Anasayfa arrow Tarihi Dosyalar
 
   
Türkçülüğün Esasları
Türkçülüğün Özü
A) Dilde Türkçülük
B) Sanatta Türkçülük
C) Ahlaki Türkçülük
D) Hukukta Türkçülük
E) Dinde Türkçülük
F) İktisatta Türkçülük
G) Siyasette Türkçülük
H) Felsefede Türkçülük
Büyük Türkçülerden
Türkçülerden Özlü Sözler
Genel İçerik
Marşlarımız
Görsellikler
Türk Dünyası Ezgileri 1
Türk Dünyası Ezgileri 2
Türkçülük Hakkında
Tüm Dosyalar
Tüm Yazarlar
Edebiyat
Makaleler
Tepkisiz Kalma
Ağelini Öneriniz
Belge Resim

Bilgilendirme
Türküler
Görsellik
Kitap Önerileri
Büyük Türkçüler
Büyük Türkçülerden
Azınlık veya Özerk Türkler
Nutuk
Duyurular
Özlü Sözler
Yorumsuz Resimler
Siyasi Dosyalar

  :: TSK'dan ABD-İsrail Koridoru'na balyoz
  :: Emperyalizmin Tetikçileri
  :: Komünistlerin Atatürk karşıtlığı
  :: Rockefeller'den yüzyılın itirafı
  :: Ayrılma bildirisi ve Sevr
  :: İstanbul Barosu’ndan yapılan 14 maddelik açıklama
  :: Öz Yurdunda Köleleşen Türk
  :: IŞİD – ABD ilişkisinin delilleri
  :: Barzani ve Erdoğan
  :: İran Türkleri Hapislerde
  :: Hitler’in Müftüsü Hacı Emin El Hüseyni
  :: Seçsis Neden Türkiye'de Kullanılıyor?
  :: Irak’ın 16. Tugayı Peşmergeye katıldı!
  :: Türker Ertürk , ABD tertiplerini ve ABD işbirlikçilerini açıklıyor.
  :: Hava Kuvvetlerinde Tasfiye
  :: Esad'ın Ulusal Kanal Söyleşisi
Türkçe
Türkçe Adlar
Türkçe İzgileri
Hayvan Adları
Türkçe Terimler
Göktürk Yazıtları
Kuş Adları Derlemesi
Türkçe Adlar Sözlüğü
Kazakistan Türkçesi Sözlüğü
Azerbaycan Türkçesi Sözlüğü
Dosyalar
Siyasi Dosyalar
Tarihi Dosyalar
Görüntüler
Dini Dosyalar
Belge Resim
Bilimsel Dosyalar
Atatürk
Eserleri
Makaleleri
Özlü Sözleri
Atatürk Dosyaları
İletişim
 

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

İlgili İçerikler
Tarihi Dosyalar


Hasan Tahsin'i Savaş Suçlusu İlan Ettiler

PDF Yazdır Ağhesabı

Cuma, 22 Mayıs 2009

Hasan Tahsin Kurtuluş Savaşımızın unutulmaz kahramanı. İzmir'i işgale gelen yunan askerlerine ilk kurşunu atan gazeteci. İşte bu kahraman, Fethullah'ın Mehtap Tv kanalında savaş suçlusu ilan edildi. Bu iftiralarında o kadar ileri gittiler ki, Yunanların yaptığı, tecavüzlerin, katliamın tek sorumlusunun Hasan Tahsin olduğunu bile söylediler.


Hasan Tahsin, asıl adı Recep oğlu Osman Nevres; Türk istihbarat görevlisi ve gazeteci. 15 Mayıs 1919'da Yunan ordularının İzmir'i işgali başladığı sıralarda silahını çekip ateşleyerek en öndeki Yunan bayraktarını başından vurdu. Kurtuluş Savaşı'nı başlatan kurşunu attı.

İşte bu kahraman gazeteci Fethullah'ın Mehtap Tv'sinde savaş suçlusu ve tetikçi ilan edildi:

"Aslında işgali kabul etmiştik" diyen program sunucusu Mustafa Armağan, yapılacak işin itilaf donanmalarının boğazlardan geçip, işgale başlamaları olduğunu söylüyor. Peki ne yapmış Hasan Tahsin, bu işgali kabul etmemiş ve düşman askerlerine ilk kurşunu gövdesini vatan topraklarına siper ederek sıkmış.

Mehtap Tv ise "katliamın, tecavüzlerin sorumlusu bir savaş suçlusu kahraman ilan edildi" deme cürrettini gösteriyor.

Hasan Tahsin neden Fethullahçı medyada hedef alınıyor?

Bu sorunun yanıtı bu kahramanın kimliğinde.

Hasan Tahsin yani Osman Nevres, İlk önce Mustafa Kemal'in de okuduğu Şemsi Efendi Okuluna gitti. Sonra Selanik Fevziye Mektebi'ni bitirdi. Ardından burslu olarak Paris Sorbonne Üniversitesi'nde siyasal bilimler öğrenimi gördü. İttihat Terakki Fırkası'na girdi ve Teşkilat-ı Mahsusa'da görev aldı.

İstanbul'a döndükten sonra, Osmanlı Devleti aleyhine Balkanları karıştıran İngiliz istihbarat teşkilatı adına çalışan Buxton kardeşlerin bu faaliyetlerini önlemekle görevlendirildi.

Buxton kardeşlere Bükreş'te bir tünelde suikast girişiminde bulunan Hasan Tahsin başarılı olamadı, yakalanıp 5 yıl kalebentliğe mahkûm edildi, 1916'da Romanya'dan kaçmayı başardı, adını Hasan Tahsin olarak değiştirdi. (Osman Nevres'in pasaportunu kullandığı "Hasan Tahsin", Silah gazetesini çıkartan ve bu nedenle "Silahçı hasan tahsin" olarak bilinen eski bir bahriye yüzbaşısının adıydı)

1918'de İzmir'e yerleşerek Osmanlı Sulh ve Selamet Cemiyeti'nin sözcülüğünü yapan Hukuk-ı Beşer gazetesini yayımlamaya başladı. 1918 yılında Sudiye hanımla İzmir'de gizlice evlendi, Mehmet Kemal isimli bir oğulları dünyaya geldi. İzmir'in işgali sırasında Yunan askerlerine ilk kurşunu attı ve orada öldürüldü.

1973 Yılında anısına İzmir Konak Meydanı'nda "İlk Kurşun Anıtı" dikildi. Her yıl 15 Mayıs günü tören düzenlenir. İşte Hasan Tahsin'in kısa ama onurlu hikayesi böyle.

Hasan Tahsin'in Fethullahçılar tarafından neden hedef alındığı sorusunun cevabı, işte bu hikayenin içinde...

 

Bahçeli'nin Tarihi Konuşması

PDF Yazdır Ağhesabı

Genel Başkanımız Sayın Devlet Bahçeli'nin
TBMM Grup Toplantısı Konuşması.
26 Mayıs 2009

Muhterem Milletvekili Arkadaşlarım,

Kıymetli Basın Mensupları,

Bu haftaki Grup konuşmama başlarken hepinizi sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.

Son dönemde kılavuzluğunu hükümetin yaptığı ve adına açılım, çözüm ve fırsat denilen süreçte, bölücü mesaj trafiğindeki artışlar ile tahriklerin hız kazanması, karşı karşıya bulunduğumuz tehdit ve tuzakların boyutlarını göstermesi bakımından önemli olmuştur.

Bu amaçla başlatılan kamuoyunu hazırlama ve yönlendirme seferberliğinde Türkiye'nin bölünmesi ve etnik temelde ayrıştırılması sonucunu verecek reçeteler hazırlayan taşeronlar ve pazarlamacılar piyasaya çıkmıştır.

Gelinen bu noktada, Milliyetçi Hareket Partisi'nin yıllardan beri uyardığı ve dikkatleri çektiği hususların ve öngörülerin, Türkiye'nin önüne birer birer getirme gayretlerinin işaretleri alınmaya başlanmıştır.

Geçtiğimiz altı buçuk yılın tahribatı ile dış baskılara boyun eğen, etnik bölücülüğe şirin görünerek ucuz siyasi hesaplar peşinde koşan AKP hükümeti Türkiye'yi uçurumun kenarına kadar getirmiştir.

Halen bölücülükle mücadelenin neresinde olduğumuzu ve hükümetin yapmaya çalıştıklarını anlamanın yolu, yaşadığımız sürecin ayrıntılı ve hafızalarımızı tazeleyen muhasebesinden geçmektedir.

Türkiye'nin 1984 yılında fiilen başlayan bölücü terörle mücadelesinin 25 yıldır sürdüğü hepinizin malumudur ve maalesef bugüne kadar irade eksikliğinden dolayı üstesinden gelemediği beka düzeyinde en önemli sorunudur.

Ancak, bu mücadelede başarının önündeki engellerden en önemlisi, terörizm ile bölücülük arasındaki ilişkiyi algılamakta sorun yaşayan, bölücülüğü masum talepler olarak görmek isteyen siyasal iktidarların varlığıdır.

Hatırlarsanız, İmralı canisinin sığındığı ülkeden ayrılması ve nihayetinde mahkûmiyet alması terörü ortadan kaldırmamış ancak yok denecek kadar azalmasına imkân veren önemli bir stratejik tedbir olmuştur.

2002 yılında AKP hükümetinin işbaşına geldiği dönemde, terör eylemleri ülkemiz ölçeğinde "sıfır" denebilecek bir seviyeye indirilmiş, terör destekli bölücülük zayıflamıştır.

Ancak 2002'den itibaren işbaşına gelen AKP yönetimleri terörü ve bölücülüğü önemsemeyerek kimlik ve kültür tahribatını hızlandıracak söylemler geliştirmişler ve bu yolla terörü azaltacakları gibi derin bir yanılgının ve çıkmaz yolun içine girmişlerdir.

Hükümet, terörü besleyen en önemli faktörün demokrasi eksikliği ve sözde kimlik baskısı olduğunu düşünmüş, bu itibarla sürekli bu konuyu kaşıyarak, kapanmaya yüz tutmuş yaraları yeniden kanatmıştır.

Bu dönem içinde, teslim oldukları Avrupa Birliği sürecinin hız ve ivme kazandırdığı bölücülük giderek yaygınlaşmış ve aleni hale gelmiştir. Federasyon ve ayrılma talepleri olarak dillendirilen ihanet beyanları bile demokrasi ve sözde barış adına hoş karşılanır olmuştur.

Eli silahlı teröristlere karşı yürütülmesi şart olan kapsamlı askeri harekâttan ısrarla kaçınılmış, yüzlerce vatan evladımızın şehadetinin vebali ve mesuliyeti taşınarak terörle sözde silahsız bir mücadele yolu denenmek istenmiştir.

Hükümet baştan beri PKK ve bölücü uzantılarını küçümsemiş, hatta onların savunduğu bölücü değerleri ve kimlik taleplerini dillendirerek bunu oya dönüştürebileceğini ummuştur.

İşin özeti şudur: 2002 yılında iktidara geldiğinde terörü ve bölücülüğü ortadan kaldırmak için önünde gerçek fırsatlar bulan hükümet bu imkânları heba ve israf etmiştir.

Yaptığı yanlışlarla terörü ve bölücülüğü dirilten iktidar bugün Kandil'den gelen kuryelerin mesajlarını uygulamaktan başka çaresinin kalmadığı bir darboğaza, kendi ayakları ve rızası ile girmiştir.

Bu itibarla, bugünkü Grup Toplantımızda bölücülüğün hükümet eliyle aldığı mesafeyi ve bugüne kadar gösterilen zaaf ve yanlışların neler olduğu konusundaki düşüncelerimi sizlerle paylaşmak, karşımızdakilerin fırsat ve çözüm mü, yoksa felaket ve ayrışma mı olduğunu yorumlarınıza sunmak istiyorum.

Muhterem Milletvekilleri,

Türkiye'nin üniter ve milli devlet yapısını, milli kimliğini ve kardeşliğini sarsması iktidar eliyle mukadder hale getirilmiş olan silahlı veya silahsız bölücülüğe cüret ve zemin kazandıran temel faktörleri şu başlıklar altında incelemenin doğru olacağı düşüncesindeyim.

Bunlardan birincisi, milli kimliğin tartışmaya açılması ve bu kimliği oluşturan maddi ve manevi alt yapının adım adım tahrip edilmesidir.

Bin yıldır bu topraklarda Türk milleti kimliğinde buluşarak muazzam eserler oluşturan beşeri beraberlik Türkiye'nin varlık ve bekasının temel dayanağı ve vazgeçilmez kudreti olmuştur.

Bu bakımdan, yedinci iktidar yılına doğru ilerleyen AKP zihniyetinin sürekli olarak gündemde tuttuğu etnik temelli ayrışma ve ayrıştırma çabaları, tehlikeli bir sürece girildiğini göstermektedir.

AKP zihniyeti, "Türk milleti" kavramından duyduğu anlaşılmaz rahatsızlığın eseri olarak sosyo-kültürel bir zenginlik olan millet mefhumunu baştan beri ırk ve kavim körlüğü içinde değerlendirme yanlışına düşmüştür.

Özellikle Başbakan Erdoğan'ın defalarca tekrarladığı "36 etnik grup iddiaları, "Türkiyelilik" sloganları, alt-üst kimlik hezeyanları bölücülüğün ülkemizde seksen yılda aldığı mesafeden daha fazla tahribatın yolunu açmıştır.

Daha, 1991 yılında bir siyasi partinin İstanbul İl Başkanlığı döneminde iken hazırlattığı raporda yer alan ve yıllarca saklı tuttuğu niyetlerini hükümette iken uygulama arayışına girmiş ve maalesef mesafe almıştır.

Bin yıldır bu ülkede yaşayan Türk Milletini bölünmeye, Türk milletinin içinden yeni milletler çıkarmaya götüren çok tehlikeli ve vahim bir süreç bu ilkel zihniyet ile başlatılmıştır.

·         PKK terörünü masum görme ve teröre mazeret bulma etrafında şekillenen "Kürt sorunu" tanımı ile teröre etnik pencereden bakma,

·         Türk milletini sürekli olarak bir etnik kavram olarak algılama ve alt kimlik olarak tanımlayarak sıradanlaştırma,

·         Bu kapsamda, ülkemizdeki yerel ve alt kültürleri tekerleme halinde her fırsatta tekrarlayıp etnik duyguları kaşıma ve kamçılama,

·         Milli kimlik ile milli dil arasındaki ilişkiyi tersine çevirecek şekilde, yerel dillerin resmileştirilmesine çabalama ve TRT ekranlarını kullanma bu konudaki başlıca tespitlerimizdir.

Bu iptidai bakış tarzını ve adımlarını anlamadan, bugün okullarımızdaki andın kaldırılmasına yönelik tartışmaları, "Ne mutlu Türküm diyene" sözünün silinmesi çabalarını, milli tarihimizi kambur gören teslimiyeti anlamak mümkün değildir.

Alçaklık boyutlarına ulaştığına şahit olunan bu zihniyetlerin hız kesmeden ilerledikleri çürümenin sonu bu gidişle, "Türkiye"nin adının ve "İstiklal Marşı'nın" tartışılmasına kadar varacaktır.

AKP zihniyetinin tahribatında ikinci önemli husus, milli kimliğe şekil ve anlam veren tarihi, sosyal ve kültürel kaynaklarımızı silikleştirme, değersiz hale getirme niyetleri ve icraatlarıdır.

Bu konudaki ilk aklımıza gelen, geçtiğimiz yıllarda şanlı bayrağımıza el uzatmak küstahlığını gösterenlere karşı tepki veren millet evlatlarını Başbakanın "şoven" olmakla suçladığı gelişmedir.

Bunu, önce vatan görevi için "askerlik yan gelip yatma yeri değildir" sözleri takip etmiş, sonra 30 bin kişinin katili olan cani "sayın" diyerek kutsanmış ve nihayet şehit Mehmetçiklerimiz "kelle" tanımıyla hakaret zirveye taşınmıştır.

Milli meselelerimiz sırtımızda bir kambur olarak görülmüş, yüzleşme ve ezber bozma adı altında stratejik konularda toplum tavizlere karşı duyarsızlaştırılmaya çalışılmıştır.

Bu konuda en önemli yıkım belgesi Türklüğe hakareti düzenleyen Türk Ceza Kanununun 301. maddesinin iktidar partisi tarafından değiştirilmesi olmuştur.

Sürekli olarak ülkemizin bir yöresini hatırlatan ve zihinlere sınırlar ve hatlar çizdirmeyi hedefleyen yıkıcı bir söylem Bizzat Başbakan'ın ağzından tekrarlanıp durmuş, bu coğrafya kafalarda tartışılır hale getirilmek istenmiştir.

Bölücülüğün bugünlere tırmanmasında üçüncü husus ise hükümetin terörle demokrasi arasında kurmaya çalıştığı yanlış ilişkiler ağı ile bu konularda özellikle Avrupa Birliği sürecinin dayatmalarıdır.

AKP'nin tam bir teslimiyet sergilediği Avrupa Birliği, vatandaşlarımızdan bazılarını milli ve etnik azınlık olarak görmüş, kültürel hakların da ötesinde olduğunu iddia ettiği etnik farklılıklara siyasi statü kazandırılmasını ve bunun Anayasamızda açıkça tanınmasını teklif etmiştir.

Nitekim sözde insan hakları, özgürlükler ve demokrasinin geliştirilmesi adına,

·         Terör propagandasının ve teröre yardım ve yataklık etmenin suç olmaktan çıkarılması,

·         Avrupa İnsan Hakları Mahkemesini, Türk milli hukuk sisteminin üzerinde Yüksek Temyiz Mahkemesi haline getirilmesi,

·         Terör destekçisi mihraklarca "Demokratik Cumhuriyet" denilen bölücü emellere Anayasal statü kazandırma çalışmalarına hız verilmesi,

·         Terörist başının, avukatlarıyla ayrıcalıklı bir statüde görüştürülerek, İmralı'daki caninin teröristleri ve uzantılarını yönetmeye devam etmesi,

·         Başbakanın Diyarbakır'da yaptığı sözde demokratik açılımla, bölücü teröre meşruiyet kazandıracak sürecin başlaması, adım adım gelinen çözülmenin kilometre taşları olmuştur.

Başbakan özellikle bu yaklaşımı ile bölücü terör sorununu etnik bir kimlik sorunu olarak tanımlamış, terörün siyasi hedeflerini haklı gösteren kapıyı ardına kadar açmıştır.

Terörle mücadelede binlerce şehitle geçen yılların üzerine, Başbakan tarafından çizgi çekilmiş, "geçmişte yapılan hataları yok saymak yanlış" denilerek, bugün karşımıza sözde fırsat olarak çıkanları yapmak üzere terörün ve bölücülüğün beklentileri tırmandırılmıştır.

Oluşturulan psikolojik ortamla kamuoyunun tepkisizliği üzerine, devlet atalete sürüklenmiş, federasyon ve ayrılma, ayrı dil talepleri karşısında bile adli ve idari mekanizmalar sessizliğe mahkûm edilmiştir.

Bu konuda hükümetin en büyük dayanağı ve cesaret kaynağı ise "sadece askeri çözümün olmayacağını" söyleyen Irak'taki küresel güç, hükümetin "siyasi açılım yapması gerektiğini" tekrarlayan Avrupalı dostları ve "siyasi çözüm yolu öneren" Irak'lı muhatapları olmuştur.

Bu nedenle, yeni Anayasa hazırlıklarının başlatılmak istendiği şu günlerde maksadın ve geri plandaki niyetlerin bilinmesinde yarar olacaktır.

Tırmanan bölücülüğün izlediği rotada Başbakanın seyir defterindeki dördüncü önemli husus, teröre bakışı ve terörle mücadeledeki zaaf ve çaresizliğidir.

Başbakan bu konuda da baştan beri bir değerlendirme yanlışına girmiş, Kandil'de yuvalanmış teröristlerin bir gün insafa gelerek silahı bırakacaklarını bekleyerek zaman kaybetmiştir.

Sınır ötesi operasyonunu yapmamak için dile getirdiği "bizi bataklığa çekmeye çalışıyorlar," "ikinci Sarıkamış faciası olur", "daha önce defalarca yaptık sonuç alamadık" şeklinde bahaneleri henüz hafızlardadır.

Şehit cenazelerinin arttığı dönemlerde "Bakanlar Kurulu'nun çok şeye gebe olduğu" söylenerek sınır ötesi harekât işaretleri veren hükümet, olaylar unutulmaya yüz tutunca geri adım atmış ve el altından terörle pazarlıkları sürdürmüştür.

Ne zaman ki, vatan evlatlarının kayıpları millet vicdanında öfkeye dönüştüğünde Başbakan da hızla tavır ve üslup değiştirmiş, "sabrın taştığı" "sözün bittiği" "seçeneklerin tükendiği" gibi kuru tehditlerle kamuoyu sonuçsuz hamaset istismarına maruz kalmıştır.

AKP'nin bu tutumundan cüret kazanan Irak'lı aşiret reisleri şantaj ve tehdidin boyutlarını artırmış; Türkiye'yi hedef alarak, "muhalif gurupları destekleriz" ve "karışıklık çıkartırız"  hakaretleriyle siyasallaşma çalışmalarına hız vermişlerdir.

AKP'nin bu ürkekliği yandaşlarından da destek bulmuş,  "ateşle sorun çözülmez" "silahlar bırakılsın" "barış gelsin" denilerek oluşturulan lobiler "terörle pazarlığın" reklâm kampanyasını üstlenmişlerdir.

Bir taraftan "terör örgütü demeyeni muhatap almayız" diyerek sözde kararlılık gösteren Başbakan, diğer yandan PKK'ya terörist diyemeyen Barzani, Talabani ile görüşmelerini sürdürmüştür.

Teröristi imha konusunda mümkün olduğunca oyalanan AKP zihniyeti, yanlış teşhislerinin kurbanı olarak sonunda inisiyatifi PKK'ya ve Iraklı aşiret reislerine teslim etmiştir.

Muhterem milletvekilleri,

Bölücü terörün siyasallaşarak meşrulaşma arayışında hükümetin konuya ilişkin beşinci önemli zaafı ise, sorunu milli imkânları ve gücü kullanarak çözmek yerine Irak'ı işgal etmiş Küresel Gücün inisiyatifine havale etmiş olmasıdır.

Kandil Dağı ve çevresini bir ihanet merkezi olarak kullanmaya başlamış olan teröristlere karşı hükümet Washington tarafından bugüne kadar üçlü mekanizma ve koordinatör mazeretleri ile oyalanmış ve ABD engelini bir türlü aşamamıştır.

ABD makamları ile yapılan her görüşmede "kararlılık" mesajları ve "ortak düşman" tanımları ile avunulmuş, muhatabın PKK'yı terör örgütü olarak görmesi bir lütufmuş gibi algılanarak minnetle karşılanmıştır.

Terörle mücadele gibi çok acil ve haklı güvenlik ihtiyacımızı umursamayan ABD yönetimi, AKP'nin bu zayıflığını bölgedeki emelleri için kullandığı da bütün açıklığı ile ortaya çıkmıştır.

İktidar bu konuda zaman kazanmaya yönelik bir senaryonun figüranı olmayı ısrarla sürdürmüş, kendi tabirleri ile "deliğe süpürülmeden" ömrünü uzatabilme arayışıyla bugüne ulaşmıştır.

Küresel gücün dayatmaları sonucu Talabani ve Barzani ile görüşmeye gün be gün itilen Türkiye, her müzakereden sonra PKK'nın Kandil'den çıkarılacağına dair tutulmayan taahhütlerle avunmuştur.

Defalarca ABD ve Irak makamlarına verdiğimiz 150 kişilik terörist listesinden hiç kimse teslim edilememiş, finans kaynakları ortaya çıkarılamamış, bölücü yayınlar bir türlü durdurulamamıştır.

Bölücülüğün aldığı mesafeye katkı sağlayan altıncı husus ise toplumu ayrışmaya ve tavizlere hazırlayan işbirlikçi lobi faaliyetlerinin çalışmaları olmuştur.

AKP'den gördükleri imtiyaz ile hükümetin teslimiyetini ayakta alkışlayan oluşumlar, belediyeler ve malum sivil toplum örgütleri bu amaçla geniş bir şer cephesi oluşturmuştur.

Siyasallaşma adına mesafe alan bölücülük üniversite ortamlarında,  Diyarbakır ve Erbil salonlarında tartışılmaya başlanmıştır.

Sözde çözüm için "yol haritalarının" önerildiği, uzlaşma adı altında "genel affın" dile getirildiği bölünmenin tartışıldığı toplantılar seyredilmekle yetinilmiş, bugün karşımıza sözde çözüm olarak çıkan teslimiyetin yığınağı geçmişte hazırlanmıştır.

Yine bu kapsamda terör eylemlerinin artması üzerine oluşan kamuoyu baskısı "mücadelenin doğasında var" "kim önledi ki biz önleyelim" "nerede son bulmuş ki" denilerek geçiştirilmek istenmiş, bunun  "uzun soluklu bir iş" olduğu söylenerek, zafiyete sözde akademik gerekçeler ve dayanaklar aranmıştır.

Bu tavrın doğal sonucu olan çok vahim bir gelişme de yine bu dönemde yaşanmıştır. AKP zihniyetinden aldığı cesaretle terörist, dağdaki ininden hükümete müzakere çağrısı da yapabilmiştir.

Ne zaman bir terör eylemi olsa bunun hükümetin başarılarını gölgelemek, artan zenginliği ve refahı önlemek için yapıldığı söylenerek toplum oyalanmak istenmiştir.

Değerli Milletvekilleri,

Bugün fırsat ve çare diye sunulmaya çalışılan gelişmelerin taviz, teslimiyet, çaresizlik ve tahriklerle dolu özeti bundan ibarettir.

Karşımıza kurtuluş olarak sunulmak istenenler Adalet ve Kalkınma Partisi için seneler içerisinde bölücülerle girdiği yakınlaşmanın kaçınılmaz neticesinden başka bir şey değildir.

Adalet ve Kalkınma Partisi ve Başbakan yıllardır ektikleri rüzgârı, şimdi çözüm adıyla fırtına olarak biçmek üzere harekete geçmişlerdir.

Gelişmelerin izlediği seyir bölücülüğün stratejik anlamda yeni bir safhaya geçiş göstermeye başladığını ortaya koymaktadır. Bu konularda harekete geçmesi için hükümetin düğmesine basıldığı anlaşılmaktadır.

Gelişmeler, Başbakan Erdoğan'ın siyasi açılım için kapsamlı bir paket hazırlığı içinde olduğunu, bunun yol haritasını belirlediğini ve atılacak somut adımlar için uygun zaman ve zemin aradığını ortaya koymaktadır.

AKP himayesi ve şemsiyesi altındaki siyasi çözüm lobisinin üzerinde çalıştığı kapsamlı açılım paketinin, PKK taleplerinin aşamalı olarak ve zamana yayılarak karşılanmasını amaçlayan bir süreç olacağı anlaşılmıştır.

Sözde "ateşkes ve barış müzakeresi" olarak tasarlanan bu sürecin ilk aşamasında;

·         Terörle mücadele eden güvenlik güçlerinin operasyonları durdurması,

·         Kürtçe özel televizyonlara sınırsız ve denetimsiz yayın hakkı,

·         İmralı canisinin tecrit koşullarını hafifletmek için yanına mahkûm gönderilmesi,

·         Yerleşim birimlerinin Kürtçe isimlerinin geri verilmesi,

·         Türk alfabesinin eklenecek yeni harflerle değiştirilmesi,

·         Üniversitelerde Kürtçe Enstitüler kurulması,

·         Kürtçenin seçmeli ders olmasının alt yapısının hazırlanması,

·         Atatürk'ün "Ne mutlu Türküm diyene" vecizesinin kaldırılması,

·         İlköğretim okullarında içinde "Türk" kelimesi geçen öğrenci andının değiştirilmesi gibi idari ve yasal düzenlemeler yapılacaktır.

Bunu takiben eli kanlı teröristleri de kapsayacak siyasi af, Kürtçenin belediye hizmetleri ve siyasi faaliyetlerde yasal dil olarak kabulü ve bu dilin tüm eğitim kurumlarında ikinci dil veya seçmeli dil olarak kullanılmasının önü açılmak istenecektir.

Anayasal düzenlemeler kapsamında ise, milli kimlik tanımının değiştirilerek "Türkiyelilik" kavramının esas alınması, vatandaşlık bağının üst kimlik olarak benimsenmesi, Türkiye'nin idari yapısının değiştirilerek yerel yönetimlerin mahalli Parlamento olarak çalışacağı özerk bölgeler sisteminin hayata geçirilmesi öngörülmektedir.

Bölücülüğün bu yeni safhasının en kritik aşaması ise ayrışmanın topluma benimsetileceği kafa karıştıran bir sürecin başlatılması olacaktır. Gelişmeler maalesef gidişatı doğrulamaktadır.

Bu itibarla, "kırk katırla kırk satır" arasına sıkıştırılan Türkiye'nin "ehven-i şer"i seçmesi asla bir fırsat olmayacak, illa ki bir isim konacak ise yıkım ve dağılma olarak bedeli ödenecektir.

"Nereden nereye" geldiğini her yerde tekrarlayan Başbakan'a önerimiz 2002 yılında sıfır denecek seviyeye inmiş terör eylemler ile ortadan kalkmış bölücülük tehlikesine bakarak gerçekten de ülkemizi "nereden nereye" getirdiğini artık itiraf etmesidir.

Bize bu konuda sağduyu çağrısında bulunanlara, "herkes elini taşın altına koymalıdır, çözüm öneriniz nedir?" diyerek bizi de bu sürece ortak etmeye çağıranlara şunu söylemek istiyorum:

Ortak tarihin ve kültürün oluşturduğu bu muazzam beşeri varlığın yapay müdahalelerle çürütülmeye çalışılması karşımıza çıkabilecek en büyük felaket olacaktır.

Milliyetçi Hareket Partisi, hangi amaç ve düşünceyle olursa olsun, bilerek veya bilmeyerek Türkiye'nin bölünmesinin yolunun açılması karşısında sessiz ve tepkisiz kalmayacak, bunu demokrasinin bir icabı ve kader olarak kabullenmeyecektir.

Büyük ve köklü bir aile olan Türk milleti, kültür, sevgi, saygı, evlilik, duygu, bağlılık, sevinç, hüzün ve kahramanlıkla karılmış bir harcın adıdır.

Bu milleti, kabile dürtüleriyle tahrik ederek yıkmaya çalışmak, "madem ki terörü yirmi beş yıldır önleyemedik o halde isteklerini kabul edelim" yaklaşımını "fırsat" olarak dayatmak, hiç kimsenin haddi, hakkı ve harcı değildir ve olmamalıdır.

Muhterem Milletvekili Arkadaşlarım,

Geçtiğimiz haftanın en çok tartışılan konusunu bildiğiniz gibi "Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile Suriye Arap Cumhuriyeti Devleti Arasındaki Kara Sınırı Boyunca Yapılacak Mayın Temizleme Faaliyetleri ile İhale İşlemleri Hakkında" Kanun Tasarısının TBMM'nde görüşülmesi olmuştur.

Bu konuda parti gurubumuz sayısal desteğimizin de üzerinde bir gayret ile hem tasarıya sıcak bakan AKP Grubunu, hem de aziz milletimizi bilgilendirme ve uyarma görevlerini başarıyla sürdürmektedir.

Nasıl bir sonuç alınırsa alınsın yüksek bir sorumlulukla ve milli duyarlılıkla harekete geçerek bu konuda çalışmaları süren ve emeği geçen arkadaşlarımı kutluyorum.

Bu konuda,  338 milletvekiline sahip Başbakan'ın muhalefetin direnişi karşısında öfkeye kapılarak "altı madde için iki hafta, dört günümüzü aldılar" diye yakınması aczini gösteren kara mizah örneği olarak siyasi tarihimize geçmiştir.

Sınır boyunca yıllar içinde döşenmiş mayınların temizlenmesi bizim de parti olarak desteklediğimiz ve önemsediğimiz bir husustur.

Taahhüt ettiğimiz uluslararası sözleşmelerle bu alanın mayınlardan arındırılmasının gerektiğinin de farkında ve şuurundayız.

176  kilometre kare olduğu ifade edilen bu atıl arazinin bu haliyle Türk ekonomisi açısından bir kayıp olduğunu da kabul ediyoruz.

Yine, temizlenmiş arazilerin tarıma açılarak ülke ekonomisine katkıda bulunulmasına yönelik bir itirazımızın da olması söz konusu değildir.

Bizim anlayamadığımız nokta, temizlenecek bu arazilerin tarımsal kullanım haklarının hülle yöntemiyle yabancı firmalara verilmesi arayışındaki ısrardır.

AKP hükümetinin mayın temizleme işini milli kurumlara veya bu alandaki uzmanlığı bilinen NATO'ya bağlı bakım ve ikmal ajansına bırakmayıp, özel bir şirkete vererek yap-işlet-devret modeliyle organik tarıma açma ısrarı, bu işin önceden bir İsrail firmasına bağlandığına ilişkin kuşkulara güç kazandırmıştır.

Mayını temizleme işlemi ile temizlenmiş araziyi 44 yıllığına tarımsal kullanma hakkını aynı paket içinde geçirme kurnazlığına soyunan hükümetin bu tavrını milli menfaatler kapsamında yorumlamak asla mümkün değildir.

Bu konuda acilen cevap bekleyen sorularımız şunlardır?

1.         Mayın temizleme ile araziyi tarım amaçlı kullanma gibi iki alakasız konu neden bir arada değerlendirilmek istenmektedir?

2. Arazinin kullanımı için tanınan kırk dört yıllık süreyi belirleyen maliyet hesabını kimler, hangi yöntemleri kullanarak yapmışlardır?

3. Hükümetin ihale için öne sürdüğü şartlardan biri olan Ottowa Sözleşmesi'nin gereği bu ise, bütün sınırlarda 2014 yılına kadar yapılması gereken mayınların temizlenmesi işi neden sadece Suriye sınırını kapsamaktadır?

4. Yalnızca tarımsal üretimi için tahsis edilen arazide bulunabilecek yeraltı zenginliklerinden yararlanmada; söz konusu ihaleyi alan firmanın bu imkanları karartmasının, örtmesinin veya yasadışı kullanmasının kontrolü nasıl yapılacaktır?

5. Milli güvenliği yakından ilgilendiren bu konunun, yalnızca Maliye Bakanlığı'nın faaliyeti olarak görülmesi ve kalkındık, zenginleştik denildiği bir ortamda para yokluğu bahane edilerek yap-işlet-devret yöntemi kullanılması gerçekçi ve inandırıcı bir gerekçe midir?

6.         Türkiye ile Suriye arasındaki sınır gibi çok hassas ve stratejik açıdan en önemli topraklarımızı, yarım yüzyıllığına yabancı firmaların kontrolüne vermenin nasıl bir mazereti olabilir?

7.         Maliye Bakanı'nın ifade ettiği gibi, hem mayın temizleme ve hem de tarım faaliyetlerine vakıf bir yerli şirketin olmaması durumunda, Türkiye kendi topraklarındaki mayınları, yabancı şirketlerin menfaatleri için mi temizletmek istemektedir?

Başbakan'a ve AKP milletvekillerine çağrıda bulunmak istiyorum.

Gelin, bu kanunu geri çekin.

Türk milletinin yüksek menfaatlerini savunmak adına ettiğimiz yemini yabancı şirketlerin çıkarlarına feda etmeyin.

Gelecek kuşaklar nezdinde zan ve töhmet altında kalmayın.

Bu konuyu vicdanlarınızda bir kez daha sorgulayın. Yanlıştan dönün.

Türk milletinin, Türk devletinin menfaatlerine olacak şekilde yeniden düzenleyin.

Eğer bu kanun bu şekilde geçerse Adalet ve Kalkınma Partisi'nin yeni bir kara lekesi olarak alınlarına çalınacak ve Meclis tarihine geçecektir.

Bu bölümdeki konuşmamı, konu hakkında söz alan İzmir Milletvekilimiz Sayın Erdal Sipahi'nin Meclis Kürsüsünden söylediği şu sözleri tekrarlayarak bitirmek istiyorum.

"Hudut kutsaldır."  "Hudut bir milletin namusudur."

Bütün hudut kesimlerinde aynı levhaları görürsünüz: "Hudut millî namus ve şerefin korunduğu yerdir."

Bu nasıl bir namus ve şereftir ki, iktidar zihniyeti tarafından kırk dört yıllığına yabancılara emanet ve havale edilmek istenmektedir.

Bunu hiçbir Milliyetçi Hareket Partilinin kabul etmesi ve sineye çekmesi mümkün değildir.

Muhterem Milletvekilleri,

Mayın temizleme ve arazinin tarıma açılmasına ilişin yabancı şirketlere zemin hazırlandığına yönelik tartışmaların arttığı ve kuşkuların büyüdüğü esnada Başbakan'ın sözleri gündeme oturmuştur.

Başbakan Erdoğan'ın partisinin İl Kongresinde sarf ettiği "paranın dini, milleti, ırkı olmaz." itirafı, tam anlamıyla suçüstü yakalanmış bir zihniyetin bahane ve paravan arama gayreti olmuştur.

Üstelik bu açıklamasına dayanak olmak üzere söylediği "Farklı etnik kimlikte olanlar ülkemizden kovuldu. Bu aslında faşizan bir yaklaşımın neticesiydi" sözleri kontrolünü kaybetmiş bir ruh halinin işaretini vermiştir.

Bu sözler ecdadını aşağılamayı özgüven zanneden zihniyet çürümüşlüğünün ülkemizde hangi boyutlara ulaştığını, hangi mevkilerde dolaştığını herkese göstermiştir.

Bu konuda Türkiye'ye ile hesaplaşmak isteyen Rumlar ve Ermenilerle aynı safta yer alması, Türkiye için büyük bir talihsizlik, kendisi için ise altından kalkılamayacak bir kara sayfadır.

Asırlardan beri her din ve kökenden milyonlarca insanın zulümden kaçarak sığındığı en güvenilir, en emin millet olan Türklüğün bu tarihi gerçeği ortadayken Başbakan bu sözleri ile "Hepimiz Ermeniyiz" diyenlerle aynı noktada buluşmuştur.

Yunan basının Türk Başbakanı'nın tarihi özeleştirisi ve itirafı olarak alkışladığı bu densizliğin Ermenistan'da da takdir toplayacağı muhakkaktır.

Türk milletini ve şerefli tarihini ağır bir iftirayla ve faşizm suçlamasıyla mahkûm etmeye yeltenen Başbakan, bunun yanlışlıkla, istemeden söylenen ve amacını aşan bir beyan olduğunu belirterek Türk milletinden özür dilemelidir. Bunu yapmamakta ısrarlı ise;

·         Tarihimizin hangi dönemini ve hangi etnik kimlikleri kastettiğini,

·         Kastının, 1923 Lozan Andlaşmasıyla mübadele kapsamında Türkiye'den ayrılan Rumlar olup olmadığını,

·         Yoksa, daha da ileri giderek 1915 olaylarına ilişkin Ermeni yalanlarına da mı sahip çıktığını acilen açıklığa kavuşturmalıdır.

Bunları yapmadığı, suskun kaldığı ve tevil yoluna saptığı takdirde Türk milleti kendisini Ermeni ve Rum yalanları ve iddialarının tümüne sahip çıkan bir Başbakan olarak milli vicdanda ebediyen mahkûm edecektir.

23 Nisan tarihinde Genel Kurul'da yaptığım konuşmada "tarihin acı ve tatlı hatıralarla kapanmış sayfalarının, son bulmayan öç ve intikam duygularıyla, asla hak etmediğimiz insanlık dışı iftiraların yüzleşme adı altında canlı tutulmaya çalışılmasına" dikkat çekmiştim.

Bunun devamı halinde ise, Selçuklu Sultanı Alparslan adına Romen Diyojen'den, Osmanlı Padişahı Fatih adına Konstantin'den ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Atatürk adına ise yedi düvelden özür dilemeye kadar götürecek olan suçlamaların, artarak süreceğini vurgulamıştım.

Ne üzücüdür ki bu konu yabancılardan değil, ülkemin başbakanlık mevkiini işgal eden zihniyet tarafından dile getirilmiş ve silinmeyecek bir utanç belgesi olarak alnına kazınmıştır.

Buradan Başbakana insanlık suçlarını, zulüm ve mezalimleri yanlış adreste aradığını hatırlatmak isterim.

Bizim Başbakan'a tavsiyemiz; şayet kovulma, sürgün, göç ve katliam arayacaksa tam bir teslimiyetle peşine düştüğü Avrupa'nın sömürgeci tarihine bakmasıdır.

Balkanlarda, yüzlerce yılda kök salmış evlad-ı fatihanın,  yıllar süren ıstırap ve çileyle dolu, zulüm ve meşakkatle yüklü trajik yakın tarihini incelemesidir.

İllaki eski defterler aralanacak ise bunu önce komşu ülkelerden ve kanlı tarihin temsilcileri olan emperyalist devletlerden sorgulamaya başlamasıdır.

Bu kafa yapısı artık belli olmuştur. Bu, Lozan'ı sorgulayan, Sevr'i imzalayan ve hatta Kurtuluş Savaşı verdiğimiz için pişmanlık duyan, tarihimizi lanetleyen işbirlikçi zihniyetin günümüze kadar uzanmış tipik örneğidir.

Bu marazi yorumların başka bir izah yolu kalmamıştır. Başbakan dilinin altındaki baklayı artık çıkartmalıdır.

Başkalarının geçmişini örnek göstererek hakaret ettiği Türk milletinden duyduğu utancın ve hatta hıncın tarihi, kültürel, etnik gerekçelerini ortaya koymalıdır.

Bir Başbakan tarafından, mensubu olduğu milletin geçmişini her fırsatta aşağılama alışkanlığının, milletinden utanarak her ortamda özür dilemeye meyyal zayıflığın psikolojik nedenleri mutlaka kendi geçmişinde aranmalıdır.

Hangi siyasi görüşü taşırsa taşısın, bu kadar küçülmenin ve alçalmanın başka hiçbir mantıklı ve kabul edilebilir izahı yoktur.

Değerli Milletvekilleri,

Bildiğiniz gibi, 2007 yılının ikinci yarısından itibaren ayak seslerini duyuran kriz, finansman imkânlarını, iç ve dış talebi olumsuz etkileyerek, ülkemiz iktisadi faaliyetlerinde ciddi bir tramvaya neden olmuştur.

İçinde bulunduğumuz zamana kadar krizin iyi yönetilememesi ekonominin her alanında güven kaybını hızlandırmış, geleceğe dönük risk beklentilerini yükseltmiş, hemen her sektörde ağır tahribat yaşanmıştır.

Endişemiz kısa ve orta vadede; krizden çıkışın kolay olmayacağı, ekonomik zorlukların katlanarak artacağı şeklindedir.

Nitekim uzunca süredir gündemimizi meşgul eden ekonomideki sorunların ortadan kalkacağına yönelik umut verici gelişmeler görülmemektedir.

Hükümetten bekledikleri atılımı ve tedbirleri görmekten umudunu kesen sivil toplum teşkilatları krizi en az hasarla atlatabilmek, toplum üzerindeki etkisini en aza indirmek için örnek bir çalışma başlatarak güç birliğine yönelmişlerdir.

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği önderliğinde Türkiye'nin en büyük işveren ve işçi örgütleri olan HAK-İŞ, TÜRK-İŞ, TESK, TİSK, KAMU-SEN, TİM, TÜSİAD ve MÜSİAD'ın bir araya gelerek, "Kriz varsa çare de var" adı ile başlattıkları ekonomik seferberlik, kuşkusuz ki krizin etkilerinin azaltılmasında katkıları olacak sosyal ve ekonomik boyutlu önemli bir girişimdir.

Türkiye'nin yıllardır arzu ettiği işbirliği anlayışıyla işçi, işveren, esnaf ve memurların el ele vererek, iç pazarı canlandırmayı, talep artışını sağlamayı ve istihdama katkıda bulunmayı amaçlayan bu kampanyayı takdirle karşıladığımızı ve desteklediğimizi açıklamak istiyorum.

Bağlı oldukları sivil toplum kuruluşlarının menfaatlerinin de üzerinde bir ülke sevgisi ile hareket ederek, zorlukları aşmak için bir araya gelen ve güçlerini birleştiren sivil toplum kuruluşlarını kutluyorum.

Dayanışma ve çalışmalarının milletimizin ve ülkemizin geleceği açısından başarı ile sonuçlanmasını diliyor, başta milletvekillerimiz olmak üzere aziz vatandaşlarımızı destek olmaya çağırıyorum.

Hükümeti, inisiyatif kullanarak milli bir dayanışma gösteren bu kuruluşlara destek veremeye, talep ve beklentilerine yardımcı olmaya davet ediyorum.

Bugünkü konuşmama burada son verirken hepinizi saygılarımla selamlıyorum.

 

Dr. Devlet Bahçeli
Milliyetçi Hareket Partisi
Genel Başkanı

 

Bahçeli'den Büyük Oyun'a Karşı Önemli Saptamalar

PDF Yazdır Ağhesabı

Sayın Devlet Bahçeli'nin
TBMM Grup Toplantısı Konuşması.
12 Mayıs 2009

Muhterem Milletvekili Arkadaşlarım,

Kıymetli Basın Mensupları,

Bu haftaki Grup konuşmama başlarken hepinizi sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.

Ülkemizin karışı karşıya kaldığı ağır sorunların giderek büyüdüğü bir dönemde sizlerle tekrar bir araya gelmiş bulunuyoruz.  Maalesef ülkemizin gündemi yine yoğundur, acil çözüm bekleyen sorunlar milletimizin yine karşısındadır.

Bildiğiniz gibi geçen hafta Pazar günü "Anneler Günü" vesilesi ile üzerimizdeki emeklerini, dualarını hayırla yad ettiğimiz annelerimizin bu anlamlı gününü yürekten kutladık.

Milletimizi bir arada tutan sevgi, saygı, bağlılık gibi temel duyguları aile ocağında bizlere kazandıran bütün annelerimizin ellerinden bir kez daha öpüyoruz.

Ancak, geçtiğimiz hafta Mardin Mazıdağı ilçesi Bilge köyünde yaşanan vahşette aralarında annelerin de olduğu kadın ve çocukların hayatını kaybetmiş olması, yine aynı olayda çok sayıda çocuğumuzun annesiz kalmaları dramatik ve talihsiz bir rastlantı olarak eminim ki hepimizi derinden üzmüştür.

Bu ve benzeri olayların tekrarlamaması temennilerimle, bütün evlatlara anneleri ile bir arada olabilmeyi, annelere de evlatları ile beraber geçirecekleri sağlıklı, huzurlu ve mutlu günler diliyorum.

Değerli Milletvekili Arkadaşlarım,

İçinde bulunduğumuz günler, "Engelliler Haftası" adıyla, bu vatandaşlarımızın sorunlarının tartışıldığı, çözüm yollarının arandığı ve toplumun aydınlatıldığı bir haftanın adı olmuştur.

Bu vesileyle, milyonlarca ailenin bireyi olduğu kadar bizim de çocuklarımız, yetişkinlerimiz ve arkadaşlarımız olan biricik engelli evlatlarımızın ve vatandaşlarımızın topluma, hayata tutunmak ve engelleri aşmak için verdikleri mücadeleler tekraren anlatılacaktır.

Parti Programımızda, "Temel İlke ve Değerlerimiz" başlığı altında "Sosyal Devlet" anlayışımız tanımlanırken; engelli vatandaşlarımıza yönelik yaklaşımımız da ortaya konulmuş ve bu çok hayati konu, birey, aile, toplum ve devletin ahenkli birlikteliğinin göstergesi, sosyal devlet anlayışının gereği olarak tanımlanmıştır.

  • Engelli vatandaşlarımızın toplumla bütünleşmesi,
  • Başkalarının desteği olmaksızın hayatlarını sürdürmeleri,
  • Bu maksatla her türlü fizikî ve hukuki engelin kaldırılması,
  • Engelli kardeşlerimizin tıbbî ve mesleki rehabilitasyonun yapılması öncelikli hedeflerimiz arasında yer almıştır.

Gerek insanlığın medeni gelişimi ve zihniyet değişimi, gerekse yaklaşımların hızla dönüşümü ile hayatını sürdürülmesi noktasında bir engeli bulunan vatandaşlarımızın sorunlarını bir nebze olsun çözme çabası ülkemizde de gözlenmektedir.

Ancak bütün bu iyi niyetli olduğunu söyleyeceğimiz çabaların yeterli olduğunu söylemekten de maalesef çok uzaklarda bulunuyoruz.

Bugün ülke nüfusumuzun yaklaşık olarak yüzde 12,5'ine karşılık gelen ve toplam sayıları dokuz milyona yaklaşan kardeşimiz engelli olarak tanımlanmaktadır.

Kimisi anne ve babamız, kimisi kardeşimiz veya akrabamız, kimisi ise arkadaşımızdır. Ve her an karşımıza çıkabilecek bir sorunla bu kardeşlerimizin arasına girebileceğimiz de hatırda tutulmalıdır.

Yanı başımızda ve bizlerle içiçe yaşayan bu zenginliğin farkına varmak, sorunlarını çözmek, karşılaştıkları bütün engelleri kaldırmak için bugüne kadar yapılanların ötesinde bir çalışmaya ve anlayışa ihtiyaç olduğu ortadadır.

Engele sahip kardeşlerimizin sorunu kesinlikle bireysel ve özel değildir ve olaya böyle bakılması en büyük yanlıştır. Sorunları tek tek bireyler bazında çözmeye çalışan bu bakış tarzı ile de engellerin aşılması mümkün değildir.

Konu, millet olmanın, çağdaş bir toplum olmanın en doğal sonucu olarak, ülkemizin bütününü ilgilendirmesi gereken toplumsal bir anlayışa ihtiyaç göstermektedir.

Engelli vatandaşlarımız da, toplumumuzun birer bireyi olarak elbette ki kollektif hayatın gerektirdiği kadar sevgiye, saygıya dayanışmaya ihtiyaç duyacaklardır.

Bu konudaki beklentileri karşılamak engeli olsun veya olmasın hepimizin yurttaşlık görevi, millet olmanın verdiği sorumluluk ve insanlık borcudur.

Ancak, engelli kardeşlerimizin sorunlarını çözebilme noktasında aşmamız gereken en önemli ön yargı, onların yardıma muhtaç insanlar olarak gören algılama kusurumuzdur.

Engelli öncelikle yardıma ihtiyacı olan değil, yaşamak ve her insan gibi çalışmak için önündeki sosyal, hukuki, fiziki engellerin kaldırılmasını talep eden güçlü bir toplum ferdidir.

Engelleri aşmak, hayata katılmak, hayatını kazanmak ve hayatı başarmak için kendisini sınırlayan ve kısıtlayan bütün etkenlerin kaldırılmasını yüksek sesle talep etmektedir.

Bu son derece anlamlı, yerinde ve takdire şayan taleplerin yerine getirilmesinde kuşkusuz ki siyasi iktidara, siyaset kurumuna ve siyasi partilere çok önemli görevler düşmektedir.

Bu konuda toplumu merkeze alan ve hedefleyen eğitim ve şuurlandırma çalışmalarının artırılması ve toplumun olduğu ve yaşadığı her alan ve mekânda bulunmalarını önleyen bütün fiziksel zorlukların ortadan kaldırılması artık şarttır.

Bu kapsamda, engelli kardeşlerimizin en doğal vatandaşlık talep ve hakları olarak, toplumsal hayatın bütün unsurlarına eşit katılım için sahip oldukları hak ve yükümlülüklerin kâğıt üzerinde kalmadan, gerçek anlamda işler hale getirilmesi kaçınılmaz hale gelmiştir.

  • Ulaşım, trafik, güvenlik ihtiyaçlarının düzenlenmesi,
  • Eğitim, eğlence, alışveriş, spor, park gibi alanlarının tanzimi,
  • Kamu imkânlarından yararlanmada, işgücü piyasasına katılımda fırsat eşitliği,
  • Konutların, işyerlerinin ihtiyaçlarına uygun olarak yapılanması,
  • Çalışmalarına uygun istihdam alanlarının hazırlanması,
  • Yerel yönetimleri tedbire zorlayıcı mevzuat değişiklikleri,
  • Kendilerinin ve yakınlarının sosyal, ekonomik ve sağlık desteklerinin artırılması,
  • Engele neden olan sağlık sorunlarının tedavisi ve ortadan kaldırılması,
  • Toplum sağlığı ve engellilik konusunda duyarlılığı arttırmak için çalışmalar yapılması,
  • Engelli vatandaşımızın da her birey gibi bağımsız, aktif ve üretici hale getirilmesi,
  • Toplumsal hayatta ve ilişkilerde daha görünür ve katılımcı olmalarının sağlanması,
  • Ve elbette ki kendilerini ifade edebilmelerinin zemininin hazırlanması ilk akla gelecek tedbirler, görüşler ve önerilerdir.

Milliyetçi Hareket Partisi engelli vatandaşlarımızın hak ve talepleri konusunda duyarlıdır. Türkiye Büyük Millet Meclisi Grubu bu konuda yapılacak her olumlu adımın öncüsü ve sonuna kadar destekçisi olacaktır.

Bu hafta vesilesiyle engelli kardeşlerimize ve ailelerine daha sağlıklı, daha başarılı, daha huzurlu günler diliyorum.

Değerli Milletvekilleri,

Esası omurgasından yakalayamayan, şekil merkezli zihniyet dağılmasıyla insanımızın ve toplumumuzun tarihi süreç içindeki olgunlaşarak devamlılığına zarar veren AKP iktidarıyla geçen yedi koca yıla yaklaşan zaman gerçekten heba olmuştur.

Bu kapsamda, işçimizden memurumuza, esnafımızdan çiftçimize, emeklimizden yetimlerimize kadar hiç kimsenin fani yaşamında bir iyileşme, rahatlama, mahkûmu oldukları sorunlar karşısında rahat nefes almalarını sağlayıcı olumlu bir gelişme görülmemiştir.

Bunun içindir ki Başbakan Erdoğan'ın; enflasyonun yüzde 30'dan yüzde 6'ya indiğini, aradaki farkın 24 puan olduğunu bunun da, çiftçimizin, memurumuzun, köylümüzün cebinde kaldığını söylemesinin gerçekle bağdaşır bir tarafı yoktur.

Bugün çiftçimizin, memurumuzun, esnafımızın cebinde sadece son ödeme tarihi geçmiş faturalar, icra tebliğleri ve çaresizlik içinde sıkılmış yumruklar vardır. Özellikle bunlar arasında elbette çiftçilerimizin perişan hali daha çok düşündürücü olup daha fazla endişe vericidir.

Bu hafta içinde kutlanacak olan ‘Çiftçiler Gününde' bile, çiftçi kardeşlerimizin ayakta ve hayatta kalabilmenin çarelerini arayacak olması ne üzücüdür ki çok hazin bir manzarayı yansıtmaktadır.

Kış aylarında köy kahvesinde içecek çay parası dahi bulamayan, harman veresiye ihtiyaçlarını gideren aziz çiftçi vatandaşlarımıza yönelik umut verici hiçbir girişim olmadığı hepinizin malumdur.

Orak ve tırpanı biçerdöverle, sabanı pullukla,  koşum hayvanını traktörle değiştirerek çağın gereklerine uymak sorunları bitirmemiş, günümüz şartlarının beraberinde getirdiği yeni karmaşaya donanımlı ve kalıcı cevaplar üretilememiştir.

Topraktan ekmeğini kazanmak için çırpınan, tarlasından çocuklarının rızkını çıkarmak için didinen çiftçi kardeşlerimizin çok şikâyetleri olduğunu iyi biliyoruz.

Bir bakıma siyasi iktidarın ilgi ve destek alanının dışında bulunan köylülerimiz, yalnızca seçim dönemlerinde hatırlanıp sorunları dile getirilmekte, seçimler bittikten sonra eski anlayış ısrarla sürdürülmektedir.

Milliyetçi Hareket Partisi olarak çiftçilerimizin sorunlarını hiçbir zaman aklımızdan ve gündemimizden çıkarmadık ve onların lehine olan her girişimin yanında ve arkasında olduk.

Hatta 20 Mayıs 2008 tarihli Grup Konuşmamda, çiftçi kardeşlerimin sorunlarına açık, ayrıntılı ve kapsamlı bir şekilde değinmiş ve kamuoyuyla paylaşmıştım.

Bundan sonra da, milyonlarca tarım kesimi çalışanımıza yönelik desteğimizin artarak devam edeceğini, onların her sorununun bizim asli meselelerimizden birisi olacağını bu vesileyle üstüne basa basa ifade etmek istiyorum.

 Muhterem Milletvekili Arkadaşlarım,

Yeni bir hasat dönemine yaklaşmaktayız. Bu çerçevede haziran ayında arpa hasadına başlanacak olup, ay sonuna doğru şeftali, erik, kiraz ve yazlık elma hasadı gerçekleştirilecektir.

İçinde bulunduğumuz yıl yağışların mevsim normallerin üzerinde gerçekleşmesi sevindirici bir gelişme olmuş, mağdur halde bulunan çiftçilerimizin bir nebze de olsa yüzünü güldürmüştür.

Ülkemiz genelinde kuru tarım alanlarında ortaya çıkan ürünler için Nisan ve Mayıs ayı yağışlarının ciddi bir önem taşıdığı bilinen bir gerçektir.

Bu yılki yağışlar, son iki yıldır ülkemizde tarımsal üretimi olumsuz etkileyen kuraklığı da ortadan kaldırmış, buğday, arpa ve kırmızı mercimek verimlerinde geçen yıla göre artış beklentisini güçlendirmiştir.

Bu gelişmelerin doğal sonucu olarak ürün rekoltesinin artması, çiftçilerimizin az da olsa rahatlamalarını sağlayacaktır.

Ancak, 2008 yılı ürün ekiminde, pahalı olmasından dolayı gübre kullanımındaki yüzde 30'ları aşan gerilemenin, başta hububat ve baklagiller olmak üzere, tarımsal üretimi olumsuz etkileyeceği dikkate alındığında, yağışların olumlu etkisinin beklenilen katkıyı yapamayacağını söylemek mümkündür.

Özellikle 2008 yılında yükselen girdi fiyatları, iki yıldır yaşanan kuraklık ve ekonomik yapının krize teslim olmasının sonucu olarak; tarımsal ürünler ihracatındaki ve fiyatlarındaki düşmeyle çiftçilerimiz çok zor bir sürecin içine itilmişlerdir.

Bu gelişmeler doğrultusunda, borçlarını ödeyemez hale gelen birçok sektör mensupları, geçimlerini sağladıkları ve alın terleriyle ekmeklerini kazandıkları arazilerini haraç mezat satışa çıkarmışlardır.

Borç tuzağına düşen ve artık sadece ihtiyaçlarını karşılamak için banka kredi kuyruklarında bekleyen çiftçi kardeşlerimiz, varlıklarını ipotek ettirerek ekonomideki sorunların neden olduğu baskılara direnmeye çabalamaktadırlar.

İcraların nefes aldırmadığı, iflasların sıradanlaştığı tarım kesimindeki problemler çığ gibi büyürken, Başbakan Erdoğan ve hükümeti duyarsızlıklarını inatla sürdürmektedir.

Kriz nedeniyle çeşitli sektörlere destek verilirken, tarımın göz ardı edilmesi, daha da kötüsü akıllara dahi gelmemesi çiftçilerimizin kendi hallerine terk edilmesinin en bariz göstergesi olmuştur.

Ülkemiz toplam nüfusunun yaklaşık üçte birini oluşturan tarım kesiminde çalışan milyonlarca insanımız, Tarım Kredi Kooperatifleri ve bankalar tarafından tam anlamıyla kıskaca alınmışlardır.

Bitkisel ve hayvansal üretimde kullanılan elektrik enerjisinin, tarımsal üretim maliyeti içinde önemli bir orana ulaşması, elektrik faturasının ödenmesinde ciddi sorunlara neden olmaktadır.

 Bilindiği üzere, tarımda kullanılan elektrikte destekleme politikasının 2003 yılı Ocak ayından itibaren kaldırılmış olması, söz konusu alanda fiyatların yüzde 34,4 oranında artmasına yol açmıştır.

Bu artışın ardından, elektriğe 2008 yılının Ocak, Temmuz, Ekim aylarında olmak üzere üç defa daha zam yapılmış, maliyet bazlı fiyatlandırma mekanizmasına geçiş ile birlikte tarımsal sulamada kullanılan elektriğin birim fiyatı 2008 yılında yaklaşık yüzde 50 oranında yükselmiştir.

Son bir yılda tarımsal üretimde kullanılan temel girdilerden gübrede yaklaşık yüzde 180, mazotta yüzde 40'lara ulaşan fiyat artışlarıyla sırtına kaldırmayacağı bir yük yüklenen çiftçi kardeşlerimiz, AKP iktidarının anlaşılamaz ve kabulü mümkün olmayan yanlış uygulamaları yüzünden çok zor durumda kalmışlardır.

Gübre fiyatlarındaki yüksekliğin yanında, ürün verimini doğrudan olumlu anlamda etkileyen sulama maliyetinin tempolu bir şekilde artması, toplam tarımsal üretimde önemli düşüşleri de beraberinde getirecektir.

Desteklemelerde görülen gerilemeler; çiftçilerimizin katlanmak zorunda kaldığı girdi maliyetlerindeki artışlar tarım kesiminde çözülme ve dağılmayla son bulacak bir sürecin de önünü açmıştır.

Tespit ettiğimiz ve yakın gelecekte gerçekleşmesi yönünde ihtimallerin en çok arttığı husus, üretimde kullanılan faktörlerin pahalandığı, buna karşılık ürün fiyatlarının düştüğü, desteklerin azaltıldığı tarım sektöründe faaliyet gösteren vatandaşlarımız, üretim yapamaz hale gelmek üzeredir.

Elbette bu olumsuzlukların tabii neticesi olarak Türkiye tarım ürünleri alanında net ithalatçı bir ülke konumuna gerilemektedir. Bu durum özellikle ülkemizin artan ihtiyaçlarının karşılanması, halkımızın gıda güvencesinin sağlanması açısından tehlikelerle karşı karşıya olduğunu açıkça göstermektedir.

En başta hububat ve yağlı tohumlardaki yaşanılan ithalat artışı ve zaten az olan prim miktarlarının daha da düşürülmesi, çiftçilerimizin üretimden kopuşunu hızlandırmaktan başka bir sonuca hizmet etmeyecektir.

Büyük fedakârlıklarla ve zorluklarla mücadele eden çiftçilerimizin sorunları, geldiğimiz bu aşamada sözle, vaatle geçiştirilemeyecek kadar büyümüştür.

Ayrıca, KDV ve ÖTV'yi peşin olarak ödeyen, sattığı ürünlerinden KDV'sini mahsup edemeyen Türk çiftçisi, zarar etmesine rağmen bir de her satışında stopaj vergisini ödemek durumunda kalmaktadır. Nitekim sadece mazota ödenen KDV ve ÖTV miktarı bile destekleme bütçesini aşmaktadır.

Son tahlilde, AKP hükümetinin tarımın yapısal sorunlarını çözecek, tarımsal girdi yükünü azaltacak ve tarım sektörünü yeniden ayağa kaldıracak tedbirleri alma niyet ve isteğinin olmadığı ortaya çıkmıştır.

Parti olarak, küçük ölçekte faaliyet gösteren çiftçilerimizin desteklenmesi amacıyla; elektrik, mazot, gübre, ilaç ve tohum gibi temel tarımsal girdilerin üzerindeki ÖTV ve KDV'nin kaldırılması gerektiğini 2007 Seçim Beyannamesinde açıkça vurgulamıştık.

Bunun yanında, orta ve büyük ölçekte üretim yapan çiftçilerimizin kullandığı bu temel girdilerin üzerindeki ÖTV ve KDV'nin de kademeli olarak yüzde 50 oranında düşürülmesi yönünde siyasi kararlılığımızı ortaya koymuştuk.

Bu kriz ortamında her sektörle ilgili akla gelen ve uygulamaya başlanılan KDV ve ÖTV indirimlerinin çiftçilerimizden esirgenmesi, sıra bu aziz kardeşlerimize geldiğinde tedbirlerin Başbakan'ın deyimiyle teğet geçmesi, AKP hükümetinin gerçek niyet ve yüzünü deşifre etmesi açısında bizlere iyi bir fırsat vermiştir.

Türk çiftçisinin sorunlarının bu kadarla sınırlı olmadığını konuşmamın bu aşamasında ifade etmeliyim.

İhmallerle, vurdumduymazlıklarla gelinen bugünkü süreçte çiftçilerimizin tahammülleri, dayanma güçleri tükenme noktasına gelmiştir.

Kolay para kazanmanın prim yaptığı AKP iktidarları döneminde, kol ve bilek gücüyle hayatını kazanmaya çalışan çiftçilerimizin hayat standardında en ufak bir iyileşme olmamış, aksine bugün dünden daha da kötü olmuştur.

Temennim, AKP hükümetinin, ‘Çiftçiler Günü' münasebetiyle, milyonlarca çiftçimizin sorunları üzerine düşünmesi ve gerekli olan önlemleri mutlaka almasıdır.

Biz bu süreçte çiftçi kardeşlerimizin yanında bulunacağımızı, dertlerinin ortağı olacağımızı ifade ediyor, hepsinin ‘Çiftçiler Günü'nü" kutluyorum.

Değerli Milletvekilleri,

Geçtiğimiz haftanın en önemli konularının başında, Mardin Mazıdağı ilçesinin Bilge köyünde meydana gelen ve aralarında kadın, çocukların bulunduğu 44 vatandaşımızın ölümüyle sonuçlanan olay ve bu olayla ilgili yapılan yorumlar gelmiştir.

Bu hunhar saldırı sonucu yaşanan elim olayla ilgili olarak hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Cenab-ı Allah'tan rahmet diliyor,  hukuki sürecin bir an önce sonuçlanmasını temenni ediyorum.

Yaşanan vahşet, toplumun her kesiminde haklı bir infiale ve tepkiye yol açmış ve daha da önemlisi sözde töre ve inanç adı altında maskelenmeye çalışılan iptidai anlayış haklı olarak sorgulanmıştır.

Kendinden menkul namus ve ahlak kavramlarına sığınılarak işlenen cinayetlerin, insanları bu caniliğe kadar götüren ahlaki, vicdani, dini ve hukuki çöküntünün nedenleri mutlaka her yönüyle araştırılmalıdır.

Zira, hiçbir mazeret, insanların birbirlerini öldürmelerinin meşruiyet gerekçesi veya bahanesi olmayacaktır.

Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı'nın tespitlerine göre "töre ve namus cinayeti" olarak tanımlanmış suçla maruz kalanların sayısı 2003 ve 2007 yılları arasındaki beş yılda 1100 kişiye ulaşmıştır.

Bu, acilen ele alınması gereken yalnızca kriminal anlamda değil aynı zamanda çok ciddi bir toplumsal sorunla karşı karşıya olduğumuzu açıkça göstermektedir.

Hala niçin bu derece sosyal bir geri kalmışlığın, medeni alemle sağlanamamış vicdani yükselmenin, yerinde sayan sosyolojik duraklamanın ve hukuku hiçe sayan yazılı olmayan sosyal yaptırımların nasıl devam ettiği ortaya çıkartılmalı ve bu sorun mutlaka akademik çalışmaların rehberliğinde, toplumun bütün kesimlerinin desteği ile aşılmalıdır.

Nitekim, suçlular bugün için adalete teslim edilmişlerdir ama, töre arkasına saklanılan bu insanlık dışı anlayış, yeni suçlar işlemek ve yeni katliamlar yapmak için toplum arasında içten içe yaşamaya maalesef devam etmektedir.

Bu son olayda işin en ilginç yönü ise, yıllardır, töre, ağa konulu feodal kalıntıların şiddet ve öç almaya yönelik yayınlarını televizyonlarında özendirici diziler halinde yayınlayan medya kanallarının ikiyüzlülüğün de ortaya çıkmış olmasıdır.

Geçmişte, tek bir işaretle, aynı siyasi partiye verilen toplu oyların arkasındaki zorbalığı ve dayatmayı kendi çıkarları için görmezden gelenlerin, bugün bu cinayetlerin tek suçlusu olarak yöredeki aynı sosyal yapıyı ve töre uygulamalarını işaret etmeleri veya cehaleti sorumlu tutmaları, asla inandırıcı ve samimi bir yaklaşım değildir.

Tartışmaların bir başka boyutunu ise yıllardır terörle mücadelede yararlanılan koruculuk sisteminin eleştirilmesi oluşturmuştur.

Çocuk ve kadın demeden işlenmiş bu hunhar cinayetin yöredeki korucular tarafından işlenmiş olması dikkatleri haklı olarak bu konu üzerinde yoğunlaştırmıştır.

Terörle mücadelede yöreyi bilen, yörede yaşayan vatandaşlarımızdan istifade ile oluşturulan koruculuk sisteminin ve görev yapan korucuların eleştirilecek yönleri, ıslaha ve eğitime muhtaç tarafları elbette ki olabilir.

Her kamu görevlisi gibi kanun dışına çıkarak suç unsuru taşıyan faaliyetlerde bulunabilirler. Ancak bunlar bütün korucuların suçlanmasına, bütün koruculuk sisteminin sorgulanmasına bahane olmamalıdır.

İlk kurulduğu 1985 yılından bu yana, vatan coğrafyasının bütünlüğü ve milletimizin birliği uğruna, PKK terör örgütü ile mücadele ederken hayatını kaybeden şehit korucularımızın sayısı 1350'ye ulaşmış, 2500 aile ferdi ise zarar görmüştür.

Bugün sayıları 50 bine yaklaşan geçici ve 25 bine ulaşan Gönüllü Köy Korucuları milletimizin kendilerinden beklediği sorumluluğun gereği olarak en zor şartlar altında görevlerini başarıyla sürdürmektedirler.

Vatana bağlılığın en önemli göstergesi olarak şehadeti göze almış insanların bu kahramanlıklarını ve fedakârlıklarını görmezden gelerek, işlenmiş bir suçtan toptancı hükümler çıkartmak kabul edilmesi mümkün olmayan bir yanılmadır.

Ve bu konuda hala koruculuğun kaldırılması için ısrarcı olmak, PKK'nın yıllardır ve her platformda üzerinde durduğu siyasallaşma taleplerinden birinin bilerek veya bilmeyerek avukatlığına soyunmak anlamını taşıyacaktır.

Özellikle bu yörede asırlardır işlenen cinayetlerin, bitmeyen kan davalarının sebebini son 24 yıldır süren bir kamu görevine yüklemek asla gerçek, doğru ve hakkaniyetli bir değerlendirme değildir.

Eli kanlı, geçmişi kanlı terör örgütünün mezalimlerini hatırlamadan, son olaydan koruculuğun kaldırılması için fırsat arayanlara ve bu acı hadiseyi geçmişi hatırlamadan şaşkınlıkla karşılayanlara sözüm şu olacaktır.

Unutulduğu sanılmasın, acıları anılarımızda ve hafızalarımızda sıcaklığını korumaktadır.

Aralarında bebeklerinde bulunduğu çoğu çocuk ve kadın olmak üzere PKK terör örgütü saldırılarında;

20 Haziran 1987'de Mardin ili, Ömerli ilçesi Pınarcık Köyünde otuz kardeşimizin,

10 Haziran 1990'da Şırnak'ın Güçlükonak ilçesi Çevrimli Köyünde yirmiyedi vatandaşımızın,

1 Ekim 1992'de Bitlis'in Cevizdalı köyünde otuz insanımızın, 

5 Temmuz 1993'de Erzincan'ın Kemaliye ilçesi Başbağlar köyünde otuzüç evladımızın,

24 Ekim 1993 ‘de Erzurum'un Çat ilçesine bağlı Yavi beldesine otuzüç masum hayatın söndürüldüğünü ve daha sayacağımız pek çoklarının PKK terör saldırılarında acımasızca öldürüldüğünü hala hatırlıyoruz.

Bu itibarla, yıllardır süren terörle mücadelede Güvenlik Kuvvetlerimizin yanında yer alan ve devletimize bağlılıklarını hayatları uğruna ispat eden kahraman yöre halkını ve onların temsilcileri olan korucuları kutluyorum. Hayatlarını kaybetmiş olanlara Cenab-ı Allah'tan rahmet diliyorum.

Değerli Milletvekilleri,

Sonuna kadar güvendiğimiz milletin iradesi, milletin kanaatleri ve milletin direnci bizim anlayışımıza göre içte ve dışta karşımıza çıkartılmak istenen bütün dayatmaların sonuca ulaşmasında en önemli engeldir.

Asırların oluşturduğu yüksek sağduyusu, köklü tarihsel birikimi,  özellikle milli meselelerde iktidarların geri adım atmasının önünde güçlü bir siyasal duruş olmuş, milletimizin varlığını ve devletimizin mevcudiyetini sürdürmede en büyük teminat haline gelmiştir.

Bu nedenle, Türkiye'de milletin beklentileri hilafına değişim ve dönüşüm arzu edenler, iktidarda bile olsalar bu niyetlerini başaramamışlar, toplumun yüksek kaygı ve şuurunun baskısı ile düşüncelerini ertelemek durumunda kalmışlardır.

Ancak, son yıllarda iktidar odaklı sistematik bir "yönlendirme, dayatma, bıktırma ve teslim alma" olarak formüle edeceğimiz aşamalı bir teslimiyet şablonu kamuoyunun önüne konulmaya başlanmıştır.

"Gerçeklerin konuşulması, sorunlarla yüzleşme, ezberlerin bozulması, statükodan kurtulma, barışla buluşma, değişimin gücü, engellerin aşılması, hataların sorgulanması" gibi sayısız kavramla karşımıza çıkan bu mihraklar maalesef mesafe almaktadırlar.

Maksatları, en büyük teminatımız olan millet vicdanını ve şuurunu sarsmak, kavram ve kafa karışıklığı ile milli direnç noktalarını zayıflatmaktır.

Bizim millet adına sorun olarak algıladıklarımızı, başkalarının gelişme ve başarı olarak yorumlamalarının arkasında, bilerek veya bilmeyerek girilen karanlık kampanyaların ve yönlendirme operasyonlarının etkisi büyüktür.

Sözde sivil toplum temsilcileri, üniversite zeminini propaganda için kullanan mihraklar, güdümlü düşünce kuruluşları, siparişle sonuç çıkartan kamuoyu araştırma şirketleri, yüzleşmeye meraklı sözde aydınlar ve yandaş medya kanalları bu sürecin başlıca aktörleridir.

Millet bekasının ağırlaşan tehditlere maruz bırakıldığı son dönemlerde, karşımızdaki tablonun gözlerden kaçırılması, dikkatlerin başka yönlere çekilmesi, toplumun yaklaşan travmalara alıştırılması ve nihayetinde kabule yanaştırılması görevini üstlenmiş bu aktörlerin çabaları iyice yoğunlaşmıştır.

Washington, Brüksel, Erbil ve Erivan ağzı ile konuşan yerli lobilerin son günlerde Milliyetçi Hareket Partisi'ni ve politikalarını dillerine dolamaları bu açıdan çok anlamlıdır.

Bu zihniyet sahiplerini, gazete köşelerinde, televizyon ekranlarında, toplantı salonlarında, konuşmacı kürsülerinde, platform sandalyelerinde partimize yönelik yoğun bir faaliyet içinde görebilirsiniz.

Özellikle gittikleri yerin bir türlü yenisi olamayıp, terk ettikleri hareketimizin  "eski MHP"li" kontenjanından köşe tutmuş olanların işi gücü bırakıp Milliyetçi Hareket Partisi'nin siyasetini sorgulamaya çalışmaları dikkat çekicidir.

Lobi faaliyetlerinin partimizi ve partililerimizi hedef almaya başlamış olması, toplumun diğer direnç noktalarının bu odaklar tarafından belirli bir kıvama getirildiğinin işaretlerini vermektedir.

Özellikle Sayın Cumhurbaşkanı'nın tanımı ile "'Kürt sorunu Türkiye'nin birinci sorunudur' açıklamasıyla eş zamanlı olarak medya üzerinden Kandil Dağından yapılan mütareke ve müzakere çağrıları başka bir sonuç çıkarmamıza imkân vermemektedir.

Sayın Cumhurbaşkanı'nın bu konudaki son beyanları ile Kandil dağındaki elebaşı ile yapılan mülakat bu konudaki tartışmaları alevlendirmiştir.

Bizim için bu süreçte Sayın Cumhurbaşkanı'nın konumu, rolü ve fonksiyonu önem taşımaktadır.

Anayasamıza göre devletin başı olan Cumhurbaşkanı, bu sıfatla Türkiye Cumhuriyetini ve Türk milletinin birliğini temsil etmektedir.

Cumhurbaşkanı göreve başlarken bu sıfatıyla devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü koruyacağına Büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda yemin etmiştir.

Anayasal görevi bu şekilde tanımlanan Cumhurbaşkanı'nın son iki ay içinde; "Kürt sorununu sınır dışından çözülemeyeceği", "içerde ve dışarıda çok iyi şeyler olacağı" ve "Türkiye'nin bu en önemli sorununun çözümü için 2009'un fırsat yılı olduğu" yolundaki beyanlarını sorunlu bulduğumuzu ve izaha muhtaç olduğunu belirtmek isterim.

Çek Cumhuriyetine yaptığı seyahat esnasındaki sohbetinde bu konuda devlet katında mutabakat bulunduğunu söylemesi, konuya dahil olan bütün Anayasal organları bağlayıcı anlam kazanmıştır.

İddia edilen bu mutabakatın niteliği, içeriği ve tarafları biran önce açıklanmalıdır. Bu mutabakatın içinde yer alanların anlaştıkları zeminin ne olduğunu kendi adlarına açıklamaları Türk milletine karşı tarihi sorumluluğun bir icabıdır.

Ancak böylesi bir yaklaşımla, kimin nerede durduğu ve ne düşündüğü, kimin kimin adına ve hangi amaç ve yetkiyle konuştuğu da bütün yönleriyle açıklığa çıkacaktır.

Başbakan'ın sutre gerisine çekilerek kamuoyunun psikolojik olarak hazırlanması sürecini izlediği bugünkü ortamda, Sayın Cumhurbaşkanı'nın ön safta yer alarak Türk toplumuna şifreli mesajlar vermesi, bu konuda bir rol paylaşımının yapıldığını da akla getirmektedir.

Bütün bu gelişmelerden anlaşıldığı kadarıyla bu temel meselelerde teslimiyet sürecine girmemiş ve ayakta duran tek bir siyasi hareket kalmıştır. Bu, dimdik duran kalenin adı ise Milliyetçi Hareket Partisi'dir.

İç ve dış lobilerin yeni kampanyalarının hedefi haline geldiği artık kuşku götürmeyen Milliyetçi Hareket Partisinden sözde barış ve katkı adına istenen nedir?

  • Koruculuğun kaldırılmasına çanak tutulması mı?
  • Yapay azınlıkların yaratılmasına seyirci kalınması mı?
  • Milli kimliğin tartışılmasının kabul edilmesi mi?
  • Eğitim dilinin çeşitlendirilmesine sessiz durulması mı?
  • İmralı canisine kadar uzanacak PKK affına göz yumulması mı?
  • Barzani devletinin tanınması ve tek taraflı tavizlere kucak açılması mı?
  • Yeni anayasa maskesiyle üniter yapının ve milli kimliğin tahrip edilmesi mi?
  • Türkiye'nin bölünme senaryolarının demokratikleşme reçetesi olarak pazarlanmasına rıza gösterilmesi mi?
  • Federatif bir yapılanmanın sinsice yürürlüğe konulmasına alkış tutulması mı?
  • Adı telaffuz edilmeye başlanan bir siyasi sınırın çekilmesi için taşeronluk yapılması mı?
  • Yoksa, bin yıllık kardeşlik hukukunun çiğnenmesi ve sosyal dokunun bozulmasına kayıtsız kalınması mı?

Hangisi için bizden destek aranmakta, hangi rezalete, üzerine basa basa tekrarlıyorum hangi ihanete katkıda bulunmamız için servis yapmamız istenmektedir?

Cumhurbaşkanı Gül'ün Kürt sorunu tanımıyla sözde çözüm için ümit dağıttığı ve müjde verdiği bu ortamda, Türk Devletinin, Türk hükümetinin ve kendisinin mutabık kaldıkları zemin bunlardan hangisidir?

Kimlerle anlaşılmış, kimlerin onayı alınmıştır?

Hangileri milletimize dayatılmaya çalışılacaktır?

Süreç kimlerle olgunlaştırılmıştır?

Kime sorulmuş, kimlerle mutabık kalınmıştır?

Kiminle müzakere edilmiş, kim muhatap olarak alınmıştır?

Kaçırılmaması gereken fırsat nedir? Fırsattan maksat nedir?

Milliyetçi Hareket Partisi ve aziz milletimiz Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan'dan bu soruların cevabını acilen beklemektedir.

İçinde Milliyetçi Hareketin görüş ve önerilerinin olmadığı, milli kimlik ve milli bekanın tehlikeye gireceği hiçbir süreçte partimiz ve partililerimiz yer almayacaktır.

Değerli Arkadaşlarım,

Bugüne kadar teslim ala ala ilerleyen işbirlikçi lobiler ve yandaş mihraklar bu kez Milliyetçi Hareket Partisi'ni hedef alarak baltayı taşa vurmuşlardır.

Bilinmelidir ki, bölücü terörü ve bölücülüğü hoşgörü ile karşılayıp talepleri sözde siyaset içinde çözmeyi önerenlerin partimizi kendi ifadeleri ile "yıkıcı bir faktör" olarak adlandırması hiç kimsenin haddi değildir.

Ve bölücü talepleri kabul noktasında, sanki savaşan bir tarafın temsilcisiymiş gibi kavramları karıştırarak partimizin barışa davet edilmesi ve barıştan başka yolun kalmadığının işaret edilmesi sinsi bir oyundur.

Şerefli tarihimizin içinde yer alan hiçbir bağ ve bağlantı hiç kimsenin bu alçakça ithamları dile getirmesinin bahanesi ve gerekçesi olamayacaktır. Bunlar nafile çabalardır.

Sözde överek eleştirme ve yönlendirme gayretlerinin Milliyetçi Hareket Partililerde bir karşılık bulması ve karanlık lobilerin etkisine girmesi söz konusu olamaz.

Milliyetçi Hareket Partisi, birileri istiyor diye; Iraklı aşiret reislerine ilişkin tanımını, milletimiz için öngördüğü tehdit ve tehlikeleri,  konuya ilişkin kullanacağı dili, Türkçe dışındaki bir dile kapalı eğitim anlayışını ve hükümete yönelik eleştirilerini değiştirecek değildir.

Gaflet ile ihanet, menfaat ile melanet arasında gidip gelen tükenmiş ruh sahiplerinin bu hezeyanlarının camiamızda anlam bulması mümkün olmayacaktır.

Milliyetçi Hareket, hiçbir telkin ve dayatmaya aldırmaksızın doğru olduğuna inandıklarının sonuna kadar savunucusu olacaktır.

Eğer bir tercih, karar ve anlayış belirleme lüzumu görürse, tamamen kendi iradesinden güç alacak ve kendi kararını yalnızca kendisi verecektir.

Ve alacağımız her karar yalnızca aziz milletimizin yararına ve varlığının devamına uygun olacaktır.

Konuşmama son verirken hepinizi saygılarımla selamlıyorum.

Dr. Devlet Bahçeli
Milliyetçi Hareket Partisi
Genel Başkanı

 

Erbakan'ın Tarihi TV5 Konuşması

PDF Yazdır Ağhesabı

 Erbakan’ın Akp ve ılımlı İslamcı kesimin gerçek yüzünü deşifre ettiği tarihi TV5 konuşması.

 

 

Devamı...
 

Atatürk'ü 15.Yıl Nutku

PDF Yazdır Ağhesabı
15 YIL NUTKU 29 Ekim 1938

     Utkuları ve geçmişi insanlık tarihi ile başlayan,her zaman utkuları ile birlikte uygarlık ışıklarını taşıyan kahraman TÜRK ORDUSU;
      Vatanımızı en sıkıntılı ve güç anlarında,zulümden,yıkıntı ve hiyanetlerden ve düşman işgalinden nasıl korumuş ve kurtarmış isen,Cumhuriyetimizin bugünkü  döneminde de,askerlik tekniğinin bütün modern silah ve araçları ile donanmış olduğun halde,görevini aynı bağlılıkla yapacağına hiç kuşkum yoktur.
  Bu gün Cumhuriyetimizin onbeşinci yılını, durmadan artan büyük bir refah ve kudret içinde karşılayan büyük TÜRK Ulusunun önünde,kahraman Ordu,sana yürekten şükranlarımı açıklar ve bildirirken büyük ulusumuzun övünç duygularına tercüman oluyorum.
      TÜRK Vatanının ve TÜRKLÜK toplumunun şan ve onuruna,iç ve dış her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan görevini,her an yerine getirmeye hazır ve buyruğunda olduğun,benim ve büyük ulusumuzun orduya verdiği en son sistem fabrikalar ve silahlar ile bir kat daha güçlenerek,büyük bir özveri ve yaşamını hiçe sayarak her türlü görevi başarmaya hazır olduğuna eminim.
      Bu kanı ile kara,deniz,hava ordularımızın kahraman ve deneyimli komutanları ile subay ve erlerini selamlar,takdirlerimi bütün ulus önünde beyan ederim.
                                                                                              Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK
 Hatırlatma;hastalığı nedeniyle ATAmızın bu çok önemli buyruğu TBMM de Başbakan tarafından 29 Ekim 1938 günü Cumhuriyetimizin 15.yılında okunmuştur.
 
<< İlk < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Son >>

Sonuç 73 - 81 Toplam 128
 
Tavsiye Ettiklerimiz
Yasaklı Belgesel
Tebriz Türk Takımı
Tolon Paşa ve Ordusu
O.Sinanoğlu Sohbet
İthal Tohum İhaneti
Durum Çözümlemesi
Zekeriya Öz Hakkında
Kurtuluş Savaşında 2000 Kırgız
Hakikat nerede?
Etki Ajanları
Çıkışyolu Turan
Dilde Birlik ve Türklük Şuuru
TSK'yı Yıpratma Girişimleri
Siyasetimiz Nasıl Düzelir
Sivil cehalet
Türk Ülküsü
Mevlana'dan Öğütler
Kazak ve Türkiye Türkçesi
Ampulün Anlamı
Said-i Nursi'nin Gerçek Yüzü
Bor Madeni ve Önemi
İran'a şeriat nasıl geldi?
Atatürk'ün Kaleminden
Hablemitoğlu Belgeseli
Gül'ün Süreci
Gizli Mutabakat
Gladyocu İftirası
Kürt Federe Devletine
Gökşad'tan

Saçların gezerdi yüzümde eskiden

Ağlarsın

Saçların gezerdi yüzümde eskiden,

Şimdi yanaklarımda damla damlasın.

Ne çok severdim dizinde yatmayı,

Şimdi uykumu bölen keskin bıçaksın.

 

Nefesin vururdu nefesime her akşam,

Şimdi soluğumu kesen acı rüzgarsın.

Bütün dertlerim yalnız sende biterdi,

Şimdi yüreğimde kapanmaz yarasın.

 

Şehre uzak yerlerden yıldızlar sayardık,

Şimdi gökyüzünde en uzak yıldızsın.

Ne çok özledim seni anlatabilsem,

Şimdi oturup kana kana ağlarsın...

 

Çorlu, 2002

Gökşad

 

Gölgeler

Gölgeler

-I-

Ömrün gölgesi olsun ömrümün

Uzayıp gitsin ardımca

Ben gidersem bir ikindi vakti...

Ki sen bir Cuma sabahı gelirken

Ömrüm gölgesi olmuştu ömrünün

Uzayıp gitmişti ardınca...

 

Ankara, 2004

 

Gölgeler

-II-

Bütün zamanların tek suçlusu ben miyim

Üstüme bir bulutun bile gölgesi düşmez

Bu karanlık sahrada neye pervaneyim

Kapanan gözlerime bir ışık düşmez...

 

Medet ey sevgili, yandım bu çölde!

Bu nasıl bir serap, bu nasıl bir gölge?

Düştüm düşeli bu amansız hüzne

Divane yüreğim bir lahza gülmez

                                  

Ankara, 2004

 

Ahiret'te

 


 

Tanrım sen varlığı yaratansın

Canlı cansız her şeyi kuşatansın

Bir dileğim var sen bağışlayansın

Desem korkarım demesem yer beni

 

Garip gönlüm gece gündüz âhtadır

Dileğim gönlümde sana âyandır

Kusur kulundan bağış katındandır

Desem korkarım demesem yer beni

 

Bedenimi balçıktan sen halk ettin

Yüreğime dünyayı sen dar ettin

Gönlüm coştu, dilimi sen lâl ettin

Desem korkarım demesem yer beni

 

Tanrım hurilerin gözümde değil

Aşk için bir ömür yeterli değil

Hâşâ Kaynaroğlu isyanda değil

Âhirette sevdiğime ver beni

 

               Ankara, 2003

 

Sır Kapısı

Sır Kapısı

 

Kırk sır kapısı açıldı gözlerinde

Kırk ayrı yol var her kapının birinde

Her yol ağzında ayrı idam ettiler

Sade tenim kaldı saçının telinde

 

Bir tel saç ile bağladılar çenemi

Üç tas su ile yıkadılar tenimi

 

Beni gonca gül yaprağına sardılar

Musalla diye avucuna koydular

Nasıl bilirdiniz diye sordular

Sustum da dinledim başka bir alemde

 

Aşkı bilmeyenler hiç ses çıkarmadı

Mecnun dedi ki “beni utandırmadı”

 

Kaynaroğlu, adını toprağa verdin

İki kaş arasından sıratı geçtin

Lokman’ın sırrını sen âşikar ettin

Ölü müsün diri mi, bilmez hiç kimse.

 

Ankara, 2004

 

Nevruz

  

Nevruz

Gökyüzünde göç başlar vakit gece

Sultan kız batıdan doğuya göçer

Toy düğün başlar Türkistan ilinde

Sultan Nevruz önünde gergef işler

 

Bize de gel bilinmez bir saatte

Benim de ölülerim yeyip içsin

Rızkımızı bulalım bu yengi gün’de

Bütün alem Tanrı’ya secde etsin

 

Esir Türkleri unutma Sultanım

Onlar beklese de başka baharı

Birgün muhakkak biter bu zalim kış

Yine az görür Türk, koca dünyayı

 

Hazar’a muhabbet götür sultanım

Yesevi’den hikmet getir bizlere

De ki özlemiş sizi Kaynaroğlu

Gayrı dayanmazmış gönlü hasrete

Gökşad

Sivas, 1997

 

Kuşların Rüyası

Kuşların Rüyası 

Kuşların rüyasına girdim dün gece

Karar verdim bunu hep yapacağım

Hepsi de uyuyordu gözlerinde

Onları mı yoksa seni mi kıskanayım

 

Güya bir bülbül senin nefesinden

Şiirler okuyordu seher vaktinde

Şaşırdım kaldım, ses benim sesim

Dedi ki “İlham” derler buna sizin alemde

 

Rüyasında bir güvercin konup pencerene

Uzatıp kanatlarını tutundu ellerine

Şaşırdım kaldım, el benim elim

Dedi ki “Vuslat” derler buna sizin alemde

 

Bir serçe rüyasında kanat çırpıp

Su içti avuçlarından kana kana

Şaşırdım kaldım içim yanmış benim de

Dedi ki “Mecnun” derler buna sizin alemde

 

Kuşların rüyasına girdim dün gece

Gördüm ki seni seviyorum her bedende

Bir kaknus yaklaşıp kulağıma sessizce

Dedi ki “Kader” derler buna sizin alemde

 

Dedim ki “Hayrolur İnşallah...”

Gökşad 

Ankara, 2004

 

Gidişine Ağıt

 

 Mecnûn düşünde gördü Leylâ’yı bir gece:

 Ve sen, şehirlerini benim ülkeme kurdun,Pâyitahtını benim yaralı kalbime..

.Seni bir kan pıhtısı gibi elimde tuttum.

 İnsafsız rüzgârlar uğradı yurduma: 

Yağmur kar ortasında bir çöle düştüm,Kum fırtınasında tutundum saçlarına...

Sen uykudaydın, ben kâbuslar gördüm. 

Buğday tarlalarına kızgın alevler düştü: 

Çıplak ayaklı çocuklar savruldu her yana,

Çıplak ayaklı yıldızlar gibi darmadağın...

Ne olur beni de kat, beni de kat dualarına. 

Seni düşümde gördüm,  tam altı yıl önce: 

Ve sen, gözlerini giyindin Asya ceylanlarının,

Ak sakallardan miras bir huzur yüzünde...

Gezinip durdun içinde bütün damarlarımın.    

 Benim yüreğim mahşer, senin gönlün sırat: 

Zalim bir korku boğazlar sevincimi,

Gözlerim karanlık benim, senin gözlerin hayat.

Gözlerim hiç görmesin gittiğini...  

Ki o Selçuklu şehri seni bırakır mı bilmem:

 Lacivert göğünde gözlerin, bir muska gibi dururken,

Vakitsiz düşer toprağa kırkikindi yağmurları.

Bin yıllık Medrese, yeni bir Eylül’e soyunmuşken... 

Yıldızlara söyle seni geri getirsinler: 

Onlar bilir benim çekik gözlü yüreğimi.

Geçmişin saçından tut, sana yol göstersinler,

Yıldızlar bilir benim gökçe soylu düşlerimi... 

Ankara, 2003

Gökşad 

 

Gözlerin

 

Gözlerin

 

Sanki deryalara dalar giderim

Baktıkça içimi yakar gözlerin

Her şafak vaktinde çalar kapımı

İlmiği boynuma takar gözlerin

 

Mecnun’u çöllerde koyar çaresiz

Ferhad’ı dağlara salar gözlerin

Yanımda yöremde ölüm gezdirir

Benim peşimde o yeşil gözlerin

 

Başı dik dağlara yasla sırtını

Dolunay akşamı kaldır başını

Her kim ki yazarsa kişi bahtını

Ezelden alnıma yazmış gözlerin

 

Dört duvardan gayrı yerim olmadı

Kendi gölgem bana sadık kalmadı

Şu yalan dünyada yüzüm gülmedi

Benim tek servetim senin gözlerin

 

Kefenimi yeşil sarın, beyaz olmasın

Mezarımı göğe kazın yerde kalmasın

Sevdiğim gözünden yaşlar akmasın

Gider Kaynaroğlu, kalır gözlerin

 

Sivas, 1998

 
   
 
Benzer Yazılar