsyanları’ adı veriliyordu. Bu Celal dahi Alevi idi. Osmanlı şeyhülislamları da Türkmenler için “ Bu Kızılbaş taifesi Müslüman olmadıklarından öldürülmeleri dine uygundur!” diye fetva veriyorlardı. Bunun belgelerini arşivlerden bulup “Osmanlıda Karşı Düşünce ve İdam Edilenler” isimli kitabımda vermiş bulunuyorum.

 Rıza Zelyut

 

Makbule Hanım Atatürk'ü Anlatıyor

PDF Yazdır Ağhesabı

Makbule Atadan'ın Atatürk'e İlişkin Anlattıkları Üzerine Bir Basın Taraması

Derya Genç Acar

ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 63, Cilt: XXI, Kasım 2005          

ÖZET

   Atatürk’ün gerçeklere dayalı yaşam öyküsünün yazılışında, özellikle bu yaşamın çocukluk ve gençlik dönemlerinin doğru ve yeterli belirlenmesinde annesi Zübeyde Hanım ve kız kardeşi Makbule (Atadan) Hanım’ın anlattıkları, ilk elden kaynak olarak büyük önem taşımaktadır. Bu yazımızda Atatürk’ün kız kardeşi Makbule Hanım’ın basınımızda yer alan Atatürk’e ilişkin ilk elden söyleşileri, kronolojik sıra içinde gösterilmiş ve örnekler verilmiştir.

    GİRİŞ

   Atatürk’ün yaşam öyküsünün gerçeklere uygun yazılmasında, şüphesiz ki ilk elden kaynakların büyük değeri ve önemi vardır. Bu hususta Atatürk’ün anlattıklarının yanı sıra, ailesini oluşturmuş ya da yaşamına karışmış kimselerin verdikleri bilgiler, onlardan kalan anılar, Atatürk’ün biyografisinde paha biçilmez önem kazanmaktadır.

   Bir insanı en yakından tanıyan, onun yaşam öyküsündeki ayrıntıları en iyi bilenlerin başında şüphesiz ki, kendi aile bireyleri gelmektedir. Konu bu açıdan değerlendirildiğinde Atatürk’ün yaşamına, özellikle onun çocukluk ve gençlik yıllarına ışık tutacak kimselerin başında, annesi Zübeyde Hanım ve kız kardeşi Makbule (Atadan) Hanım’ın geldiği görülmektedir. Bu bakımdan, Atatürk’ün yaşamını konu alan birçok tarihçi ve yazar, Atatürk’ün annesi ve kız kardeşiyle görüşme gereği duymuşlar, onlardan elde ettikleri bilgileri ve anıları, yazdıkları kitapların sayfalarına geçirmişlerdir2.

   Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ın yaşamı 14 Ocak 1923’de son bulduğundan, basında, Atatürk hakkında onunla yapılmış bir konuşma bulunmamaktadır. Bununla beraber Millî Mücadele yıllarında Ankara’ya gelmiş olan Grace Ellison3 gibi bazı yabancı gazeteci ve yazarlar, sınırlı da olsa Zübeyde Hanım’la konuşma fırsatı bulmuşlardır.

   Atatürk’ün kız kardeşi Makbule Hanım, annesine oranla uzun bir ömür sürmüş, bu nedenle özellikle Atatürk’ün ölümünden sonra –Büyük Adam’ın yaşamına ilişkin ayrıntılı bilgiler almak bakımından- zaman zaman gazetecilerin ilgi odağı olmuştur.

   Makbule Hanım’la yapılmış söyleşiler üzerine gerçekleştirdiğimiz geniş bir basın taramasında, bu hususta kendisiyle yapılmış ilk görüşmenin kronolojik zincir içerisinde, 1947’de haftalık Akın Gazetesi’nde “Selime Seden” imzasıyla yayınlandığını görüyoruz. Bu konuşmayı, aynı yazarın yine Akın Gazetesi’nde 1948’de yayınlanan diğer bir konuşma dizisi izlemektedir. Makbule Hanım’la yapılan üçüncü söyleşi ise Yaşar Yula tarafından 1950’de gerçekleştirilmiş; bunu 1952–1953 yılları arasında Yeni İstanbul Gazetesi’ndeki “Büyük Kardeşim Atatürk” başlıklı uzun bir yazı dizisi takip etmiştir. Makbule Hanım’la yapılan söz konusu bu dördüncü konuşmada, söyleşiyi nakleden kişinin adı verilmemiştir. Daha sonra şair ve gazeteci Şemsi Belli’nin 1955’de kaleme aldığı “Ağabeyim Mustafa Kemal” adlı yazı dizisi Milliyet Gazetesi’nde yayınlanmış ve bugünkü tespitlere göre Makbule Hanım’la yapılan beşinci söyleşiyi oluşturmuştur. Makbule Hanım’la yapılan altıncı ve son görüşme ise Dr. Rıdvan Ege tarafından 1 Kasım 1955 günü yapılmış; ancak bu konuşma Ulus Gazetesi’nde 1962 yılı Kasımı’nda yayınlanmıştır.

   Bütün bu yazılar ve yazı dizilerinde Atatürk’ün kız kardeşi Makbule Hanım’ın anlattıkları, özellikle Atatürk’ün aile çevresine, onun çocukluk ve gençlik dönemlerine ilişkin olup, birçok bilinmeyen olaya değinmektedir.

   Makbule Hanım’ın söyleşileri üzerine yaptığımız basın taramasının diğer bir ilginç yönü de, bu taramada belirlenen birçok yayının Atatürk’le ilgili bibliyografik literatürde yer almayışıdır4. Aşağıda, Makbule (Atadan) Hanım’la yapılmış söyleşileri, yayın tarihlerine göre kronolojik bir sıra ile sunuyoruz:

I

1947’DE HAFTALIK AKIN GAZETESİ’NDE “SELİME SEDEN” İMZASIYLA YAYINLANAN SÖYLEŞİ5

   Selime Seden imzasıyla Akın Gazetesi’nde yayınlanan bu söyleşi, Atatürk’ün ölümünden sonra Makbule Hanım’la yapılan görüşmelerin ilkini oluşturmaktadır. Söz konusu söyleşiyi aşağıda tam metin olarak veriyoruz:

   Atatürk’ten Hatıralar

   Atatürk’ün son günlerine dair hatıralarını rica ettiğim hemşireleri sayın bayan Makbule Atadan, bana şu izahatı verdiler:

   —Atatürk’ün Ankara’ya son gidişini bugün gibi hatırlıyorum. O geceyi Rukiye ile beraber sabaha kadar yanında geçirmiştik. Durmadan terliyordu. Ben çamaşırlarını değiştirmesi için kendisine yardım ediyordum. Ağır bir hastalığa tutulduğu gözle görülüyordu. O seyahate ben iştirak etmeyecek ve sıhhatimi alâkadar eden işler yüzünden bir müddet İstanbul’da kalacaktım. Kendisinden müsaade istedim, verdi. Ertesi günü, kendisini Haydarpaşa’ya götürecek olan motor sarayın önüne gelmişti. Uğurlamak için odamdan çıkarak, kendisiyle yatak odasının önünde karşılaştık. Halinden bana veda etmeğe hazırlandığı belli idi.

   —Sizi motora kadar uğurlamama müsaade ediniz, diye yalvardım.

   Sert ve kesik bir sesle:

   —Hayır! dedi. Buradan uğurlamanız kâfidir.

   Atatürk o gidişinde çok halsiz ve yorgun görünüyordu. Kendisine boynundaki eşarbı düzeltecek kadar dahi bir kuvvet görmemiş olmalı ki, iki elini yanlarına salıvererek bu işi yapmamı benden istemişti. Onu hiç bu kadar halsiz ve yorgun görmemiştim. Anlaşılıyordu ki daha aylarca evvel, öldürücü hastalık tesirlerini göstermeğe başlamıştı.

   İki gün sonra, Atatürk beni Ankara’ya çağırttı. Köşke gittiğim vakit kendisini uzun bir şezlongda oturur bir vaziyette buldum. Bana:

   —Gördün mü kardeşim, doktorlar bana günde beş türlü tatlı yediriyorlar,

   dedi.

   —Afiyet olsun, diye cevap verdim.

   El altından bir havadis almıştım. Ata’nın ayaklarına su indiğini gören Doktor Neşet Ömer, bütün gece Atatürk’ün odasının önünde dolaşarak “Ne yapayım da mesuliyetten kurtulayım!”diyormuş. Çünkü o vakte kadar hastalığı teşhis edememişti. Bir istida yazmış, “Ben mesuliyet kabul etmem, Avrupa’dan doktor getirin; çünkü Ata ağır hasta!” demişti.

* * * *

   — Size Atatürk’ün son günlerine ait hatıralarımı anlatırken, içimde senelerce açıklamadan güçlükle sakladığım bir acıyı ifade etmek isterim:

   Atatürk çok ağır bir hale gelmiş, Dolmabahçe Sarayı’nda yatıyordu. Doktorlar karnında toplanan ve kendisine büyük bir rahatsızlık veren suyu iğne ile girerek almak fikrinde bulunmuşlar ve kendisine bunu anlatmışlar. O da:

   — Bir kere hemşireye sorun, onun reyini alın ve işinize öyle başlayın! diye emretmiş. Atatürk’ün bu arzusu bana iletilmedi. Her zaman aramızda bir mâni olan Hasan Rıza Bey, bu defa da Atatürk’le alâkadar olmaktan beni alıkoyuyordu. Bunu hiç unutamıyorum. Atatürk’ün yanına birçok doktorların ve operatörlerin girdiğini bana sofracı Muzaffer söyledi. Koşarak yanına gittim. Beni yolda Kılıç Ali önledi. Doktor Neşet Ömer, su alındığından haberdar olmamaklığımı hayretle karşıladı ve Atatürk’ün vermiş olduğu emri bana tekrar etti. Hayretler içinde kaldım. Atatürk’ün yanına girdim. Doktorlar orada ancak 4–5 dakika durmama müsaade ediyorlardı. Atatürk rahattı, neşeliydi, bundan istifade ederek kendisine şu suali sordum:

   — Su alırken hangisi daha kolay oluyor; yarmak mı, delmek mi?

   İki elini havaya kaldırdı:

   —İkisi de kötü! İkisi de ne yenir, ne yutulur! dedi.

   Sayın Bayan Makbule Atadan, derin bir karamsarlık içinde hatırladığı o elemli dakikaların tesiriyle çok üzüntülüydü. Gözlerinden süzülen yaşları zaptedemiyordu. O acıklı günlerin hatıralarını yaşatmasını isteyerek onu daha derin bir ıstırap içinde bırakmağa gönlüm razı olamazdı. Kendisinden müsaade istedim. Dünyanın en büyük adamlarından biri olan Atatürk’ün kardeşi olmak gibi müstesna bir şerefe erişmiş olan sayın Bayan Makbule Atadan’ı teselli bulmaz kederiyle baş başa bıraktım.

II

1948 YILINDA HAFTALIK AKIN GAZETESİ’NDE “SELİME SEDEN” İMZASIYLA YAYINLANAN SÖYLEŞİ 6

   Gazeteci Selime Seden’in, Makbule (Atadan) Hanım’la yapmış olduğu ikinci görüşmesini oluşturan konuşmayı aşağıda tam metin olarak sunuyoruz:

   Güler yüzlü, kibar tavırlı bir kadın, Atatürk’ün hemşiresi Bayan Makbule, romatizmadan acı çektiği için, güçlükle yürüyebiliyordu. Geniş ve aydınlık salonda karşı karşıya oturduk. Bu sefer, Atatürk’ün çocukluğundan, mektep hayatından ve bazı hususiyetlerinden malûmat almak istiyordum. Nazik ev sahibesi gülümsedi ve çok gerilerde kalan uzun senelerin hatıralarını kısaca canlandırmağa başladı:

    Ali Rıza Bey Ailesi

   —İsterseniz, size ilkin babamdan ve ailemizden bahsedeyim: Bildiğiniz gibi babamız, gümrük memuru Ali Rıza Bey’dir. Son zamanda memuriyetinden ayrılmış, ticaretle meşgul oluyordu. Ormanlar almıştır ve kereste ticareti yapıyordu. Zannederim Kel Hasan Paşa bu ormanları babamdan alarak kendi adamlarına vermek istemişti. Muvaffak olamayınca, yaktırmış olduğu söylenir.

       Ağabeyim Atatürk, Ali Rıza Bey’in dördüncü evlâdıdır. Kendisinden evvel Fatma, Ömer ve Ahmet adında üç kardeşimiz daha dünyaya gelmişse de ömürleri vefa etmemiş ve ölmüşlerdir.

       Mustafa (Kemal), bunlardan sonra dünyaya gelmiştir. Ben daha sonra geldim. Benim küçüğüm Naciye’dir. Ben, Atatürk mektepte iken doğmuşum. Beni pek çok severdi. Öteki hemşirem Naciye ile araları pekiyi değildi. Babam Ali Rıza Bey, bağırsak vereminden vefat etmiştir.

   Zübeyde Hanım Ailesi

   Annemin babası, yani büyük babam üç defa evlenmiştir. İlk hanımından dayım Hüseyin Bey dünyaya gelmiştir. Annemle babamın evlenmelerine vasıta olan da, bu sevgili dayımız Hüseyin Bey’dir. Hiç evlenmemiştir. Bütün hayatını aileden kimsesiz kalanların yetişme ve yetiştirilmelerine adamıştır. Babam Ali Rıza Bey ölüp de, biz öksüz kalınca imdadımıza yetişen de bu aziz dayımız Hüseyin Bey olmuştur. “Rapla” Çiftliği’ni tutuyordu. Derhal Selânik’e gelerek bizi, yani annemi, ağabeyim Mustafa’yı, beni, hemşirem Naciye’yi ve dadımızı alarak çiftliğe götürdü.

   Çiftlik binası

   Götürülmemiz üzerine Mustafa Kemal’in ilk tahsil hayatının sekteye uğradığını söylemeğe lüzum görmem. Dayımın bizi götürdüğü çiftlik havadar bir yerdi. Durunuz size binayı tarif edeyim: Dört köşeli bir kule.. Zemin katında bir oda vardı. Burada merdivenle üst kata çıkılırdı. Burada da, karşılıklı iki oda ve dört gözlü ambar! Biz yüklüklü büyük odada yatardık. Dadım küçük odada yatardı. İşte bu odanın altında arabalık olduğunu hatırlıyorum. Sonra, karşıki ambarın üstünde bir sofa vardı. Mutfağın yanında uzun bir mahzen vardı ki, avlunun sonuna kadar uzanırdı. Bunun dış tarafında yarıcıların kulübeleri vardı.

   Çiftlik hayatı

   Bayan Makbule, burada hatıralarını topluyormuş gibi duraladı. Çok geçmeden gözlerini gözlerime dikerek gülümsedi:

   —Mustafa burada çok sıkılıyordu, dedi ve sözlerine devam etti:

   —Bilmezsiniz, o çok ağırbaşlı bir çocuktu. O geniş, koca çiftlik kendisine dar gelirdi. Bugünkü gibi hatırımdadır: Tahtaları keser, küçük çiviler çakar ve bu çivilere incecik saz telleri gererek tambura yapar ve çalardı. Ben de kendisine yardım ederdim. Bütün bunların vakit geçirmek için aranan çareler ve başvurulan basit eğlenceler olduğunu tabiî anlıyorsunuz. Tahta kesme ve güvercin yuvası yapma gibi meşguliyetlerinde ona yardım ederdim.

   Bayan Makbule bu noktada bir daha daldı. Bir daha başını ve gözlerini kaldırarak gülümsedi:

   —Bakla tarlasının öteki başına giderdik. Burada zemini bir metre kadar kazar, bizi alacak kadar bir evcik yapar ve bir de küçücük ocak taslağı yaptıktan sonra, “Bekle kardeşim, sana yemek getireyim!” derdi. Getirdikleri, ağzı lüleli küçücük bir testi içinde ayran, peynir ve ekmekten ibaret bir kır kahvaltısı olurdu. Birlikte yerdik. Yiyemediklerimizi oyduğu ocağımsı yere saklardı.

   Hizmetçinin getirdiği kahveleri içerken, Bayan Makbule bir iki dakika sessiz kaldı. Ardından yine o tatlı tebessümüyle anlatmağa başladı:

   — Ağabeyim Mustafa’nın başka bir eğlencesi de çiftlik bostanına bize mahsus küçücük bir çardak yapmak olurdu. Çardağı hazırlayınca üstünü ve yanlarını yeşil yapraklı dallarda örter, pencereler yapar ve sonra karpuz ve kavun dilimlerini sıralayarak yarıcıların küçük çocuklarına yedirir, bana da ayrıca ikramda bulunurdu.

   Burada bayan Makbule’nin bakışları canlandı: “Bilirmisiniz? Bana ‘Makbuş’ derdi.”

   Tahsil meselesi

   — Günler, aylar geçiyordu. Küçük Mustafa’nın tahsil meselesi dayımın dikkatinden kaçmıyordu. Buna bir çare düşündüler: Orada, çiftliğe yakın bir çiftlikte “Çalı” çiftliğinde küçük bir kilise ve mektebi vardı. Ağabeyime, “Haydi seni oraya verelim!”dediler. Mustafa’yı götürdüler. Orada tapınan Hıristiyan çocuklarını görünce, etkilenmiş ve gece rüyasına girmiş.. Ertesi gün bir daha gittiğini hatırlıyorum. Üçüncü günü, “Beni tapınmağa mı gönderiyorsunuz?” diye isyan etmişti. İşte bundan sonra, çiftlik kâtibinden birkaç gün kadar ders aldı. Bu çiftlik kâtibi de onu tatmin edememişti. Okumak hevesi o kadar ateşli idi ki, onda âdeta bir huzursuzluk yaratmağa başlamıştı. Ağabeyimin, o zaman tam dokuz yaşında olduğunu hatırlıyorum.

   Simit hikâyesi

   Atatürk’ün düzenli eğitim hayatına atılması işte bundan sonra başlamıştır. Bayan Makbule, o devreyi de şöyle anlatıyor:

   — Dayıları ile anneleri baş başa veriyorlar. Küçük Mustafa’yı okutmak lâzım! Fakat nasıl?

   — Nihayet, Makbule Hanım’la hemşireleri Naciye’yi çiftlikte bırakmağa ve Mustafa’yı alıp Selânik’e, halalarının yanına götürmeğe karar veriyorlar. Bırakıp dönecekler ve küçük Mustafa orada tahsiline devam edecek! Oldukça maceralı ve heyecanlı olan bu kısa devreyi de Bayan Makbule’nin dilinden ve hatıralarından dinleyelim:

   — Küçük Mustafa’yı, halasının evine bırakarak çiftliğine dönüyorlar. Halası, Bayan Makbule’nin nitelendirmesine göre, sert ve katı bir hanımdır. Daha o gece misafir çocuğu, simit alması için çarşıya gönderiyor, getirdiği simitleri beğenmediği için “değiştirmesini” söyleyerek bir daha göndermekten çekinmiyor. Hadise, dokuz yaşındaki Mustafa’nın izzetinefsine dokunuyor, cumayı bekliyor. Çiftlikten cuma namazı için Selânik’e, “Hamzabey Camii”ne gelen dayısını buluyor. Arada geçen kısa ve kesin konuşma şudur:

   — Dayı, siz beni halama uşak mı verdiniz?

   — Ne münasebet! O nasıl söz!  

   — Beni gece yarıları çarşılara gönderiyor. Ben orada oturamam!

   — !...

   Selânik’e dönüyorlar

   Mesele aile arasında ehemmiyet kazanıyor. Çocuğu üzmemek ve hırpalatmamak lâzım. Dayısı Hüseyin Bey’le annesi Zübeyde Hanım tekrar baş başa veriyorlar. Verilen karar şudur: Selânik’te kirada bulunan evlerden birini boşalttırmak.. Zübeyde Hanım, kızları Makbule ve Naciye Hanım’ları alarak buraya yerleşecek ve küçük Mustafa huzur içinde tahsiline devam edecek.. Tabii; ev boşalttırılıyor. Çiftlikte bulunan Arnavut Hacı ismindeki uşak, Zübeyde Hanım ve kızlarını alarak Selânik’e getiriyor. Küçük Mustafa da, komşu Hatice Hanım’dan üç ay kadar hususi ders alıyor. Nihayet, Hatice Hanım’ın verdiği dersler, onu tatmin edemiyor.

   Çekilen kulak

   Zübeyde Hanım, yine zor durumdadır. Merhum eşi Ali Rıza Bey’in arkadaşlarından Hüseyin Efendi’yi hatırlıyor ve kule dibindeki kahvelerden birinde bu zatı buldurarak, oğlu Mustafa’nın mektebe yerleştirilmesi için aracılık yapmasını rica ediyor. Hüseyin Efendi derhal aracılık ediyor, bir iki gün sonra küçük Mustafa, Rüştiye Mektebi’ne giriyor.

   Burada yine Bayan Makbule’yi dinleyelim:

   — Ağabeyim intizama çok düşkündü. Mektebe başlayınca, evde kendisine hususi bir oda ayrıldı. Kahvaltısını odasında eder, kimseyi içeri sokmazdı. Yalnız yatardı. Gece geç vakitlere kadar derslerine çalışırdı. En sevdiği yemekler peynirli yumurta, etli kurufasulye ve patates yemeği idi. Hiç unutmam, bir gün Mustafa mektepten pek asabi dönmüştü. Asabi ve hırçın! Meğer bir fiil çekimini yanlış yaptığı için hocası kulağını çekmiş! Fazlaca çekmiş olacak ki, biraz kanamış da.. Dört gün hiç kimse ile konuşmamış ve odasına kapanmıştı. Sebebini annem de soramıyordu.

   Bayan Makbule, burada gülümseyerek, “Yüzgöz olmasınlar diye..” dedi ve devam etti:

   —Ertesi sabah kapı çalınmıştı. Bir de ne görelim: Merhum pederimin arkadaşı Hüseyin Efendi değil mi? Annemi ve Mustafa’yı kapıya çağırarak, “Muamelenin bittiğini” söyledi. Mustafa tabiî sevindi. Bir şeyden haberi olmayan annemin hayretini takdir edersiniz! Meğer Mustafa kulağı çekildiği gün, mektepten çıkar çıkmaz Hüseyin Efendi’ye koşmuş ve kendisini bu mektepten almasını ve Askerî Rüştiye’ye yerleştirmesini rica etmiş! İşte, Hüseyin Efendi’nin “bittiğini” söylediği muamele de, bu imiş! Mustafa’nın dört gün mektebe gitmeyerek evde beklemesinin sebebi de, bu!

   Ben, basma taşıyamam!

   Atatürk’ün hemşiresinin anlattığına göre, kapı ardında ana, oğul arasında bir münakaşa başlıyor, Zübeyde Hanım: “Ben seni asker yapamam. Baban gibi tüccar yapacağım!” diyor. Küçük Mustafa hiddetleniyor ve: “Ben mutlak asker olacağım. Omzumda basma topu taşıyamam!” diye çıkışıyor ve ayak diriyor. Fakat fayda etmiyor. Annesi resmî evrakı mühürlemeyeceğini söylüyor. Mustafa hiddetleniyor ve çıkıp halasının evine gidiyor.

   …Mustafa Kemal’in askerî rüştiyesine verilmesine bir rüyanın sebep olduğunu kaydetmeden geçmemek lâzımdır. Bayan Makbule, o gece annelerinin gördüğü bir rüyayı şöyle anlatıyor:

   — Annem rüyasında Mustafa’yı altından tepsi içinde olduğu halde bir minarenin tepesinde, korkunç vaziyette görür. Bir takım sesler: “Eğer Mustafa’nın askerî mektebe gitmesine razı olursan, yeri burasıdır. Etmezsen aşağı atarız, bin parça olur!” diyorlar. Annem dehşet içinde uyanıyor ve ertesi gün razı oluyor. İşte ağabeyimin askerî rüştiyesine girmesi hadisesi böyle olmuştur. Bundan sonrası malûm. “Kemal” ismini burada hocası kendisine vermiştir. Sonra Manastır İdadisi’ne gitti. Burada iken hastalanmıştı. Hatta annem onun verem olduğunu bile duyunca Selânik’te askerî baştabip Muhsin Bey’e rica ederek izinle getirtmişti. Özenle tedavi edildi ve bir şeyciği kalmadığı anlaşıldı.

   Manastır’dan “sılaya” geldiği zaman, bizlere üzeri “yadigâr” yazılı Manastır işi yüzükler, sırma işlemeli terlikler getirdi. O zaman en sevdiği şarkı:

   Manastır’ın ortasında var bir havuz

   Dimetoka kızları hepsi yavuz

   Manastır ortasında var bir çiçek

   Dimetoka kızları hepsi köçek

   Biz yanar oynarız!

   Şarkısı idi.

 

III

1950 YILINDA ZAFER GAZETESİ’NDE YAŞAR YULA İMZASIYLA YAYINLANAN SÖYLEŞİ7

   Basınımızda Makbule (Atadan) Hanım’la yapılmış üçüncü görüşmeyi oluşturan aşağıdaki söyleşiyi tam metin olarak sunuyoruz:

   Kardeş Gözü İle En Büyük Türk: Atatürk!

   Sayın hemşireleri Bayan Makbule, anlatmaya başlıyor:

   — Ağabeyimin çocukluğu o kadar sakin bir şekilde geçmedi. Annem, oğluna olan büyük sevgisini, bizlere imrendirecek bir şekilde belli ederdi. Atatürk, ders ve mütalâa ile o kadar kafasını yormazdı. Daima bizlerden ayrı bir odada oturur ve kimse onun odasına giremezdi. Kitaplarına ve siyasî kâğıtlarına çok ehemmiyet verirdi.

   Onbir yaşında iken bir gün yemek esnasında, sanki cemiyet içinde mevcut olan o zamanki bariz sınıf farkına işaret eder gibi, bir mahalle çöpçüsünü ele aldı: “Bu çöpçü niçin yaşıyor?” diye bir sual sordu. Aramızda olan kısa bir sessizlik anından sonra, bu sualin cevabını yine kendi verdi: “Hayatını devam ettirmek için…”

   Daima yalnız olarak bulunduğu odasına, kendisini görmek ve de konuşmak için gittiğim zamanlar, ayağa kalkar ve beni karşılayarak köşeye oturturdu. Okuduklarına ve gördüklerine dair uzun tafsilat vermezdi. Bazen manâlı bir sessizliği tercih ettiğini görürdüm. Bazen, “Gel kardeşim, sana tarih okuyayım!”der ve heyecanlı bir sesle devam ederdi. O anlar, dikkat içinde kendisini dinlediğimden, bugün o kadar iyi hatırlıyorum ki, Atatürk, padişahların evlât öldürmelerine kızar ve bahsedilirken dişlerini hiddetle sıkmasından açıkça belli ederdi. Bu mevzua ait olan fikrimi bana sorduğu zaman, “Ağabey, dedim, insanlar kendi milliyetlerinden olanlarla evlenmeli, yoksa böyle olur!” Buna karşı cevabı da, uzun bir sessizlik olmuştu.

   Atatürk de hepimizden fazla annesini severdi. Annemizi kara toprağa verdikten sonra, bir gece Atatürk, rüyasında onu görmüş ve derhal benim yanıma gelerek “Kardeşim, ne olur biraz konuş! Sen söylerken annemle görüşüyormuşum gibi oluyorum.” demesi, kendisinin ne kadar hassas ve ne kadar aile sevgisine düşkün olduğunu bizlere açıkça ispat etmişti.

   Atatürk’ün sevdiği şarkı

   — Atatürk’ün hayatında en çok sevdiği şarkı, Asım Bey’in uşşak faslından ve curcuna usulünden şu şarkısıdır:

   Cana rakibi handan edersin,

   Ben bînevayı giryan edersin.

   Bigânelerle ünsiyet etme,

   Bana cihanı zindan edersin…

   Emin olun, bu şarkıda ben her şeyimi, hatıralarımı, bir kelime ile kardeşimi bulurum. Unutulur mu bu? Ne güzel, ne unutulmaz günlerdi onlar.. Şimdi, tatlı ve unutulması artık mümkün olmayan birer hayal, ebedî bir hatıra oldular…

   Şimdi sözü, yine Bayan Makbule’ye bırakalım:

   —Evet, Atatürk memleketini ve milletini çok severdi. Halkı uyandırmak için elinden gelen her şeyi yaptı. Bir gün yemek esnasında kendisine sordum: “Diğer büyük adamlar da memleket için çalışsalardı, yurdumuz için bu daha iyi olmaz mıydı?” Bana cevabı şu olmuştu: “Onlar da bu sevgili vatan için çalıştılar… Fakat talih bana daha çok yardım etti. Bana bu, Tanrı’nın bir lütfudur kardeşim!”

   Şu anda, Atatürk’ün hayatında bir dönüm noktası telâkki olunabilecek bir mahiyet gösteren, Latife Hanım’la tanışma ve evlenmesinin kısaca hikayesini anlatmak istiyorum: Latife Hanım, İzmir’e ilk girecek olan bir subayla evleneceğini, yakınlarına, tanıdıklarına söylemiş.. Atatürk’ün İzmir’e girdiği günlerde, annemiz son derece hasta bir vaziyette bulunuyordu. Ağabeyimi İzmir’de karşılayanlar arasında Latife Hanım da vardı. Atatürk’ü layık olduğu şekilde karşıladılar ve nihayet bu konuşmalar, evlenme ile sona erdi.

   — Biraz evvel Atatürk’ün musikiye olan yakın ilgisinden bahsetmiştim. Ağabeyim, alaturka musikiyi iyi bilir ve her şarkıyı severdi.

   Şimdi sizlere, Atatürk’le birlikte aramızda geçen neşeli bir hatırayı anlatacağım: İş Bankası’nın, şu anda hatırlayamıyorum, yıldönümlerinden birini kutluyorduk. Deniz üzerinde sandallar, motorlar arasında bir vapurda bulunuyorduk. Halk, aralarında gördüğü Atatürk’ü çılgınca alkışlıyordu. Fakat vapur çok kalabalık olduğundan herkes iskemleye veya yerlere oturmuştular. Bir aralık kulağıma eğilen Atatürk, “Ne olur şişman olmasaydın, biz de yere otururduk!” dedi. Onun kırılmasını istemediğimden bu arzusunu yerine getirebilmek için, “Ne duruyorsun, derhal oturalım!”dedim. Bir çocuk gibi sevindi ve beraberce yere, halkın arasına oturduk. Bu vaziyette etrafımızdakilerle gayet neşeli konuşmalar yaptık ve ayağa kalkmak zamanı geldiği an, ben daha hazırlıklı davranarak, kendisinden evvel kalkmış bulundum. Bu hareketi, benim vücudumun kabiliyetinden beklemediği için, kendisine bir sürpriz olmuş; hatırladığımız zaman hep birlikte buna gülmüştük.

   Sözlerime son vermeden evvel şunu da söyleyeyim; bir gün Atatürk bana şöyle söylemişti:

   — Ne senin ve ne benim paramız olacak.. Her şeyimiz, yalnız ve yalnız, bize bunları veren milletin olacaktır!

IV

1952–1953 YILLARI ARASINDA YENİ İSTANBUL GAZETESİ’NDE YAYINLANAN “BÜYÜK KARDEŞİM ATATÜRK” BAŞLIKLI YAZI DİZİSİ8

   Kimin tarafından kaleme alındığı belirtilmeksizin “Büyük Kardeşim Atatürk” başlığı ile 1 Kasım 1952 – 22 Mart 1953 tarihleri arasında Dünya Gazetesi’nde 141 gün süre ile yayınlanan bu röportaj, Makbule Hanım’la yapılan konuşmaların en uzununu oluşturmaktadır. Makbule Hanım bu yazı dizisinde, kendi anılarının yanı sıra, babası, kardeşleri, akrabaları hakkında annesinden dinlediklerine de bölüm bölüm, kendi anıları arasında yer vermektedir. Atatürk’e en yakın bir insanın gözü ve üslubuyla onun çocukluğu, gençliği, Selânik ve Manastır’daki öğrenim yıllarından anısal kesitler sunan bu uzun söyleşinin içeriği hakkında bir fikir vermek üzere, söz konusu yazı dizisinden bazı bölümler sunuyoruz:

   Büyük Kardeşim Atatürk

   Büyük kardeşimle ilgili hatıraları derleyerek anlatmaya çalışırken annemin söylediklerine de önemli bir yer ayırmak zorundayım. Çünkü büyük kardeşimin ilk çocukluğunu bilmiyorum. Nerden bileceğim; o zamanlarda ben dünyada yokmuşum zaten. Daha sonraki zamanları çok iyi hatırlıyorum. Hepsi de fotoğraf gibi beynime yerleşmiş.. Onun için, boş kalan yerleri annemin anlattıkları ile tamamlamak lâzım.

   Selânik’in 20 kilometre kuzey-doğusunda banyolarıyla, şifalı sularıyla tanınmış küçük bir kasaba vardır: Langaza. Bu kasabada her yıl kurulan Paşa Panayırı’na her taraftan alıcılar gelir, pehlivanlar güreştirilir ve hediyeler dağıtılırdı. Ana tarafından buralıyız biz. Büyük babam Varyemez oğullarından Ahmet İbrahim Efendi, kasabanın eski yerlilerinden ve zenginlerindendir. Üç tane çiftliği var.. Langaza kasabasındaki çiftlik faaliyetlerinin ağırlık noktalarından biri, hayvan yetiştirimi idi. Bunun yanında ipekçilik, tütüncülük de yapılıyordu. Büyük babam Varyemez Ahmet İbrahim Efendi, daha çok hayvan yetiştirmek işine önem veriyormuş..

   Kasabanın bir kısım Türk halkına Yürük denilirdi. Kasabadaki köylerin çoğu da yürük köyleri idi. Mavi ve yeşil gözlü sarışın köylüler her hafta Langaza pazarına gelirler ve getirdiklerini sattıktan sonra heybelerini doldurarak gün batarken dönerlerdi. Biraz büyüyüp de Vardar boyundaki kasabaları dolaştığımız zaman Langaza köylülerine çok benzeyen insanlarla karşılaşmıştım. Onların da çoğu sarışındı. Giyinişleri de başka türlü değildi.

   Bir gün bu köylülerden söz açılınca büyük kardeşim anlatmıştı: Yürük, yürümekten gelirmiş meğer.. Yürükler Bizanslılar zamanında Vardar boylarına yerleşmişlermiş. Vardar, eskiden beri bir Türk ırmağı imiş.. Buralarda, yabancı sözleri hiç denecek kadar az, temiz bir Türkçe konuşulurmuş.. Büyük kardeşimin belirttiğine göre, Varyemez oğulları, bu Türk’lerdendir. Osmanlı ordusu Rumeli’ye yayılınca, Vardar Türkleri büyük bir rol oynamışlarmış..

* * * *

   Annem, o zamanlardan kalma el işlerini, arkada kalmış bir dünyayı kısa bir zaman için diriltmek ister gibi bize gösterirken büyük kardeşimle birlikte hayranlık duyardık. Ne nefis şeylerdi onlar yarabbi.. Çok iyi hatırlıyorum, bir gün annem büyük kardeşime demişti ki: “Mustafa, senin için saklıyorum bunları.. Bir büyü de..” Ondan sonra yeşil gözlerini, enginlere benzeyen bir şefkatle bana çevirmiş ve şöyle seslenmişti: “Sen henüz çok küçüksün yavrum.Hiç üzülme.. Sana da sandıkta sakladığım şeyler var..”Annemin bu bakışları ne kadar sık gözümün önünde dolaşıyor. Ben onları nasıl unutabilirim. Sizi, bu kadar uzak bir zamana götürmek isteyişimi sebepsiz sanmayınız. Annemin yaşadığı dünya, üstünkörü bilinmezse ne Mustafa anlaşılır, ne de çok daha sonra, ondan doğan şahsiyet, Atatürk…

* * * *

   Babam Ali Rıza Bey, Selânik yerlilerindendir. Çok uzak dedelerinin Vidin’den ayrılarak Serez’de yerleştiklerini ve oradan da Selânik’e geldiklerini söylerler. Ben de başkaları gibi işitmişimdir bunu.. Doğru mudur, yanlış mıdır, bilmiyorum. Hatta araştırmak, sormak bile aklımdan geçmedi. Söz kesilmeden önce, büyük annemle büyük babamın yaptıkları soruşturmalar pürüzsüz.. Ali Rıza Bey’e karşı hiç kimsenin bir diyeceği yok.. Nihayet, babamın sabırsızlıkla beklediği karar veriliyor. Hatice Halama haber gönderilirken, Hüseyin dayım da babama müjdeyi yetiştiriyor.. Düğün hazırlıklarına başlamak sırası gelmiştir artık…

* * * *

   Hiç unutmam bir kış gecesi, büyük kardeşim sobaya birkaç odun attıktan sonra mindere oturmuş ve kitaplarını karıştırmaya başlamıştı. Annem sordu: “Ne okuyorsun oğlum?” Büyük kardeşim hemen cevap verdi: “Tarih.. Plevne muharebeleri, Osman Paşa..”

   Annem bir şey söylemedi ve derin düşüncelere daldı. Ve sonra yerinden kalkarak büyük kardeşimin saçlarını okşadı, okşadı: “İnşallah sen de onun gibi olursun Mustafa’m!” dedi.

   Gözleri yaşlar içindeydi annemin.. Belki, bu büyük Türk kahramanının Ruslarla güreştiği günleri hatırlamıştı. O yılın şiddetli kışını kim unutabilir? Askerine örnek olmak için karakışta çadırda oturan Osman Paşa’yı kim unutabilir? Osman Paşa, o zaman, en son ümittir. Büyük kardeşim, kitabını mindere bıraktı: “Büyük bir paşa o, anne! Fakat bahtsız bir paşa.. Dilediği gibi iş göremeyen bir paşa.. Bir paşanın eli, ayağı bağlı olursa iş göremez, anne.. Bu kitapta yazıyor.. Tuna boyundaki ordumuzu İstanbul Sarayı idare etmiş ve ordumuz da onun için yenilmiş.. Ben kendi ordumu kendim idare edeceksem paşa olurum, anne.. Kuru paşalıktan ne çıkar? Maksat vatana hizmet!”

* * * *

   Bir gün Mustafa, okuldan dönmüştür. Merdivenleri çıkarken Hüseyin dayımla karşılaşıyor. Evde olağanüstü bir sessizlik var. Annem yukarıdan gözleri kızarmış, yorgun ve bitkin iniyor. Söz söylemeye bile kudreti yok.. Mustafa’ya eliyle işaret ediyor. Büyük kardeşim donmuş gibidir. Şaşkın şaşkın bakarak soruyor: “Babam? Öldü mü?” Annem hıçkırıklarını tutamıyor. Mustafa’nın rengi soluyor ve sonra annesine sarılarak: “Sen ağlama anne! Ölümü durdurmak kimsenin elinde değil! Bak, ben varım anne, ben oğlun..

V

1955 YILINDA MİLLİYET GAZETESİ’NDE ŞEMSİ BELLİ İMZASIYLA YAYINLANAN “MAKBULE ATADAN ANLATIYOR” ADLI YAZI DİZİSİ9

   Şemsi Belli tarafından kaleme alınan bu yazı dizisi ilk defa, 10 Kasım 1955 -24 Kasım 1955 günleri arasında Milliyet Gazetesi’nde yayınlandı; daha sonra 1959’da küçük bir kitap haline getirildi. Söz konusu yazı dizisi, Makbule Hanım’ın 1955 yılı yazında Ankara Gülhane Hastanesi’nde tedavi görürken şair ve gazeteci Şemsi Belli’ye anlattıklarından oluşmaktadır. Atatürk’ün çocukluk ve gençlik yılları, kişisel özellikleri ve Makbule Hanım’ın tanık olduğu Atatürk’e ilişkin bazı anılardan söz eden bu röportaj dizisinden, kitap halinde yayınlanması nedeniyle sadece tanıtıcı bir bölüm sunmakla yetiniyoruz:

   …İşte böyle birçok heyecanlı günler geçirdikten sonra bir akşam Mustafa Kemal’in Anadolu’ya geçeceğini haber aldık..

   Ağabeyim bütün arkadaşlarına veda ederken şöyle diyordu:

   —Bu geceyi annem ve kardeşimle geçireceğim sabaha kadar.. Sizi tekrar ziyarete gelemeyeceğim için kusura bakmayın.. Şimdi hepinize veda etmiş olayım!

   Arkadaşları gittikten sonra beni çağırdı:

   —Makbuş! dedi. Annemin karyolasının karşısına yer sofrası hazırla! Bu gece sizinle biraz dertleşmek istiyorum. Yarın gideceğim. Hayat bu.. Belki ölürüm, gelemem; size söyleyeceklerim var..

   Annemin karyolasının karşısına yer sofrası hazırladık. Minderleri, yastıkları yerleştirdik. Ağabeyim, annemin karşısına geçti:

   — Anneciğim, dedi, burası Selânik gibi değil.. Ben gittikten sonra yanılıp da sokaklara çıkmayın! Benim işim büyük.. Bu işte muvaffak olabilmem için kalp huzuruyla çalışmam lâzım.. Beni merak ve endişede bırakmayın.. Giderken gözüm arkada kalmasın.. Elimi, ayağımı bağlamayın. Memleket için çalışırken sizden yana bir üzüntüye uğramak istemem..

   Annem, heyecandan düşüp bayıldı; zaten hasta idi kadıncağız.. Biraz sonra kendine geldiği zaman, oğlunun muvaffak olması için Tanrı’ya dua ediyordu.

   O gece sabaha kadar uyumadık, konuştuk, dertleştik.. Ertesi gün, araba kapıya dayandı. Annemle ağabeyimin birbirlerine vedası çok hazin oldu. Sarıldılar, öpüştüler.. O, annemin ellerini tekrar tekrar dudaklarına götürdü. Öptü, öptü, öptü..

   Aşağıya -kendisini uğurlamak üzere- arkadaşları gelmişti. Âdetimiz gereği aşağıda erkekler olduğu için, ben alt kata inmedim. Ağabeyim merdivenin başına çıktı; gözlerini gözlerime dikti.. Belki dakikalarca konuşmadan birbirimize baktık..

   Ben olanları ve olacakları düşünecek halde değildim.. Ağabeyim:

   — Niçin konuşmuyorsun Makbuş? dedi.

   — Ağabeyim dedim, ne konuşayım.. Muharebeye giderdin bilirdim.. Terfi ederek giderdin bilirdim. Bir vazife ile giderdin bilirdim.. Fakat bugün ne için gidiyorsun? Benim aklım durdu bu gidişe!

     — Evet Makbuş, dedi, merak etme bunu da bilirsin inşallah!

   Beni bağrına bastı. Veda etti. Merdivenleri atlayarak aşağı indi. O, arkadaşlarının refakatinde arabasına binip kapıdan uzaklaştığı zaman, biz pencerelere yığılmış, gözyaşı döküyorduk.. Bizi gene annem teselli etti:

   —Sen asker kardeşisin! dedi. Ayıp.. Ağlanır mı hiç askerin ardından.. Üzüntünü belli etme kimseye.. Misafirlere şerbet ez. Memleketi için giden insan, ölse bile ardından ağlanmaz!

   Üç gün, üç gece telefonumuz çalmadı. Ağabeyimin aramızdan ayrılışı o kadar belli oluyordu ki.. Üç gün sonra “ Samsun’a ayakbastım, merak etmeyin!” diye telgrafı gelince, üzüntümüzün yerini coşkun bir sevinç aldı. Öyle sevinçli, öyle mesuttuk ki.. Fakat neticenin ne olacağını bilmiyorduk..

   Telefonumuz gene çalmaya başladı.. Fakat telefonun zilinde hep bir müjde sesi vardı.. Ağabeyimin Samsun’a çıktığını bizim gibi haber alan diğer arkadaşları bizi tebrik ediyorlar, “Gözünüz aydın!” diyorlardı.

   Gidiş, o gidiş.. Ağabeyim sekiz sene kayboldu. Beş-on günde bir, onun bir adamı geliyor, kendisi namına bizim hatırımızı soruyor, gidiyordu.

   Mevcut parasını giderken bankaya yatırmıştı. Bu para, benim, annemin ve kendisinin mührü ile çekilebiliyordu. Bize gönderdiği mektuplarda:

   — Sakın darlık çekmeyin! diyordu. Bu paraları harcayın, yetişmezse evdeki halıları satın.. Sıkıntıda kalmayın!

   Biz, bazen annemin, bazen benim mührümle bankadaki parayı çekiyor ve kimseye muhtaç olmadan idare ediyorduk. Tam sekiz sene ağabeyimi görmedik. Bu sekiz sene bize o kadar uzun geldi ki anlatamam!

   Atatürk Anadolu’ya geçtiği zaman biz gözetim altında idik. Zaten ağabeyimin emri gereğince biz de hiçbir yere çıkmadık; eve kapanıp kaldık. Ağabeyimin İstanbul’daki adamları ara sıra bizi ziyarete gelirdi. Bunun dışında misafirliğe bile gitmezdik..

   Bir gün kapı çalındı. Pencereden baktım, tanımadığımız kimseler.. Açmadım. Gene çalındı. Bu sefer aşağı indim. Tam onsekiz kişilik bir kalabalık.. Osmanlı hükümetinin adamları.. Kapının dışına çıktım:

   —Ne var, ne istiyorsunuz? dedim.

   —Evi arayacağız! dediler. Kızdım:

   —Canım, bizim evimizi ne hakla basıyorsunuz? dedim. Annem hasta, felçli.. Ölüm yatağında.. Ben yalnız bir kişiyim!

   —Hayır, arayacağız! diye ısrar ettiler.

   Kapının önüne çıktım. O zamanlar gazetelerde Mustafa Kemal aleyhinde birçok yazılar çıkıyordu. Onun idamına karar verilmişti. Her gazete, onu fena bir insan tanıtmak istiyordu. Bütün bu neşriyat sarayın emri ile yapılıyordu. Birden bunları düşündüm o anda..

   — Evimizi basmaya hakkınız yok! diye bağırdım. Kendisini gazetelerde fena bir adam diye tanıttığınız bir insanın evini niçin basıyorsunuz? Mademki ağabeyim fena bir adam, neden ondan bu kadar çekiniyor, kendisine bu kadar ehemmiyet veriyorsunuz? Burası benim evimdir. Bu evi basmaya hakkınız yok!

   Kapıdaki kalabalık kendi aralarında konuşup görüşürken, yan taraftan birkaç kişi belirdi. Yanıma yaklaştılar ve kapının aralığında fısıltı halinde:

   —Korkmayın! dediler, biz Mustafa Kemal’in adamlarıyız. Evi kimseye bastırmayız. Siz kapıyı kapatıp, çıkın yukarı!

   Ağabeyimin adamlarının bizi bu kadar dikkatle takip ve himaye etmeleri beni çok gururlandırdı. Sevinçle yukarı çıktım. Kocama haber verdim. O da çizmelerini giyindi. Yan odaya geçti. Bu sefer annemin yanına gittim:

   —Anne, dedim, endişe etme! Ağabeyimin adamları da etrafta dolaşıyor.. Hiçbir şey yapamaz kimse!

   Tekrar aşağı indiğim zaman, kapıdaki kalabalığın çoktan dağılmış olduklarını gördüm.

VI

DR. RIDVAN EGE İMZASIYLA 10 KASIM 1962 TARİHLİ ZAFER GAZETESİ’NDE YAYINLANAN “RAHMETLİ MAKBULE ATADAN ANLATMIŞTI: AĞABEYİM ATATÜRK!” BAŞLIKLI    YAZI10

   1 Kasım 1955 günü Makbule (Atadan) Hanım tarafından Dr. Rıdvan Ege’ye anlatılan anılardan oluşan aşağıdaki yazı, söyleşi tarihinden 7 yıl sonra 1962 yılında yayınlanmış olup özellikle Atatürk’ün çocukluk ve gençlik dönemlerine ışık tutmaktadır. Şimdi sözü Makbule Hanım’a bırakıyoruz:

   — Annemiz, çocuklarının üzerine titrerdi. Çocuklarına düşkünlüğü o derecede idi ki, babamın ölümünde, o büyük acının yanı sıra “Artık evlât yapamayacağım!” diye ağlamıştı. Benim büyük kardeşlerim Fatma, Ahmet, Ömer ve Mustafa idi. İçlerinden yalnız Mustafa yaşadı. Mustafa doğduğu zaman, babam ona kılıç armağan etmiş.

   Babam önceleri memurken, sonradan ticaret yapmağa başlamış, hayli zenginmiş. Hatta bu yüzden üç defa dağa kaçırmışlar. Ben doğduğum zaman, Mustafa 4,5 yaşında imiş. Diğer kardeşlerim, ben doğmadan öldüğü için, annem “Tek evlâtla kaldım!” diye yakınırmış. Bir süre sonra ben dünyaya gelmişim. Bu arada babam hastalanmış. İki yıl kadar, Mustafa’yı okula götürüp getirmesi, onun en zevkli işi olmuş.

* * * *

   — Babamın son günlerinde Naciye adlı bir kardeşimiz daha dünyaya geliyor. Buna herkes çok seviniyor. Ben iki yaşımda, Naciye 40 günlük iken, babamızı, hiç beklemediğimiz bir anda kaybediyoruz. Annem dul kalıyor. Çiftlikte oturan dayım, bize geliyor, anneme “Seni ben evlendirdim, böyle perişan bırakamam, benimle beraber gelin!” diyor. Böylece annem, dadımız Rabia ve biz üç kardeş çiftliğe taşınıyoruz.

   Annem, babamın bıraktığı altınlardan her ay birkaçını bozdururdu. Çiftlik hayatından hepimiz çok memnunduk. Dayım bize bir baba gibi, şefkat ve muhabbetle bakardı. Biz de onu çok severdik. O Mustafa’ya “Paşam!”, bana “Makbuş!, Naciye’ye “Bülbül!” derdi.

   Babamın ölümündeki üzüntülü bir başka olay da şimdi aklıma geldi. Onu da söyleyeyim: Babamın ölüm günü dadımız, Naciye’yi yere düşürüyor ve kızın ayağı kırılıyor. Çocuğu tedaviye başlıyorlar, fakat üst üste gelen bu iki üzüntü annemi çok harap ediyor.

   Mustafa çok az konuşurdu. Arkadaşı yoktu. Köyde kümes yapar, duvar düzeltir, lüver (tabanca) temizlerdi. Daima benden yardım isterdi. Onu gücendirmemek için elimden geleni yapardım. Bir gün balkonda diz çökmüş, lüveri ile oynarken, birden “Pat” diye bir ses geldi. Ben “Anne ağabeyim öldü!” diye bağırmağa başladım. Annem feryadı bastı. O, sessizce kalktı, baktık bir şey olmamış.. Bu olaydan sonra annem, Mustafa’ya bir meşgale aradı. Köyde okulu olan bir kilise vardı. Mustafa’yı o okula götürdü. Akşam eve dönen Mustafa, “Ben gâvur olamam, orda okuyamam!” diye diretti. Bunun üzerine dayım, biraz okuryazar olan kâhyanın Mustafa ile ilgilenmesini istedi. İki günlük dersten sonra Mustafa, “Bu cahil adamla ben kafa patlatamam!” dedi, ondan da vazgeçti. Dayım bu durumda Selânik’te bir ev tutmayı ve Mustafa’nın öğrenimini sağlamayı arzuladı. Büyükannem, Naciye ve beni çiftlikte bıraktı. Dayım, haftada bir ağabeyimi atla getirir, bizleri buluştururdu. Bu buluşma günlerimiz çok neşeli geçerdi.

* * * *

   Mustafa’yı Selânik’te ilkin “Mülkiye Rüştiyesi”ne veriyorlar. Orada öğretmeni, bir fiil çekiminin tekrarını istiyor. Mustafa bunu söyleyemeyince hocası ısrar ediyor ve kulağını çekmeğe başlıyor. O kadar çekiyor ki, kulağının arkasından kan geliyor. Bu arada Mustafa içinden, “Bu kulağı koparsan da okumayacağım!” diye düşünürmüş. Sessizce eve gelip odasına çıkıyor.

   Esasen annem onun odasını ayırmıştı. Bir masası, üstünde mavi kâğıdı ve bir lambası bulunurdu. Mustafa çok konuşmaz, kimseyi lafa tutmazdı. Fakat bu gelişinde hiç kimseyle tek kelime konuşmamış, yalnız mektepten kaçarken baba dostu Hüseyin Efendi’yi bulmuş, ona “Ben askerî okula gitmek istiyorum, kaydımı yaptırıver!” demiş.

   Eve geldikten sonra dört gün odasına kapanmış, hiçbir yere çıkmamıştı. Annem de onu, görev yapmak için evde kaldı sanırmış.

   Annem, yatarken onun yemeğini hazırlar, yanına bırakır, ondan sonra odasına çekilirdi. Mustafa “Aman anne gitme, kulağımı sıçan ısırır korkarım!” dermiş. Annem de o günlerde ona korkulacak bir şey olmadığını söylermiş.

   Ağabeyimin okula gitmeyişinin dördüncü günü kapıya annemin tanımadığı biri gelir, “Zübeyde Hanım, Mustafa’nın okul işi tamam, bir imzanız gerek!” der. Annem şaşa kalır. “Oğlumu niçin asker yapıyorsunuz, kime sordunuz?” diye söyleniyor. O bey de baba dostu olduğunu, Mustafa’nın bunu, kendisinden istediğini söyler. Annem hemen Mustafa’ya koşar, “Oğlum kapıda bir efendi var, seni askerî okula yazdırmak istiyor, oysa ben seni biraz okuttuktan sonra tüccar yapacaktım!” der. Mustafa anneme, “Hayır anne, ben basma topu taşıyamam, okuyacağım!” cevabını verir. Annem hiç sesini çıkarmaz, fakat çok üzülür. Mustafa kalkar, sessizce evi terk eder, şehrin öbür ucundaki halama gider. O gece eve gelmez. Annemin fena halde canı sıkılır ve “Tanrım bu çocuğun isyanını nasıl halledeyim?” diye yakınır. Bir süre oturduktan sonra yatar ve şöyle bir rüya görür: Çok yüksek bir minarenin tepesinde, Mustafa, altın bir tepsinin içine oturmuş, aşağıda duran sakallı bir ihtiyar anneme, “Hanım, imzanı verirsen Mustafa’nın yeri işte burasıdır; vermezsen tepsiyi aşağı atarım!” diyor. Annem “Aman atma!” diye feryadı basmış ve kan ter içinde uyanmış.

   Hemen ertesi sabah halama giderek, Mustafa’ya “Evlâdım kâğıtları imza edeceğim, hayırlısı olsun!” diyor. Mustafa hemen Hüseyin Efendi’yi bulup evrakı anneme imzalatıyor ve askerî okula gidiyor. O tarihten itibaren küçük Mustafa, “Asker Mustafa” oluyor. O zaman 9–10 yaşlarındaydı. Çalışkanlığı öğretmenlerini çok memnun bırakıyor. Bir gün öğretmeni, “Mustafa sen çok kabiliyetlisin, sende bu yaşta kemal var. Onun için bugünden itibaren senin adın Mustafa Kemal’dir!” diyor. Annem, oğlundan memnundur.

   Okulun bitiminde ağabeyim Manastır’a gidiyor. O zamanlar, okullar ramazanda tatil olurdu. Mustafa her ramazan, hepimize, Manastır’ın dolma şekerlerinden, armağan yazılı yüzüklerinden, işlemeli terliklerinden armağanlarla eve gelirdi. Bu gelişlerinden birinde, annem Mustafa’yı artık büyümüş görüyor ve babamdan kalan saati, kendisine armağan ediyor.

   Bir gün ağabeyim okulda nöbet tutarken hastalanmış ve askerî hastaneye yatırılmış. Anneme “Oğlun verem oldu, gel!” diye haber gönderiyorlar. Annem hemen hastanenin baştabibi Miralay Muhsin Bey’e giderek evde tedavi için oğlunu istiyor. Miralay, “Hemşire Hanım, oğlunuz bir askerî öğrencidir, ona biz bakarız” diyor. Annem ağlayarak Miralay’ın eşine gidiyor, meseleyi anlatıyor. O sırada eve gelen Muhsin Bey, babamın eski bir arkadaşı çıkmış. O akşam ağabeyim üç ay izinle eve gönderildi. Annem onu, sümüklü böcek, anne sütü ve öteki ev ilaçlarıyla tedavi ediyor. Ağabeyim biraz kendine geliyor ve o günlerde, baba yadigârı saati kaybettiğini fark ediyor. Çok üzülüyorlar. Hatta annem “Büyüdün zannıyla saati sana vermiştim, fakat sen hâlâ Küçük Mustafa imişsin!” diyor. Ağabeyim buna üzülüyor ve saati hastayken çaldıklarını söylüyor.

   Bir süre sonra ağabeyim iyileşti ve okula döndü. O yıl İstanbul’a gidecekti. Tatilde ders alarak, bir, iki, üç diye talim ederek dans öğrenmeye başlamıştı. Sonunda Küçük Mustafa Kemal İstanbul’a gitti. Orada derslerinin yanı sıra, hukuka ve devlet idaresine merak sarmış, onları incelemeğe başlamış. O günkü kanunları beğenmezdi.

   İstanbul kızlarından da hoşlanmazdı. İçinden diyor ki, “Eğer bir gün evlenecek olursam, katiyen İstanbul’dan kız almayacağım!”

* * * *

   Dediğim gibi her ramazan armağanlarla gelirdi. Gene bir ramazan gelişinde, kapıyı açan hizmetçi kıza bizi sorar. Bu arada Naciye’den de bahseder. Hizmetçi kız, eve geleli bir hafta olduğunu, fakat Naciye adlı birini tanımadığını söyler. Nihayet bizlerle karşılaştı ve Naciye’yi sordu. Annem, dört gündür halasında olduğunu söyledi. Fakat o, meseleyi fark etmişti. Naciye’nin kaybına çok üzüldü. Naciye’yi on yaşındayken kaybetmiştik. Uzun boylu, iri yapılı, çok güzel bir kızdı.

* * * *

   Ağabeyim askerî okulda 3 yıl okudu, mülâzım olarak okulu bitirdi. Bundan sonra Erkân-ı Harbiye Okulu’na gitti, orayı da yüzbaşı rütbesiyle bitirdi.

   Annem her ay kiraları alır, 20 lirayı bana verir, “Bu paralarla sana çeyiz yapacağım!” derdi. Fakat daha kirayı aldıktan hemen birkaç gün sonra, ağabeyimden bir telgraf veya haber gelir, acele 20 lira istediğini bildirirdi. Annem, bunu bana, sıkılarak söylerdi. Ben de “Hemen evleniyor değilim ya, parayı ona gönderelim!” derdim. Annem parayı yollar, hem o, hem ben sevinirdik. Ağabeyim bu paralarla zırhlı elbiseler, süslü üniformalar, sivil elbiseler yaptırırmış. Nihayet bir gün eve geldi.

   Komşular onun her gün bir başka elbise ve özellikle sivil elbise giyinişine bakarak, merak ederlermiş. Bir gün kapıyı çalarlar, anneme “Komşu, yoksa oğlunu askerden mi çıkardılar? Nedir bu elbiseler? Hep burada ve hep sivil giyiniyor.” derler. Tabiî annem de bunları ağabeyime iletir. O, “Anne ben erkânıharbim, istediğimi giyerim, sen hiç meraklanma!” der ve annemi yatıştırır.

* * * *

   Ağabeyim gene İstanbul’a döndü. Zaten ordayken yedi arkadaş bir bekâr odası tutmuşlar, hep orada toplanır, Sultan Hamit aleyhine konuşurlarmış. Bir gün yine Sultan Abdülhamit aleyhine konuşmuşlar, bu memlekette çalışanların hakkının verilmediğinden, idarenin adaletsiz olduğundan bahsetmişler. Bu konuşmayı Sultan’a duyuruyorlar. Gece yarısı ağabeyimin odasına bir zaptiye gelerek, kendisini Sultan’ın istediğini söylüyor. Ağabeyim, “Tam okulu bitirdiğimde mükâfat beklerken, ceza mı alacağım?” diye söylenerek gidiyor. Yolda kendi kendine “Aman dayak atmasalar!” diye düşünürmüş.

   Saraya geliyorlar… O arada Mustafa Kemal bir de bakıyor ki, Ohri’li Kemal hariç, aynı odada kalan öteki altı arkadaşı da orada ve hepsi sorguya çekilmekte.. Israra rağmen, hiçbiri hiçbir şey söylemiyor. Bunun üzerine altısını da, altı ayrı odaya hapsediyorlar. Orada her gün sorguya çekerlermiş. Fakat çok ağzı sıkı olan Mustafa hiçbir şey söylemezmiş.

   Hepsini bol ışık altında uyumağa mecbur ederlermiş. Bir gün nöbetçi subaya, ışığın çok olduğunu, bu yüzden uyuyamadığını söylemiş, “Söndüreceğim!” demiş. Nöbetçi subay “Hayır, olmaz!”demiş. “Siz söndürürseniz, biz yakarız. Işık altında uyuyun ki sayıklayasınız. Biz de sizin sayıklamanızı dinleyip, not tutacağız!” Bu subay, Manastır’dan ağabeyimin arkadaşıymış üstelik. Ağabeyim bunu hatırlatmış, nöbetçi subay da “Sen bizim üstümüzdeki sınıftaydın. Bana bir gün yüz sopa vuracaklardı, sen on sopa vurdurttun!” demiş. Ağabeyim “İyi ya, ben söylemeseydim yüz sopa vuracaklardı!” cevabını vermiş, fakat gene de gücenik olduğunu ifade etmiş. Ağabeyim bu tartışmadan sonra ışığı söndürmüş, subay yakmış..

   Hepsi, kırk gün kadar orada alıkonmuşlar. Fakat bakmışlar ki, bunlardan ses seda çıkmıyor, sürgün edeceklerini söylemişler. Ağabeyimi iki yıl süreyle Yafa’ya sürgün göndermeyi kararlaştırmışlar. Orada paşayla ahbap olmuş. Günün birinde bir de bakmış, Ohri’li Kemal, kendisine amir olarak oraya gelmiş. Onun iznini, ahbap olduğu paşaya rica ederek, kendi üzerine çevirtmiş.

   Ben de o gece rüyada ağabeyimle sarmaş, dolaş oldum ve sevinçle uyandım. Anneme “Ağabeyim geliyor!” dedim. Az sonra “Pire yoluyla geliyorum” diye telgrafını aldık. Hem sevindik, hem şaşırdık. Gerçekten birbirimize çok düşkündük. Ağabeyim ertesi gün geldi. Sessiz ve neşesizdi. Geldiği günler askerî kanunları ve ceza kanununu okumaya başladı. Askerlikten kaçan ne ceza alır, göreve gitmeyen ne ceza alır, onları okurmuş.

   Annem, o geldi diye sevinçten çengi oynatmak istedi. Sırf annemin hatırı için bunu kabul etti. Çengi geldiği zaman pencereleri kapattırdı.

   “Nasıl olsa öleceğim, bari memlekete hizmet edeyim!” diyordu. Derken Mithat Paşa Okulu’nun müdürüyle tanıştılar. Ahbap oldular. Daha bazı arkadaşlar edindiler. Mütemadiyen toplanıyorlardı. Bazı günler evde hiç konuşmazdı. Bazen bize şarkı söyletirdi. En çok “Mihr ü mahında gözüm yok, felek benden emin ol!” şarkısını severdi. O gün bu şarkıyı dördüncü defa söylemişti ki, “Güneş ufukta doğmaya başladı” diye bir telgraf aldı. Hemen hazırlandı, hiçbir şey söylemeden çıktı, gitti.

   Yafa’da kalması gereken iki yılı dolmuştu. Üsküp’e vermek istediler. O ısrarla memleketi olan Selânik’i istedi, sonunda oraya verdiler. Garnizonun bütün şubelerinde sırasıyla görev aldı. Herkesin işini yapmaya başladı. Yaşlılara hürmet ederdi. O sırada Selânik’te kolera salgını vardı. Bir gün, ben namaz kılarken sendelemiş, bayılmışım. Ağabeyim, “Sen kolera oldun!” diye çok üzülmüştü.

   SONUÇ

   Basın taramamızda belirlediğimiz, Atatürk’ün kız kardeşi Makbule (Atadan) Hanım’la yapılan söyleşiler burada sona ermektedir. Bu vesile ile Atatürk’ün yaşam öyküsü, özellikle çocukluk ve gençlik dönemleri hakkında önemli bilgiler veren ve paha biçilmez anılarını bizimle paylaşan merhum Makbule Atadan’ı rahmetle anıyoruz.

KAYNAKLAR

 

ATADAN, Makbule, “Büyük Kardeşim Atatürk”, Yeni İstanbul Gazetesi, İstanbul 1. 11. 1952-22. 3. 1953

2- BELLİ, Şemsi, “Makbule Atadan Anlatıyor: Ağabeyim Mustafa Kemal”, Röportaj: Şemsi Belli, Milliyet Gazetesi,  İstanbul 10. 11. 1955-24. 11. 1955

EGE, Rıdvan, “Rahmetli Makbule Atadan Anlatmıştı: Ağabeyim Atatürk”, Aktaran: Dr. Rıdvan Ege, Ulus Gazetesi, 10. 11. 1962

ELLISON, Grace M., Bir İngiliz Kadını Gözüyle Kuva-yi Milliye Ankarası, Türkçesi: İbrahim S. Turek, Milliyet Yayınları, İstanbul 1973

GÖKMAN, Muzaffer, Atatürk ve Devrimleri Tarihi Bibliyografyası, 3 Cilt, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1968; 1981; 1983

SEDEN, Selime, “Atatürk’ün Çocukluğu (Bayan Makbule’nin Büyük Adam İçin Anlattıkları I, II, III)”, Konuşan: Selime Seden, Akın Gazetesi, İstanbul 25.12.1947; 1.1.1948; 8.1.1948

ŞAPOLYO, Enver Behnan, Kemal Atatürk ve Milli Mücadele Tarihi, 3. Baskı, Rafet Zaimler Yayınevi, İstanbul, 1958

YULA, Yaşar, “Kardeş Gözüyle En Büyük Türk Atatürk”, Anlatan: Bn. Makbule, Nakleden: Yaşar Yula, Zafer Gazetesi, Ankara, 10.11.1950

 

 

1 Makbule (Atadan) Hanım (1887–1956): Selânik’te Atatürk’ün doğumundan altı yıl sonra doğdu. Babası Ali Rıza Efendi’yi yaşamının ilk yıllarında kaybetti. Sistemli bir öğrenim göremeyerek kendi kendini yetiştirdi. 1915 yılı Mart ayında annesi ile Selânik’ten ayrılarak İstanbul’a geldi. Mustafa Mecdi (Boysan) ile evlendi; 1947 başlarında mahkeme kararıyla ayrıldı. Atatürk’ün emriyle 1930’da Serbest Fırka’ya kaydoldu; partinin kendisini kapatması üzerine Ankara ve İstanbul’da yaşamını sürdürdü. 1956’da Ankara’da öldü; cenazesi Asri Mezarlığa defnedildi.

 

2 Örneğin tarihçi Enver Behnan Şapolyo, Atatürk’e ilişkin eserlerine kaynak oluşturmak üzere hem Zübeyde Hanım, hem de Makbule Hanım’la görüşme yaptığını kaydetmiştir. Konu ile ilgili bkz. Enver Behnan Şapolyo,  Kemal Atatürk ve Millî Mücadele Tarihi, 3. Baskı, İstanbul, Rafet Zaimler Yayınevi, 1958, s. 16-25

 

3 Grace Ellison M., Bir İngiliz Kadını Gözüyle Kuva-yi Milliye Ankarası, Türkçesi: İbrahim S. Turek, İstanbul, Milliyet Yayınları,1973, s. 177

 

4 Örneğin, Muzaffer Gökman’ın hazırladığı, gerçekten özlü bir çalışma içeren 3 ciltlik “Atatürk ve Devrimleri Tarihi Bibliyografyası” adlı eserde Selime Seden, Yaşar Yula ve Rıdvan Ege’nin yayınladığı söyleşilerin kaydı bulunmamaktadır. Bkz. Muzaffer Gökman, Atatürk ve Devrimleri Tarihi Bibliyografyası, 3 Cilt, İstanbul: Millî Eğitim Basımevi, 1968, 1981, 1983

 

5 “Atatürk’ten Hatıralar”, Anlatan: Makbule Atadan, Konuşan: Selime Seden, Akın Gazetesi, İstanbul, 13. 11. 1947.

 

6 “Atatürk’ün Çocukluğu (Bayan Makbule’nin Büyük Adam İçin Anlattıkları I-II-III)”, Anlatan: Makbule Atadan, Konuşan: Selime Seden, Akın Gazetesi, İstanbul, 25. 12. 1947; 1. 1. 1948; 8. 1. 1948.

 

7 “Kardeş Gözüyle En Büyük Türk Atatürk”, Anlatan:  Makbule Atadan, Aktaran: Yaşar Yula, Zafer Gazetesi, Ankara, 10. 11. 1950

 

8 “ Büyük Kardeşim Atatürk”, Anlatan: Makbule Atadan, Yeni İstanbul Gazetesi,  1.11. 1952- 22. 3. 1953.

 

9 “Makbule Atadan Anlatıyor: Ağabeyim Mustafa Kemal”, Röportaj: Şemsi Belli, Milliyet Gazetesi, İstanbul,  10. 11. 1955- 24. 11. 1955

 

10 “Rahmetli Makbule Atadan Anlatmıştı: Ağabeyim Atatürk”, Aktaran: Dr. Rıdvan Ege, Ulus Gazetesi, 10. 11. 1962

                

                 ----------------------

- ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 63, Cilt: XXI, Kasım 2005     

 

Şehzade Mustafa`yı Kimler, Niçin Boğdurtmuştu?.

PDF Yazdır Ağhesabı

Büyük İngiliz devlet adamı Sir Winston Churchill, tarih bilmenin önemini belirtmek için, "Ne kadar geçmiş isem, o kadar geleceğim" demektedir. Ünlü tarihçi İbnü`l-Esir ise, tarih`in uzun kış gecelerini dolduran bir eğlence olmayıp tarihten ibret alınması gereğinden söz eder. Bizzat Kuran-ı Kerim, geçmiş kavimlerin başlarından geçenleri, ibret ve ders almamız için anlatır bizlere. Şu halde tarihi bilmek, bugünü anlayıp yarını kurmak için mecburidir. Tam da bu noktada, Kanuni Sultan Süleyman`ın oğlu Şehzade Mustafa`nın başına gelenler ve bunun Osmanlı İmparatorluğuna nasıl yansıdığını anlatmayı gerekli gördüm.

Osmanlı İmparatorluğu en güçlü dönemini Kanuni Sultan Süleyman döneminde yaşamıştır. Edebiyatta Baki, mimaride Sinan, ilimde Ebussuud, denizcilikte Barbaros bu dönemin zirve isimlerinden bir kaçıdır. Muhteşem namıyla maruf Sultan Süleyman`ın bu parlaklığa ulaşmasında elbette önceki sultanların, ama özellikle de Yavuz Sultan Selim`in büyük payı vardır.Böylesine parlak bir dönemi, Duraklama Devri`nin ve tereddinin takip etmesi üzerinde durulması gereken bir noktadır. Kanuni Sultan Süleyman`ın hükümdarlık döneminin bütününü bu yazıda bırakın anlatmayı, özetlemek bile mümkün değildir. Fakat Kanuni döneminin bu yazıya konu olan icraatı, oğlu Şehzade Mustafa`yı boğdurması ve bunun hangi şartlar altında gerçekleştiğidir.

Konu Şehzade Mustafa olduğuna göre, fecii bir akıbete maruz kalan bu bahtsız şehzade hakkında bilgi vermekte fayda var. Şehzade Mustafa, 1515 yılında babası Kanuni`nin Manisa Sancakbeyliği sırasında doğdu. Annesi, Kanuni`nin ilk başkadını olan Mahidevran Hatun`dur. Dedesi Yavuz Sultan Selim`in vefatı üzerine, babası Kanuni ile birlikte İstanbul`a gelen Şehzade Mustafa, 1533 yılında Saruhan Sancakbeyliğine atandı. Aynı dönem, Şehzade Mustafa`nın annesi Mahidevran Hatun ile Mehmed, Selim, Bayezid ve Cihangir adlı dört şehzadenin annesi olan Hurrem Sultan arasındaki rekabetin ateşli bir biçimde yaşandığı yıllardır.

Tarihi kaynaklar Şehzade Mustafa`yı iyi yetişmiş, cesur ve halkın sevdiği bir kişi olarak tasvir etmekteyse de, babası Kanuni için durum pek de öyle gözükmemektedir. Manisa sancakbeyliği, padişah`ın vefatı durumunda yerine geçecek şehzadeye ayrılan bir yer olarak bilinmekteydi. Burada sancakbeyliği görevini yürüten Şehzade Mustafa bir zaman sonra Amasya`ya kaydırıldı. Manisa`ya ise, Kanuni`nin Hurrem`den olma ve Şehzade Mustafa`dan altı yaş küçük oğlu Şehzade Mehmet getirildi. Bunun anlamı, Hurrem`in oğullarından birinin sultan olması için yoğun bir çaba gösterildiği ve Kanuni`nin de bu etkiye direnemediğiydi. Tüm bunlar gerçekleşirken beklenmeyen bir durum ortaya çıktı. Kanuni`nin Şehzade Mustafa`ya tercih ettiği Şehzade Mehmet, henüz 22 yaşında iken vefat etti. Şehzade Mehmet`in vefatından sonra Şehzade Mustafa bir kez daha öne çıksa da, Manisa Sancakbeyliğine bu kez yine Hurrem`in oğlu olan Şehzade Selim getirildi. Bu durum, Hurrem`in kendi oğullarından birisini sultan yapmak konusundaki ihtirasını ve gayretini göstermekteydi.

 

İmparatorluğun büyük başarılar elde ettiği bu dönemde bir yandan da taht kavgaları için için devam etmekteydi. Ordu, ulema ve meşayih Şehzade Mustafa`nın sultanlığının uygun olduğunu düşünürken, Hurrem ve Rüstem Paşa Şehzade Bayezid`in sultanlığından yana idiler. Bedenen özürlü olan Şehzade Cihangir`i ise hizmetli takımı çok sevmekteydi. Tüm bu taht mücadelelerinde adı anılmayan tek kişi ise Şehzade Selim idi. Gerek sultan olmaya kayıtsızlığı, gerek aykırı ve düzensiz hayatı onun sultan olabileceğine ilişkin herhangi bir ihtimalin doğmamasına yol açıyordu.

Ordunun, alimlerin ve meşayihin Şehzade Mustafa`dan yana olması boşuna değildi elbette. Zira Şehzade Mustafa, hem bedenen, hem de karakter itibariyle dedesi Yavuz Sultan Selim`e benzemekteydi. Diğer kardeşlerinden farklı olarak çok iyi yetişmiş, döneminin alimleri ve şairleri tarafından çevrelenmişti. İmparatorluğun daha da güçlenmesini sağlayacak adımları atmakta kararlılık gösterecek bir şehzade olmasının yanısıra, yavaş yavaş Osmanlı seçkinlerini çürütmeye başlayan içkiye ve kötü alışkanlıklara karşı büyük bir nefret duyuyordu. Halk tarafından sevilmesinin sebebi ise, güleryüzlü, mütevazı ve cömert olmasıydı.

Her ne kadar hemen herkes Şehzade Mustafa`nın Kanuni sonrasında tahta geçmesinin uygun olduğunu düşünse de, Hurrem ve Rüstem Paşa Şehzade Mustafa`ya karşı müthiş bir kin duyuyorlardı. Bu arada Hurrem, çirkin ve cahil bir kimse olan Rüstem`e kızını vererek onu sultanın damadı da yapmasını bilmişti. Hurrem`in bunu yapmaktaki amacı, Şehzade Mustafa`nın tahta geçmesini engelleyecek ittifaklar kurmak istemesiysi. Rüstem Paşa`nın Şehzade Mustafa`ya olan kini ise, Mustafa`nın sultan olması halinde saraydan uzaklaştırılacağını çok iyi bilmesiydi. Böylece Şehzade Mustafa`nın tahta çıkmasını isteyen ordu, ulema, meşayih ve halk karşısında, saray entrikalarını çok iyi bilen Hurrem-Rüstem ittifakı bütün hileleriyle ve pervasızlığıyla işlemeye başlamıştı.

Peki Kanuni bu işin neresindeydi? Kanuni Sultan Süleyman, on bir askeri sefere çıkmış olmanın yorgunluğunu ve nikris hastalığıyla mücadele etmenin zayıflığını yaşıyordu. Bu durum onun gün geçtikçe Hurrem-Rüstem ittifakının etkisi altına girmesine yol açıyordu. Hurrem ve Rüstem de Kanuni Sultan Süleyman`a sürekli olarak Şehzade Mustafa`nın sultan olmak istediğini ve Yavuz Sultan Selim`in babası II. Bayezid`i tahttan indirmesini hatırlatıyorlardı. Gerçekten de Yavuz Sultan Selim, doğuda büyüyen ve Osmanlı halkını tehdit eden Safevi tehlikesine ve Memlukların yıkıcı teşebbüslerine karşı gerekli tedbirleri bir türlü alamayan babası II. Bayezid`i tahttan inmeye zorlamıştı. Yaşlı Bayezid, Safevi ve Memluk tehlikeleri karşısında gün geçtikçe zayıflayan devlete yön vermekten uzaklaşmış, saraydaki bazı muhterisler ise Yavuz`un kendi çıkarlarına mani olacağı gerekçesiyle ona diş biliyorlardı. Yavuz Sultan Selim`in babası II. Bayezid`i tahttan inmeye zorlaması bu şartlar altında olmuştu. İşte Hurrem ile Rüstem`in Kanuni`ye sürekli olarak hatırlattıkları durum buydu. İşin aslı ise, Hürrem`in kendi oğlunu sultan yapmak istemesi ve Rüstem`in de damat olması hasebiyle saraydan edindiği nüfuzu kaybetme korkusuydu.

"Osmanlı tarihinin en muhteris kadın efendisi Hurrem, en hileci veziri ise Rüstem Paşa`dır" dense abartılı olmaz. Bu ikili karşısında Şehzade Mustafa`nın durumu çok zordu. Artık seferlere bile çıkmayan Kanuni`den sonra sultanın muhakkak Şehzade Mustafa olması gerektiği fikri gittikçe yaygınlaşıyordu. Bu teveccüh ve Şehzade Mustafa`yı herkesin sevmesi karşısında Hurrem-Rüstem ittifakının entrikaları ve pervasızlığı da gittikçe artıyordu. Rüstem Paşa, Şehzade Mustafa`nın mührünü yaptırarak İran Şahı Tahmasb`a mektup yazmış, İran Şahının cevabını da Kanuni Sultan Süleyman`a sunmuştu. Bu ve benzeri bir dizi entrika ile Kanuni Sultan Süleyman, oğlu Şehzade Mustafa`nın kendisine isyan edeceğine ve tahtı elinden alacağına ikna edilmişti. Artık Şehzade Mustafa, yani, Osmanlı tahtına en iyi varis olabilecek, halkın, ordunun, alimlerin, meşayihin sevdiği bu kıymetli şahsiyet, oğlunu sultan yapmak isteyen Hurrem`in ve damatlıktan gelen çıkarlarını ve maddi nüfuzunu elde tutmaya çalışan Rüstem Paşa`nın hileleriyle adeta bir isyancı gibi gösterilmekteydi.

Peki daha sonra ne olmuştur? İşin o kısmı oldukça hazindir. Şehzade Mustafa, sefere giden ve kumandanlığını babasının yaptığı orduya katılma emri alır. Yanında beş bin kişilik bir kuvveti olduğu halde emredileni yapar. Şehzade Mustafa kendisinden ve masumiyetinden o kadar emindir ki, ikinci vezir Ahmed Paşa`nın el altından kendisine yolladığı uyarıyı umursamadan babasının huzuruna çıkmaktan çekinmez. Zira babasının adaletine ve kendisinin masumiyetine güvenmektedir. Hatta, hayatından endişe eden bazı yakınları Şehzade Mustafa`yı, babası ile açık alanda ve at üzerinde görüşmesi yönünde ikna etmeye çalışmışlarsa da, Mustafa bunu bile gereksiz saymıştır.

Şehzade, babasının adaletine ve kendi masumiyetine güvenerek babasının çadırına gitmeye karar vermiştir. Şehzade Mustafa`yı o çadırda bekleyen, Hurrem`in ihtirasla ve Rüstem`in hilelerle doldurduğu Kanuni Sultan Süleyman`ın verdiği emirdir. Osmanlı`nın en iyi yetişmiş Şehzadelerinden olan Mustafa babasının çadırına girer girmez, yedi dilsiz celladın saldırısına uğrayarak hunharca boğulmuştur. Rivayet odur ki, boğulduktan sonra çadır önünde teşhir edilen Şehzade Mustafa`nın yüzü bembeyaz imiş. Ayaklarında kırmızı çizmeleri, kavuğunda da beyaz turna tüyü sokulu imiş.

Kanuni Sultan Süleyman`ın, Hurrem`in ihtirası ve Rüstem Paşa`nın hileleri ile boğdurttuğu Şehzade Mustafa`nın akıbeti Osmanlı halkında geniş yankı bulmuştur. Kanuni`nin süt kardeşi Mehmed Çelebi bu kararı dolayısıyla sultana çok ağır sözler söylemiş, padişahla araları açılmıştır. Her kesimden insanın sevdiği Şehzade Mustafa`nın boğdurtulması sebebiyle derin bir üzüntü ve ümitsizlik doğmuştur. Halk arasında uzun süre, "Umudumuz Mustafa ile söndü" sözünün söylendiği rivayet edilmektedir. Hatta, saraya gönderilen imzasız bir ihbar mektubunda, "keşke Mustafa öleceğine biz kırılsaydık" denilmiştir. Fakat olan olmuş, Şehzade Mustafa saray entrikalarına ve Rüstem Paşanın hilelerine kurban gitmiştir.

Şehzade Mustafa`nın öldürülmesi başlı başına hazin bir olay ve haksızlık olduğu kadar, Osmanlı tarihinde de bir dönüm noktasıdır. Bedenen özürlü olan Şehzade Cihangir`in vefatı, Şehzade Bayezid`in babasına isyan ederek İran`a kaçması ve ardından da idam ettirilmesi sonrasında, sultan olması hiç beklenmeyen Şehzade Selim Osmanlı tahtına çıkmıştır. Osmanlı sultanı olmayı hakedecek donanımdan ve beceriden yoksun olan Sultan Selim ise, devleti yönetmek ve yeni fetihlere yönelmek yerine, saray eğlenceleri ile vakit geçirmiş, içki ve sefahat hayatına dalmıştır.

Yazının başına dönelim tekrar. Şöyle demiştik: "Tarihi bilmek, bugünü anlayıp yarını kurmak için mecburidir." Gerçekten de durum budur. Tarihin nasıl işlediğini, nerelerde hatalar yapıldığını, aynı hataları tekrarlamamanın lüzumunu iyi kavramak gerekir. Bu gereklilik, büyük iddialarla toplum karşısına çıkan, dünyaya nizam verme arzusunda olanlar için daha da önemlidir. Görüldüğü üzere, oğlu tahta geçsin diye ihtiras içinde yanan Hurrem, kendi düzeni bozulmasın diye her çeşit hileyi uygulayan damat Rüstem Paşa, Osmanlı`yı yıkacak bir teşebbüsün parçası olmuşlardır. Hurrem`in ve Rüstem Paşa`nın nasıl böylesine büyük bir hatayı işlediğini anlamak mümkün değil. Şehzade Mustafa`nın ne kadar iyi yetiştiğini, alimler, meşayıh, ordu ve halk tarafından ne kadar çok sevildiğini; lüks hayata düşkün ve toy Sarı Selim`den ne kadar üstün olduğunu niye göremedi Hurrem ve Rüstem Paşa? Göremediler çünkü, ihtiras ve kin gözlerini kör etmişti. Peki ya Kanuni, o neden kavrayamadı bunu? Kavrayamadı çünkü, Şehzade Mustafa`nın kendisini tahttan indireceğine inandırılmıştı. Oysa Şehzade Mustafa, ordunun, alimlerin, meşayihin ve halkın sevgilisi olan Mustafa, başına gelebilecekler kendisine haber verildiği halde babasının huzuruna çıkacak kadar emindi masumiyetinden.

Tarihi uzun kış gecelerini dolduran masallar olarak görmemek gerek. İnsanlar tarihi öğrendikçe bugünü daha iyi anlayabilirler. Yarını kurmanın tek yolu, tarihin gösterdiği ibretlerden ders almaktır.

Hurrem, Rüstem, Kanuni, Şehzade Mustafa ve dilsiz cellatlar. Siz o gün orada olsa idiniz, kimden yana olurdunuz? Şu kadarını söyleyeyim ki, ihtişamını her surette hürmetle andığımız, muhabbetle adını zikrettiğimiz ve yaşasaydık ordusunda nefer olmayı onur bileceğimiz Ulu Sultan Kanuni`nin her kararının haklı olmadığını tarih bize göstermektedir. Ve yine tarih bize göstermektedir ki, Kanuni`nin her kararını doğru bilmek, bu kararların her zaman Osmanlı`nın lehine olduğu anlamına gelmeyebilir. Bazen Kanuni`nin kararını onaylamak, Hurrem`in ihtirasına ve Rüstemin hilelerine destek olmaktır. Ben eğer o gün orada olsa idim, Şehzade Mustafa`ya hak verenlerden olurdum. Zira aksine davranmak, Şehzade Mustafa`yı boğan dilsiz cellatların yaptığıyla aynı olabilir.

Alıntıdır

 

73 yıl önceki ibretlik yanıtlar!.

PDF Yazdır Ağhesabı

“Atatürk, bu yüzyılın büyük insanlarından birinin tarihi başarılarını, Türk halkına ilham veren liderliğini, modern dünyanın ileri görüşlü anlayışını ve bir askeri lider olarak kudret ve yüksek cesaretini hatırlatmaktadır. Çöküntü halinde bulunan bir imparatorluktan özgür Türkiye’nin doğması, yeni Türkiye’nin özgürlük ve bağımsızlığını şerefli bir şekilde ilan etmesi ve o zamandan beri koruması, Atatürk’ün Türk halkının işidir.“ (John F. Kennedy, ABD Başkanı)

“Kendisi, Türkiye’nin, dünyanın en ileri memleketleri arasında hak ettiği yeri almasını sağlamıştır. Keza O, Türklere, bir milletin büyüklüğünün temel taşını teşkil eden, kendine güvenme ve dayanma duygusunu vermiştir.” (General Mc Arthur)

“Sovyet Rusya Hariciye Nazırı Litvinof ile görüşürken kendisine Avrupa’nın en dikkate değer devlet adamının kim olduğunu sordum. Bana Avrupa’nın en kıymetli devlet adamının Türkiye Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal olduğunu söyledi.” (Franklin D. Roosevelt, ABD Başkanı)

“Yeni Türk Devleti ile Ankara Antlaşması’nın imzalanması nedeniyle; ‘Bizi arkadan vurdu’ diyenlere Fransız Başbakanının Mecliste verdiği yanıt: Mustafa Kemal ve O’nun tüm askerleri burada olsalardı teker teker hepsinin heykellerini dikerdik. Böylesine bir kahramanla antlaşma imzalamaktan gurur duyuyorum.” (Fransız Başbakanı Brıand)

“Türkiye tarihi, bugün her zamandan çok Batı ve Avrupa tarihinden ayrılmaz bir haldedir. Ve Atatürk’ün bu yöndeki gayretleri sonuçsuz kalmamıştır.” (Charles De Gaulle)

“Savaşta Türkiye’yi kurtaran, savaştan sonra da Türk Milletini yeniden dirilten Atatürk’ün ölümü, yalnız yurdu için değil, Avrupa için de büyük kayıptır. Her sınıf halkın O’nun ardından döktükleri içten gözyaşları bu büyük kahraman ve modern Türkiye’nin Ata’sına değer bir görünümden başka bir şey değildir.” (Winston Churchıll, İngiltere Başbakanı)

“O büyük insan yalnız Türkiye için değil, bütün Doğu milletleri için de en büyük önderdi.” (Emanullah Han, Afgan Kralı)

“Mustafa Kemal Atatürk, kuşkusuz 20. Yüzyıl’da dünya savaşından önce yetişen en büyük devlet adamlarından biri, hiçbir millete nasip olmayan cesur ve büyük bir inkılapçı olmuştur.” (Ben Gurion, İsrail Başbakanı)

 

“Büyük adamlar, kuşaklarının başındadır. Türk milletinin başındaki büyük ve dahi Atatürk, politika ve savaş alanlarında yılmayan büyük ve yurtsever bir insandı.” (Kerama, Lübnan Başbakanı)

“Kemal Atatürk, yalnız bu yüzyılın en büyük adamlarından biri değildir. Biz Pakistan’da, O’nu geçmiş bütün çağların en büyük adamlarından biri olarak görüyoruz.“ (Eyüp Han, Pakistan Cumhurbaşkanı)

Yandaşlara meslektaş tokatları!..

“Dünya sahnesinden tarihin en dikkatli, çekici adamlarından biri geçti.” (Chicago Tribune)

“Savaş sonrası döneminin en yetenekli liderlerinden biri.” (New York Times)

“Almanya, Atatürk’ün eserine ve mücadelesine hayrandır. O’nda, tarihi eseri, özgürlüğü seven bütün milletler için bir sembol olarak kalacak kudretli bir kişilik görmektedir.” (Berlin, Alman Ajansı)

“Kendisinin tarihi büyüklüğü, eseri olan yeni Türkiye’ye bakılarak bu günden ölçülebilir. Çelik gibi azim ve gayreti, uzağı gören akıl ve hikmetle birleşmiş olan bu gerçek halk önderi ve devlet adamı; Anadolu dağlarının en uzak ve ıssız köşesindeki köylere bile başka bir ruh aşılamıştır.” (Illustrierte Dergisi)

“Atatürk öldü. Barış kubbesinin Doğu sütunu yıkıldı. Artık evrende barışı kimse garanti edemez. Nitekim Avrupalı devlet adamları; O’nun 1930’da yaptığı uyarı ve tavsiyeleri dinlememiş ve dünyayı 1939 yılında ikinci büyük savaş felaketinin içine sürüklemişlerdir.” (Fransız Sanerwin Gazetesi)

“Atatürk, bir milleti, birkaç yılda asrileştirmek mucizesini göstermiştir.” (Paris-Le Temps)

“Çağımızda hiçbir isim Atatürk’ün adı kadar büyük saygı yaratmamıştır.” (Observer)

“İngiltere önce, cesur ve asil bir düşman, sonra da sadık bir dost olarak tanıdığı büyük adamı selamlamaktadır.” (Sunday Times)

“O, Türkiye’nin önceki kuşaklarından hiçbirine nasip olmayan özgürlük ve güven dolu bir hayat sağladı. Başarıları, Türkiye’nin Avrupa devleti olmasını sağladı, Yakındoğu’nun tarihini değiştirdi.” (Times Gazetesi)

“Atatürk, Türk milletinin ruhunda Türk bayrağı gibi dalgalanan bir baştı.” (Daily Telegraph)

“Atatürk, şahsiyet ve yeteneğin dev gibi bir simgesiydi. O, 20. Yüzyıl’ın en görkemli olayını yaratan adamdı.” (National Tidence Gazetesi)

“Atatürk yalnız kahraman milletinin büyük bir şefi olmakla kalmamıştır. O, aynı zamanda insanlığın da en büyük evladı olmuştur.” (İran Gazetesi)

“Vatanını muhakkak bir parçalanmaktan kurtararak devlet gemisini güvenilir bir limana götürdükten sonra milletinden bir taht istemedi. O, kelimesinin bütün anlamıyla bir insan, eşsiz bir dahi, kahraman bir asker ve siyaset adamı idi.” (Suriye, Elifba Gazetesi)

Ve Truva atları!..

Dünya liderleri ve saygın gazetelerin 73 yıl önce yani Atatürk’ün ölümünün hemen ardından söyledikleri ve yazdıklarını, günümüzün zavallılarına acımanız için sıraladım...

Amacım yalnızca çağdaş Türkiye’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ü ölüm yıldönümünde anmak değildi...

Büyük Önder’in ardından yapılan konuşmaları 73 yıllık bir zaman diliminde; zeka, anlayış ve kavrama farkı açısından da ibret olsun diye alıntıladım!.. Atatürk’ün ölümünden sonra yazılan övgü dolu satırlar, tarihin altın sayfalarında birer övünç madalyası gibi durmaya devam edecek!..

73 yıl sonra bile Atatürk’ü anlayamayan günümüzün geri kalmış işbirlikçi anlayışının zırvaları ise milletin çöp tenekesinde farelere yem olacak!..

Kalem taşeronlarına, limonata liboşlarına, Truva’nın nalsız kısraklarına, yandaş yobazlara, medyanın kurye maymunlarına ve devekuşlarına 73 yıl sonra tek bir şey söylemek istiyorum;

Millet sizden iğreniyor beee!.. Yazıklar olsun size!..

Mehmet Faraç

Aydınlık

10.11.2011

 
<< İlk < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Son >>

Sonuç 37 - 45 Toplam 128
 
Tavsiye Ettiklerimiz
Yasaklı Belgesel
Tebriz Türk Takımı
Tolon Paşa ve Ordusu
O.Sinanoğlu Sohbet
İthal Tohum İhaneti
Durum Çözümlemesi
Zekeriya Öz Hakkında
Kurtuluş Savaşında 2000 Kırgız
Hakikat nerede?
Etki Ajanları
Çıkışyolu Turan
Dilde Birlik ve Türklük Şuuru
TSK'yı Yıpratma Girişimleri
Siyasetimiz Nasıl Düzelir
Sivil cehalet
Türk Ülküsü
Mevlana'dan Öğütler
Kazak ve Türkiye Türkçesi
Ampulün Anlamı
Said-i Nursi'nin Gerçek Yüzü
Bor Madeni ve Önemi
İran'a şeriat nasıl geldi?
Atatürk'ün Kaleminden
Hablemitoğlu Belgeseli
Gül'ün Süreci
Gizli Mutabakat
Gladyocu İftirası
Kürt Federe Devletine
Gökşad'tan

Saçların gezerdi yüzümde eskiden

Ağlarsın

Saçların gezerdi yüzümde eskiden,

Şimdi yanaklarımda damla damlasın.

Ne çok severdim dizinde yatmayı,

Şimdi uykumu bölen keskin bıçaksın.

 

Nefesin vururdu nefesime her akşam,

Şimdi soluğumu kesen acı rüzgarsın.

Bütün dertlerim yalnız sende biterdi,

Şimdi yüreğimde kapanmaz yarasın.

 

Şehre uzak yerlerden yıldızlar sayardık,

Şimdi gökyüzünde en uzak yıldızsın.

Ne çok özledim seni anlatabilsem,

Şimdi oturup kana kana ağlarsın...

 

Çorlu, 2002

Gökşad

 

Gölgeler

Gölgeler

-I-

Ömrün gölgesi olsun ömrümün

Uzayıp gitsin ardımca

Ben gidersem bir ikindi vakti...

Ki sen bir Cuma sabahı gelirken

Ömrüm gölgesi olmuştu ömrünün

Uzayıp gitmişti ardınca...

 

Ankara, 2004

 

Gölgeler

-II-

Bütün zamanların tek suçlusu ben miyim

Üstüme bir bulutun bile gölgesi düşmez

Bu karanlık sahrada neye pervaneyim

Kapanan gözlerime bir ışık düşmez...

 

Medet ey sevgili, yandım bu çölde!

Bu nasıl bir serap, bu nasıl bir gölge?

Düştüm düşeli bu amansız hüzne

Divane yüreğim bir lahza gülmez

                                  

Ankara, 2004

 

Ahiret'te

 


 

Tanrım sen varlığı yaratansın

Canlı cansız her şeyi kuşatansın

Bir dileğim var sen bağışlayansın

Desem korkarım demesem yer beni

 

Garip gönlüm gece gündüz âhtadır

Dileğim gönlümde sana âyandır

Kusur kulundan bağış katındandır

Desem korkarım demesem yer beni

 

Bedenimi balçıktan sen halk ettin

Yüreğime dünyayı sen dar ettin

Gönlüm coştu, dilimi sen lâl ettin

Desem korkarım demesem yer beni

 

Tanrım hurilerin gözümde değil

Aşk için bir ömür yeterli değil

Hâşâ Kaynaroğlu isyanda değil

Âhirette sevdiğime ver beni

 

               Ankara, 2003

 

Sır Kapısı

Sır Kapısı

 

Kırk sır kapısı açıldı gözlerinde

Kırk ayrı yol var her kapının birinde

Her yol ağzında ayrı idam ettiler

Sade tenim kaldı saçının telinde

 

Bir tel saç ile bağladılar çenemi

Üç tas su ile yıkadılar tenimi

 

Beni gonca gül yaprağına sardılar

Musalla diye avucuna koydular

Nasıl bilirdiniz diye sordular

Sustum da dinledim başka bir alemde

 

Aşkı bilmeyenler hiç ses çıkarmadı

Mecnun dedi ki “beni utandırmadı”

 

Kaynaroğlu, adını toprağa verdin

İki kaş arasından sıratı geçtin

Lokman’ın sırrını sen âşikar ettin

Ölü müsün diri mi, bilmez hiç kimse.

 

Ankara, 2004

 

Nevruz

  

Nevruz

Gökyüzünde göç başlar vakit gece

Sultan kız batıdan doğuya göçer

Toy düğün başlar Türkistan ilinde

Sultan Nevruz önünde gergef işler

 

Bize de gel bilinmez bir saatte

Benim de ölülerim yeyip içsin

Rızkımızı bulalım bu yengi gün’de

Bütün alem Tanrı’ya secde etsin

 

Esir Türkleri unutma Sultanım

Onlar beklese de başka baharı

Birgün muhakkak biter bu zalim kış

Yine az görür Türk, koca dünyayı

 

Hazar’a muhabbet götür sultanım

Yesevi’den hikmet getir bizlere

De ki özlemiş sizi Kaynaroğlu

Gayrı dayanmazmış gönlü hasrete

Gökşad

Sivas, 1997

 

Kuşların Rüyası

Kuşların Rüyası 

Kuşların rüyasına girdim dün gece

Karar verdim bunu hep yapacağım

Hepsi de uyuyordu gözlerinde

Onları mı yoksa seni mi kıskanayım

 

Güya bir bülbül senin nefesinden

Şiirler okuyordu seher vaktinde

Şaşırdım kaldım, ses benim sesim

Dedi ki “İlham” derler buna sizin alemde

 

Rüyasında bir güvercin konup pencerene

Uzatıp kanatlarını tutundu ellerine

Şaşırdım kaldım, el benim elim

Dedi ki “Vuslat” derler buna sizin alemde

 

Bir serçe rüyasında kanat çırpıp

Su içti avuçlarından kana kana

Şaşırdım kaldım içim yanmış benim de

Dedi ki “Mecnun” derler buna sizin alemde

 

Kuşların rüyasına girdim dün gece

Gördüm ki seni seviyorum her bedende

Bir kaknus yaklaşıp kulağıma sessizce

Dedi ki “Kader” derler buna sizin alemde

 

Dedim ki “Hayrolur İnşallah...”

Gökşad 

Ankara, 2004

 

Gidişine Ağıt

 

 Mecnûn düşünde gördü Leylâ’yı bir gece:

 Ve sen, şehirlerini benim ülkeme kurdun,Pâyitahtını benim yaralı kalbime..

.Seni bir kan pıhtısı gibi elimde tuttum.

 İnsafsız rüzgârlar uğradı yurduma: 

Yağmur kar ortasında bir çöle düştüm,Kum fırtınasında tutundum saçlarına...

Sen uykudaydın, ben kâbuslar gördüm. 

Buğday tarlalarına kızgın alevler düştü: 

Çıplak ayaklı çocuklar savruldu her yana,

Çıplak ayaklı yıldızlar gibi darmadağın...

Ne olur beni de kat, beni de kat dualarına. 

Seni düşümde gördüm,  tam altı yıl önce: 

Ve sen, gözlerini giyindin Asya ceylanlarının,

Ak sakallardan miras bir huzur yüzünde...

Gezinip durdun içinde bütün damarlarımın.    

 Benim yüreğim mahşer, senin gönlün sırat: 

Zalim bir korku boğazlar sevincimi,

Gözlerim karanlık benim, senin gözlerin hayat.

Gözlerim hiç görmesin gittiğini...  

Ki o Selçuklu şehri seni bırakır mı bilmem:

 Lacivert göğünde gözlerin, bir muska gibi dururken,

Vakitsiz düşer toprağa kırkikindi yağmurları.

Bin yıllık Medrese, yeni bir Eylül’e soyunmuşken... 

Yıldızlara söyle seni geri getirsinler: 

Onlar bilir benim çekik gözlü yüreğimi.

Geçmişin saçından tut, sana yol göstersinler,

Yıldızlar bilir benim gökçe soylu düşlerimi... 

Ankara, 2003

Gökşad 

 

Gözlerin

 

Gözlerin

 

Sanki deryalara dalar giderim

Baktıkça içimi yakar gözlerin

Her şafak vaktinde çalar kapımı

İlmiği boynuma takar gözlerin

 

Mecnun’u çöllerde koyar çaresiz

Ferhad’ı dağlara salar gözlerin

Yanımda yöremde ölüm gezdirir

Benim peşimde o yeşil gözlerin

 

Başı dik dağlara yasla sırtını

Dolunay akşamı kaldır başını

Her kim ki yazarsa kişi bahtını

Ezelden alnıma yazmış gözlerin

 

Dört duvardan gayrı yerim olmadı

Kendi gölgem bana sadık kalmadı

Şu yalan dünyada yüzüm gülmedi

Benim tek servetim senin gözlerin

 

Kefenimi yeşil sarın, beyaz olmasın

Mezarımı göğe kazın yerde kalmasın

Sevdiğim gözünden yaşlar akmasın

Gider Kaynaroğlu, kalır gözlerin

 

Sivas, 1998

 
   
 
Benzer Yazılar