Anasayfa arrow Tarihi Dosyalar
 
   
Türkçülüğün Esasları
Türkçülüğün Özü
A) Dilde Türkçülük
B) Sanatta Türkçülük
C) Ahlaki Türkçülük
D) Hukukta Türkçülük
E) Dinde Türkçülük
F) İktisatta Türkçülük
G) Siyasette Türkçülük
H) Felsefede Türkçülük
Büyük Türkçülerden
Türkçülerden Özlü Sözler
Genel İçerik
Marşlarımız
Görsellikler
Türk Dünyası Ezgileri 1
Türk Dünyası Ezgileri 2
Türkçülük Hakkında
Tüm Dosyalar
Tüm Yazarlar
Edebiyat
Makaleler
Tepkisiz Kalma
Ağelini Öneriniz
Belge Resim

Bilgilendirme
Türküler
Görsellik
Kitap Önerileri
Büyük Türkçüler
Büyük Türkçülerden
Azınlık veya Özerk Türkler
Nutuk
Duyurular
Özlü Sözler
Yorumsuz Resimler
Siyasi Dosyalar

  :: TSK'dan ABD-İsrail Koridoru'na balyoz
  :: Emperyalizmin Tetikçileri
  :: Komünistlerin Atatürk karşıtlığı
  :: Rockefeller'den yüzyılın itirafı
  :: Ayrılma bildirisi ve Sevr
  :: İstanbul Barosu’ndan yapılan 14 maddelik açıklama
  :: Öz Yurdunda Köleleşen Türk
  :: IŞİD – ABD ilişkisinin delilleri
  :: Barzani ve Erdoğan
  :: İran Türkleri Hapislerde
  :: Hitler’in Müftüsü Hacı Emin El Hüseyni
  :: Seçsis Neden Türkiye'de Kullanılıyor?
  :: Irak’ın 16. Tugayı Peşmergeye katıldı!
  :: Türker Ertürk , ABD tertiplerini ve ABD işbirlikçilerini açıklıyor.
  :: Hava Kuvvetlerinde Tasfiye
  :: Esad'ın Ulusal Kanal Söyleşisi
Türkçe
Türkçe Adlar
Türkçe İzgileri
Hayvan Adları
Türkçe Terimler
Göktürk Yazıtları
Kuş Adları Derlemesi
Türkçe Adlar Sözlüğü
Kazakistan Türkçesi Sözlüğü
Azerbaycan Türkçesi Sözlüğü
Dosyalar
Siyasi Dosyalar
Tarihi Dosyalar
Görüntüler
Dini Dosyalar
Belge Resim
Bilimsel Dosyalar
Atatürk
Eserleri
Makaleleri
Özlü Sözleri
Atatürk Dosyaları
İletişim
 

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

İlgili İçerikler
Tarihi Dosyalar


Halaçoğlu : Kemikler 2200 yıllık çıktı !

PDF Yazdır Ağhesabı

isvec_soykirim.jpg“Ermenilere söyledim; gelin Türkler soykırımı size nerede yaptıysa toplu mezarlarınızı kazalım, çıkan kemikleri uluslar arası laboratuvarda inceletirim.

Ama 2003 yılından beri hiç toplu mezar göstermediler. Buna rağmen İsveç Parlamentosu’nda Mardin’de bir toplu mezar olduğunu iddia ettiler. Üsteledim ve İsveç’ten Ermeni asıllı bir parlamenter geldi ve yanında da Süryani bir şahıs vardı. Gittik.. “Mardin’de iddia edilen yerde bir delik var, ama bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor. Adama gir delikten içeri dedim, ‘girmem üstüm pislenir’ dedi. Sana elbise alırım gir dedim. Bu sefer ‘savcı izni lazım’ dedi. Allah’tan hem savcı, hem kaymakam vardı yanımızda.

Savcı bey izin verdi ve girdik beraber. İçerideki kemiklerden numune al dedim 'almam' dedi, işi yokuşa sürdü. Ben numuneleri aldım ve uluslar arası laboratuvarda incelettim. Kemikler 2200 yıllık çıktı.

Biz Ermenileri 2200 yıl önce mi katlettik? İyi de biz o zaman Anadolu’da değildik ki !.. Roma’dan kalma toplu mezarlardı onlar. Türkler tarihin hiçbir döneminde toplu katliam yapmamıştır.

“ Yusuf HALAÇOĞLU (17 Şubat 2013 Kars’ta düzenlenen “Hocalı Katliamı” Panelinde...)
 

Timur Hz.Hüseyin'in Öcünü Nasıl Almıştır.

PDF Yazdır Ağhesabı
TÜRKİSTAN EMİRİ BÜYÜK TÜRK HAKANI TİMUR, YEZİDİN VE MUAVİYE'NİN TÜRBELERİNİ YIKTIRMIŞTIR. EHLİBEYTİN ÖCÜNÜ ALAN TİMUR, YEZİD TARAFTARLARINI YOK ETMİŞTİR.

EHLİBEYT DÜŞMANLARINA HAK ETTİĞİNİ YAPAN TİMUR VE YEZİDİN MEZARININ YOKEDİLİŞ HİKAYESİ
Timur, Suriye’ye girdiği vakit tellal çağırtmış.

timur_ehlibeyt.jpgTellallar Timur adına:
Ben Yezidiyim! Ne kadar Yezidi varsa ortaya çıksınlar! diye bağırmaya başlamışlar.

Yezidin soyundan gelenler, yezidin yolunda olanlar, sevinçle bir meydanda toplanmışlar.

Timur Yezidilere seslenmiş;
Ey Yezidiler demiş şimdi bana Yezid’in mezarını gösterin.

Timur, o kalabalıkla birlikte Yezid’in mezarına yürümüş. Ordusu da Timur’un arkasında. Şam’ın büyük mezarlığına gelmişler. Yezidiler büyük bir sevinçle Timur’a Yezid’in mezarını göstermişler.

Hükümdar, ordusundan bir kaç kişiye emir vermiş.
Açın demiş bu alçağın mezarını! Türbe halinde ziyaret edilen mezar yıkılmış. Aynı zamanda Muaviye'nin de mezarı yıkılmış.Açmışlar Yezidin kemikleri meydana çıkınca Timur, ordusuna dönmüş “Yezid denilen bu alçak, sevgili Peygamberimizin torunu olan Hz. Hüseyin efendimizi şehit etti. Sizler riyakar insanlar ona böyle gösterişli türbeler yaptınız. İslama çok büyük bir tefrika sokan bu adama hak etmediği değeri verdiniz. Bütün İslam Alemi asırlardan beri bu ikiliğin acısıyla sancılanıp duruyor.Şimdi benim ordumun her bir neferi gelerek bu Yezid’in mezarına işeyecektir” diye buyurmuştur. Askerler Timur’un emrini yerine getirmişler. DAHA SONRA YEZİDİN KEMİKLERİNİ YAKMIŞ VE KÜLLERİNİ KIZILDENİZ'E ATTIRMIŞTIR. (1401)
 

Karadeniz'in Türklüğü

PDF Yazdır Ağhesabı
KARADENİZ TÜRKTÜR. TARİHE SAHİP ÇIK ASİMİLASYONA DUR DE.

karadeniz_turk.jpgHerkes tarafından kabul edilen 2000 yıllık bir tarihtir Türklerin Anadolu'da bulunması; ancak tarihi öncesi çağa uzanan kuvvetli deliller vardır. Haritalara bakarsanız Perslerden başlayarak bugünkü Anadolunun isimleri şekillenmiştir. Özellikle iç Anadolu KAPADOKYA ve Karadeniz PONTUS olarak geçmektedir.
Persçeden sonra Gürcüce ve Ermenice yer isimleri bulunur. Yani bu yer isimleri RUMCA YA DA GREKCE DEĞİLDİR.

Bu yer isimleri Persçedir ya da antik Farsça diyebiliriz.
Gürcü prensliğinde Anadoluya gönderilen Türkler (Kıpçaklar sarı Uygurlar: renkli gözlü açık tenlidirler) Karadeniz kıyılarına yerleşmişlerdir. Bu bölgenin adı Pontustur, ve Pers yönetimindedir. Haritalara iyi bakalım.
Bu bölgenin ekonomik değeri gümüş madenlerinden kaynaklanmaktadır.
MS 323 yılında Anadoluda Doğu Roma oluşmaya başlamıştır. Persler güç kaybetmişlerdir.
Yunanlılarla Bizansın hiçbir ilişkisi yoktur .
Zaman içinde Bizans donanması güçlenmeye başlamış ve Karadenize açılmaya başlamışlardır.
Hırıstıyanlık Bizans içinde kabul görmeye başlamıştır.
O bölgedeki Türkler heterodoks ,ya da gök tanrı (tengri) inancındadırlar
Anadoludaki Türkler hırıstıyanlaşmaya başlamıştır. Bir sürü batı devletinden daha önce hırıstıyan Türkler bulunmaktadır. İslamiyet yeryüzüne inmemiştir.
Pontus diye adlandırılan bu bölgede yaşayan Türkler ilk önce tek tanrı inancı olan hıristıyanlığı kabul etmişlerdir, daha sonraki aşamada Bizansın gemilerinin gelişmesi ile Bizans yönetimine girmişlerdir. Çok net bilinir ki Bizansın paralı askerleri hırıstıyan Türklerdir ve bunlara TÜRKOPOL denir.

1. Bu bölgede yaşayanlar sarı Uygurdan gelen Kıpçak boyundan Türklerdir
2. Hırıstıyanlığı kabul etmişlerdir.
3. Bu bölgenin adı Persce dir. Uzun yıllar Pers yönetiminde kalmıştır.
4. Bizansın ele geçirmesi ile beraber hırıstıyanlaşmışlardır ms 400 gibi.
5. Ekonomik değer gümüş madenleridir.
6. Bu bölgede grek-yunan hiç olmamıştır.
7. Rum deyimi yunanı ifade etmez.(Mevlana Celaleddini Rumi de mi rumdu?)
8. Dinle inancı halen daha karıştırmaktayız. Grek ırkı simgeler, hristıyanlık dindir.
9. Lazca denen dil, gürçüce ermenice farsca karışımıdır. Bir yunanlı bu dilde konuşup anlaşabilmekte midir acaba?

Sonuç olarak, burası Yunan devleti değil ve halkı da Grek değildir. Osmanlıda Türklük bilincinin olmaması ve boylar tarihine sahip çıkılmaması nedeniyle, bu bölge Grek zannedilmektedir. Osmanlının son dönemlerinde emperyalist güçler bunu iyi kullanmıştır. Üzücü olansa, günümüzde dahi bunun farkına varmamış ve halen bu oyunun aleti olmamızdır.
 

Tarih'te Türk Adı

PDF Yazdır Ağhesabı

Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu

Bugün ilim dünyasında, umumiyetle, “Türk” adının M.S. VI. yüzyıl ortasında Göktürkler tarafından kurulmuş olan devlet (552-744) ile ortaya çıktığı kabul olunmaktadır[1]. Buna göre, “Türk” adı ilk olarak Çin yıllığı Çou-şu’da, Göktürk birliğini göstermek üzere 542 yılında[2] ve Batı Wei İmparatoru T’ai-tsu tarafından Göktürk Şefi Bumın’a elçi gönderilmesi münasebetiyle de 545 yılında görünmektedir[3].

I. Türk Adının Eskiliği Hakkında İleri Sürülen Görüşler

Türk adı Çin tarihi vesikalarında böyle ortaya çıkmakla beraber, Türk soyundan gelen ve Türkçe konuşan topluluklar şüphesiz çok eskiden beri mevcut bulunuyordu. Asya Hunları (Çin kaynaklarında, Hsiyung-nu), Batı Hunları (Avrupa Hunları), Kuzey Çin’de Tabgaçlar (Çin kaynaklarında, T’o-pa) ile aynı sahanın çeşitli bölgelerinde küçük devletler kuran “Hsiyung-nu imparatorları”na bağlı toplulukların ekseriyeti ana dilleri Türkçe olan ve Türk soyundan gelen topluluklar idi[4]. Türklerin böylece tarihte büyük yer tutan eski bir millet olduğu düşüncesi birçok tarihçi ve dilciyi “Türk” adının pek eski bir maziye sahip olabileceği hükmüne götürmüş ve bunlar “Türk” adını en eski tarih kaynaklarında aramak yoluna girmişlerdir.

Meselâ, ünlü tarihçi J. V. Hammer, Herodotos’un doğu kavimleri arasında zikrettiği Targitaların Türk olduğunu tahmin etmişti ki, ona göre, “Türk” ismi ilk olarak bu kavmin adında geçmiş olmalı idi[5]. Keza V. Hammer Tevrat’taki Togharma adını da “Türk” ismi ile ilgili görmekte idi[6]. Herodotos’ta “Türk” adını arayanlardan biri de Avusturyalı bilgin Tomaschek’tir. Bu da Grek tarihçisinin “İskit” arazisinde gösterdiği kavimlerden Tyrkae’i (Jyrkae) Türk kabul etmişti[7]. Linguistique esasa dayanarak değil, fakat benzetme yolu ile “Türk” adının pek eski devirlerde izlerini bulmaya çalışanlar daha çoktur. Meselâ, bir Fransız şarkiyatçısı, Plinius ile P. Mela’da Turcae şeklinde geçdiği iddia olunan kavmi Türklerle aynı saymış,[8] F. V. Erdmann, Thrak adını “Türk” ile aynîleştirmiş,[9] V. de St. Martin ile meşhur J. Marquart eski Hint kaynaklarındaki Turukha veya Türüşka (yahud Turuşka) adını “Türk” ile birleştirmek istemişlerdir,[10] Ön Asya çivi yazılı metinlerde ülke adı olarak görülen Tourki ile ve Asurca çive yazılı vesikalardaki Turukku okunabilen kavim adı ile “Türk” sözünün münasebeti düşünülmüş,[11] “Türk” isminin Arapçadan uydurma Turkor kelimesinden çıktığı iddia olunmuştur[12].

Türk adının çok eskiden beri mevcut olduğu kanaatinin hakim bulunduğu zamanlarda bu ad tabiatıyla eski Çin kaynaklarında da aranmıştır. Böylece Çin yıllıklarında M.Ö. 2. bin ortalarından itibaren göründüğü söylenen Tik kavminin adının, telaffuz bakımından “Türk”e yakınlığı sebebi ile, “Türk” kelimesinin Çincedeki ilk şekli olduğu ileri sürülmüştür[13]. Bu fikir, bazı Türk tarihçilerine cazip gelmiş görünmektedir[14]. Fakat Tik-Türk münasebeti daha önce W. Koppers, P. Pelliot vb. gibi mütehassıslar tarafından şüphe ile karşılanmış,[15] A. V. Gabain tarafından kabul edilmemiş[16] ve W. Eberhard’ın tetkikleri de Tik’in Türk ile alakasızlığını ortaya koymuş bulunuyordu[17].

İslam kaynaklarında ise “Türk” adının dikkat çekici bir durumu vardır. Bilindiği gibi, İslam literatüründe Hicrete kadar olan dünya tarihi daha ziyade bir hülâsa mahiyetindedir. Bu eserler İslamiyet öncesi İran, İsrail, Grek, Cahiliye-Arap tarihlerini kısaca ve birbirine müvazi şekilde kaydederler. İslamiyet’ten önceki Türk tarihi hakkında bilgi veren İslam kaynakları ile bunlardan nakiller yapan meselâ Süryani müelliflerin eserlerinde, bilahere Türklüğü sabit olan kavimlerin ve hanedanların Türk olduklarının belirtilmesi dikkate değer bir noktadır ki, bu nevi malumat arasında bizi burada ilgilendiren bahis iki rivayet manzumesine dayanır:

  1. İran, yani Zend-Avesta rivayetleri,
  2. İsrail, yani Tevrat rivayetleri.

Tevrat’a dayanan rivayetlerde “Türk”ün Hazret-i Nuh neslinden olduğu kabul edilir[18]. Bir kısım kaynaklarda Türk, Nuh’un üç oğlundan Yâfes’in oğlu olarak gösterilir[19]. Böylece o zaman mevcut bulundukları tasavvur olunan kavimler arasında Türk’e verilen ehemmiyet belirmektedir. Bazı müellifler de Türk’ü Yâfes’in doğrudan doğruya oğlu değil, fakat torunu veya onun neslinden biri saymaktadırlar[20].

Ancak Nuh ile ilgili rivayetin muahhar olduğu ve “Türk” adının bu rivayete Türklerin (daha doğrusu Göktürklerin ve onlardan itibaren Türk soyundan gelen diğer toplulukların) VIII-X. yüzyıllarda İslam dünyasında kendilerini hissettirecek derecede rol oynamağa başladıkları zamanlarda ilave edildiği anlaşılıyor. Zira elimizdeki, aslına en yakın olarak tespit edilen Tevrat metinlerinde Türk, ne şahıs (ata), ne de kavim adı olarak yer almamaktadır[21]. O halde Tevrat rivayetinde istinaden İslam kaynaklarında ve bunlardan nakillerde bulunan Süryânî kaynaklarında kaydedilen “Türk” adı sonraki bir devreye ait olmak gerekir. “Türk” adı yanında zikredilen çeşitli isimlerdeki Türk boyları da bunu gösterir.

Diğer taraftan aynı İslam kaynakları İran rivayetlerini naklederken de “Türk”ten bahsetmişlerdir. Avesta’nın Ebû’l-beşer (insan cinsinin babası ki, Tevrat’ta Hz. Âdem mukabilidir.) olarak tanıttığı Kayümars’dan (Kayûmareta) ve Tevrat rivayetindeki Nuh zamanına rastlayan Camşüd’den sonra, İran rivayeti şöyle devam eder: Hükümdar Farüdün geniş ülkesini üç oğlu: Salm (Sarm), İrac, Atvac veya Tuvac (doğrusu, Turac) arasında taksim etti[22] ve Türk, Çin ülkeleri Turac’a düştü[23]. Bu arada zuhur eden taht kavgalarında İrac diğer kardeşleri tarafından öldürüldü. İrac’ın yerine Seçen oğlu Minüçiür (Manüçithra) babasının intikamını almak üzere “Türk” ülkesine yürüdü ve Turac neslinden Afrasiyab ile çarpıştı. Çetin savaşlardan sonra, iki memleket arasında hudut ok atmak suretiyle tespit edildi: Bir İranlı tarafından Teberistan’dan atılan ok[24] Belh nehri (Ceyhun, Amu-derya) üzerine düştü. Bu sebeble bu nehir iki ülke arasında sınır sayıldı[25]. Bundan sonra İran rivayetlerinde artık Türk ülkesinden “Turan”, Fars ülkesinden de “İran” tabirleri ile bahsedilmiştir[26].

İran-Turan harpleri, bilindiği gibi, meşhur destan şairi Firdevsi’nin (ölm. 1021) Şehname’sine başlıca mevzu teşkil etmiştir[27]. Firdevsî’nin büyük mübalağalarla anlattığı bu savaşların[28] tamamıyla hayal mahsulü olduğu, İranlıların kendileri için eski Hint-Avrupa mitolojisinden zengin ve renkli bir mazi, İran hükümdarlarının iyiliklerini, adaletini ve imar faaliyetlerini göstermek maksadıyla bir sürü vekayi icat ettikleri ilmi araştırmalar neticesinde anlaşılmıştır. Meselâ burada İran hükümdarı olarak zikredilen Farüdün (veya Afrüdün) Hint-İran mitolojisinde Thraetaona adı ile geçen bir ilah olduğu gibi, Afrasiyab da aynı ilâhlar zümresinden savaş tanrısıdır ve asıl adı Frangrasyan’dır[29].

Minûçihr öldükten sonra, “Türk hükümdarı” Afrasiyab[30] İran’a girdi, Azerbaycan’ı, istila ederek Babil’e kadar ileriledi. İran’ı, bu durumdan Minûçihr’in torunu Zav b. Şahmasb kurtardı. Şahmasb gençliğinde “Türk ülkesi”ne gitmiş orada Türk hükümdarlarından birinin kızı ile evlenmişti. Bu Türk prensesinden doğan Zav birçok başarılı savaşlar yaparak “Afrasyab al-Türkî”yi uzaklaştırdı. Afrasyab’ın İran topraklarında 12 yıl kaldığını bildiren bu rivayete göre, İran’ın kurtuluşu hâdisesi büyük sevince vesile oldu ve bayram telâkki edildi[31]. Bundan sonra, hükümdar olarak, Kaykubad ve Kaykavus’u müteakib, Siyavuş geldi. Bu da Afrasiyab’ın kızı ile evlenmişti[32]. İşte İran-Turan savaşlarının asıl kahramanı bu evlenmeden doğan KayHusrav’dır. KayHusrav, Afrasiyab’ın kuvvetlerini ağır mağlubiyetlere uğrattı, 50-60 bin kişiyi telef etti, 30 bin kişi esir aldı. Bu arada Türk kumandanlarından çoğu öldü. Oğlu da mağlup olarak ölen Afrasyab bizzat sefere çıktı ise de 100 bin kişilik telefat verdikten sonra, Azerbaycan’a çekildi, saklandı; Fakat yakalanarak KayHusrav’e getirildi ve öldürüldü[33].

Bu son savaşlarda bir hakikat mevcut gibi görünüyor. Zira eski Grek kaynaklarında, adı geçen İran hükümdarına ait bazı izlere tesadüf edildiği bildirilmektedir. Herodotos’ta ilk Ahameniş kralı olarak zikredilen zatın Kyrus (KayHusrav adının Grekçe şekli) adını taşıdığı, "Turan” hükümdarı Afrasyab’ın da Herodotos’un Med kralı olarak tanıttığı Astiag olduğu beyan edilmiştir ki, buna göre Ahameniş Devri İranlıları Medyalıları "Turanlı” saymakta ve Med ülkesi "Turan”a dahil bulunmakta idi[34].

Diğer taraftan KayHusrav ile çarpışan Afrasyab’ın Saka hükümdarı olduğu da ileri sürülmüştür[35]. Bu takdirde eski İskitlerle ilgili bulunan Sakların bir Türk kolu olduğunu kabul etmek icap eder[36].

Burada gerek Medyalılar, gerek Sakalar hakkında ileri sürülen tahminlerdeki tarihî gerçek payını tayin etmek müşkül ise de, bahis mevzuu "Afrasyab”ın hakikaten bir Türk hükümdarı olduğu şüphesiz görünmektedir. Çünkü onun büyük ve muazzez hatırası Asya Türkleri arasında asırlarca yaşamış[37] ve tabiatıyla İran rivayetlerindeki uydurma ad altında değil, fakat, Türk ananesine göre, Tunga Alp Er şeklindeki Türkçe adı ve unvanı ile tanınan bu ulu Türk hükümdarı namına Türkler yüzlerce yıl yoğlar, törenler tertip etmişlerdir[38].

Böylece Türk-İran münasebetlerindeki Afrasyab adlı hükümdarın belki milattan önce asırlarda rol oynamış büyük bir Türk başbuğu olduğu ortaya çıkmaktadır. Ancak bizi burada alâkadar eden cihet, bütün İslâm kaynaklarının Afrasyab’ı daima "Türk” olarak zikretmiş olmalarıdır. Bununla beraber, İslâm kaynaklarındaki rivayetlerin de, tespit bakımından, gerçek mehazleri Vahb b. Munabbih olsa dahi, VIII. yüzyıl başlarından daha geriye gitmediği unutulmamalıdır[39].

İslâmi devir kaynaklarından önce yazılmış Arapça eserler içinde "Türk” adının ilk geçtiği yer olarak Câhiliye Devri’nin meşhur Arap şairi Al-Nabi’a al-Zubyanİ’nin (ölm. 595-612 yılları arası) Dîvân’ı gösterilmiştir[40]. Buna göre, Arapça yazılmış eserler arasında "Türk” adının ilk defa VI. Yüzyılın sonlarına doğru zikredilmiş olduğunu kabul etmek lâzımdır.

Bizans literatüründe ise, Türklerin eski Troyalılarla münasebete getirilmiş olması dikkat çekicidir. Bu husus İstanbul’un fethinden sonra İtalya’ya giden Bizanslı Th. Gazes ile İtalyan hümanisti F. Filelfo arasında teati edilen mektuplarda görünüyor. Bu mektuplardan anlaşılıyor ki, XV. asır Türkleri eski Troyalıların neslinden sayılmaktadır: Türkler Bizans başkentini zaptetmek suretiyle, Troya’yı hile ile ele geçiren Greklerin torunlarından, atalarının intikamını almışlardır[41]. Bu gibi telâkkilerin doğuşunda şüphesiz “Türk” adının eski şeklinin “Troia” olduğu zannı rol oynamıştır. Bilindiği gibi, Bizans müellifleri arasında “Türk” adı ilk defa, Göktürkler dolayısile, Aghatias tarafından zikredilir[42].

II. “Türk” Adının Telâffuzu

Türk adının eski telâffuzu meselesinde bugün varılan netice, bu adın eksikliğine dair yukarıda sıraladığımız görüşlerin isabet derecesini tayin bakımından büyük ehemmiyet taşımaktadır.

Bilindiği gibi, Göktürklerden bahseden ilk Çin kaynakları “Türk” adını oldukça farklı bir şekilde zaptetmişlerdir: T’u-küe[43]. Burada -Çincede r sesinin bulunmamasından sarfı nazar- dikkati çeken nokta “Türk” adının çift heceli olarak tespit edilmiş olmasıdır. Tanınmış Fransız sinologu P. Pelliot bu Çince işaretin “Türküt” okunması gerektiğini ve bunun da “Türk” kelimesinin, Moğolca cemi eki +t ile yapılmış, çoğul şekli olduğunu ileri sürmüştür[44]. Ancak +t cemi ekinin yalnız Moğolcaya mahsus olmayıp, Göktürklerden önce bile Türk dilinde kullanıldığı[45] ve İlk ve Orta Çağlarda çok üstün bir kültür dili olan Türkçeden devlet, hukuk, teşkilât tabirlerinin Moğolcaya geçmesinin de gösterdiği üzere,[46] daha ziyade Türkçenin Moğolcaya tesirinin bahis mevzuu olabileceği hatırlanmalıdır. Nitekim son araştırmalardan birinde, “Türkler” şekline tekabül ettiği söylenen Çince işaretin sonunda +t değil, Türkçede diğer bir cemi eki olan +z bulunduğu, buna göre de Çince kelimenin “Türküz” okunması icap ettiği beyan edilmiştir[47]. Fakat bu suretle, “Türk” adının Çincede daima çoğul şeklile (Türkler!) kullanıldığı peşinen kabul olunmaktadır ki, bu herhâlde mümkün değildir. Diğer taraftan, Çincedeki çift heceli şeklin hakikatte “Türk” adının müfret halindeki karşılığı olduğunu, binaenaleyh bu adın vaktile iki heceli olarak telâffuz edildiğini gösteren emareler vardır.

Bu hususta en kuvvetli delil bizzat Türklerin yazdığı Göktürk kitabeleridir. Kitabelerde “Türk” adı hem “Türk”, hem de “Türük” olarak iki şekilde geçmektedir[48]. Anlaşıldığına göre, önceleri çift heceli telâffuz edilen ad Göktürkler Devrinde tek heceli şekliyle birlikte iki türlü telâffuz olunmuş, bilâhere yalnız “Türk” şeklini almıştır.

Söyleniş bakımından üzerinde durulan bir husus da Türk kelimesindeki vokalin ses değeridir. Araplar ve İranlılar bu kelimeyi “Turk” telâffuz ederler: Bilad al-Turk, malik al-Turk, Turkan vb. XI.-XII. asırlardan kalma ilk Rus vekayinâmelerinde “Türk” adı Tork, Torki (Türk, Türkler) şeklinde tespit edilmiştir[49]. Bu dillerde esasen ü sesi mevcut olmadığı için izahta herhangi bir güçlük yoktur. Fakat kelimenin Süryânî kaynaklarında Toukaye olarak[50] ve fonetik alfabe sistemi olan Grekçede Tourkos (Tourcos Tourcoi) şeklinde zaptedilmiş oluşu dikkate şâyandır[51]. Hattâ yukarıda adları geçen iki hümanist arasında “Türk” adının telâffuzu hakkına fikir teatisi olmuş, F. Filelfo Milano’dan yazdığı 1 Temmuz 1472 tarihli mektubunda Roma’da bulunan Th. Gazes’ten “Türk” adını niçin u ile değil de ü ile yazdığını sormuş ve bu münakaşadan Türklerin Troya menşeli oldukları meselesi ortaya çıkmıştı[52]. Burada bizi ilgilendiren husus, Th. Gazes’in kaydı dışında, bütün Grek literatüründe adın “turk” şeklinde olmasıdır.

Halbuki, kelimenin aslında Türk olarak söylendiğini gösteren alâmetler vardır. Adın Orhun kitabelerindeki yazılışında ilk hecenin vokali u veya o değil, fakat ö ve çok defa ü sesini vermektedir. Ancak Türk şeklindeki son harfin q (') oluşu yabancıların dilinde u’lu telâffuza yol açmış olabilir. Buna göre de, Batıdaki yabancı vesikalara adın tek heceli şekli ile intikal ettiğini kabul etmek lâzımdır[53].

Göktürk kitabelerinde ilk hecedeki vokalin hem ü, hem de ö olabileceğini görmüştük. Kelimenin Çincedeki karşılığında doğru söylenişin hangisi olduğunu tespit mümkün olamamıştır. Bu mesele üzerinde duran L. Bazin, fonetik yazı sistemi olduğu için vokallerin değeri kolayca tayin edilebilen Brahmi yazılı bir metindeki Türk kelimesine istinaden, bahis mevzuu vokalin ö olduğunu ve iki hecelilik durumu dolayısiyle da, “Türk” adının asıl telâffuzunun “Törük” olması gerektiğini belirtmiştir[54]. Bu bilgine göre, adın ilk şekli Török veya Törük olup,[55] kitabelerdeki Türük şekli ikinci hecedeki ü’nün regressif bir tesirle ilk hecedeki ö’yü ü’ye kalbetmesinden doğmuş (meselâ, Anadolu lehçesinde, yörük’ten yürük vb. gibi) ve iki heceli şekli son hecesindeki vokalde bilâre düşerek “Türk” telaffuzu meydana gelmiş, (meselâ, erk’ten erk, börük’ten börk vb. gibi), böylece “Türk” adı telâffuz itibarıyla şu inkişafı takip etmiştir: Törük> Türük> Türk[56].

Türk adının telâffuzu üzerindeki bu mütaalalarla ulaşılan neticeler bizi tarih yönünden şu mühim hükümlere götürmektedir:

1- “Türk” adının Göktürk çağından eski devirlerdeki telâffuzu iki heceli ve “Törük” şeklinde olduğuna göre, türlü kaynaklarda ve çeşitli vesikalarda “Türk” ile ilgili gösterilen, yukarıda sıraladığımız isimlerin, “Türk” adının çok muahhar telâffuzu ile sadece dıştan benzerlikler gösteren yabancı kelimeler olması icap eder.

2- Çincedeki T’u-küe kitabelerdeki iki heceli şekli aksettirse bile bu, nihayet Türük’e tekabül etmekte, yani daha eski şekil olan “Törük”e nazaran muahhar bir telâffuz durumunda olduğundan, “Türk” adının ilk defa VI. yüzyılda meydana çıktığı ve önce Çin kaynaklarında göründüğü fikri kabule şâyan olmamak gerekir.

3- Bir kelimenin bünye değişikliğine uğramasının uzun zaman isteyen bir husus olduğu, bilhassa özel adların gelişmesinde bu zaman payının daha uzun olacağı dikkate alınırsa, “Türk” adının şimdiye kadar sanıldığından belki asırlarca önce mevcut bulunduğu düşünülebilir. Türk kelimesinin cins ismi olarak mevcudiyetinin ise daha da eski olacağı aşikârdır[57].

III. “Türk” Ne Demektir?

Tarihte “Türk” adına birçok manalar verilmiştir. Göktürk Devri’ndeki Sui-şu adlı Çin kaynağına göre, T’u-küe, Türk dilinde miğfer manasına gelir. Çünkü Türkler adlarını, Altay bölgesinde, eteklerinde oturdukları, miğfer biçiminde yükselen dağın şeklinden almışlardır[58]. Hunlar ve Türkler hakkındaki büyük eserini 1756-1758’de yazmış olan De Guignes’ten beri[59] Orta Asya tarihi ile meşgul olan Batılı bilginlerden çoğu “Türk” sözünün miğfer demek olduğu hususundaki Çin tefsirine ehemmiyet vermiş ve kendi açılarından bu kaydı izaha çalışmışlardır: J. Klaproth (1826) T’u-küe’yi “takye” ile,[60] J. Schmidt (1824) “dugulga” (miğfer) ile,[61] Gobelentz (1837) ve Schott (1849) Farsça “targ” (miğfer)[62] ile, J. J. Hess (1918), Türklerin silâh imalcisi bir kavim olduğunu ileri sürerek, keza “targ” ile, B. Munkacsi (1921) “dugulga”nın aslı olduğunu iddia ettiği T’u-küe (kendisine göre, doğru okunuş: Tu-lu-ke) sözünü yine “miğfer” ile münasebete getirmiş,[63] S. W. Koelle “Türk” kelimesinin kökünü tur-, tir- addederek, bunu “çekmek, cezbetmek” manasına bağlamış,[64] kelimenin aslının “Turku” olduğunu beyan eden K. Fiok, bunun “İskit” dilinde “Deniz kıyısında oturan adam” manasında olduğunu ileri sürmüştür[65].

İslâm kaynaklarında da bunlara benzer garip izahlara tesadüf olunur. İbn al-Fakih al- Hamadani’ye (ölm. 930’a doğru) göre,[66] Türkler, Ye’cüc-Me’cüc seddinin arkasında “terk” edilmiş oldukları için bu adı almışlardır. Gardizi (ölm. 1048-1049) de Nuh’un oğlu Yâfes’e düşen arazi arasında “Türk diyarı” insandan hâlî, “terk edilmiş” durumda bulunduğu için Türklere bu adın verildiğini kaydeder[67].

“Türk” adının bir de XI. asırda Kâşgarlı Mahmud’un zikrettiği bir izah tarzı vardır. Bu ünlü Türk dilcisi, Türk milletine Tanrı tarafından verildiğini belirttiği “Türk” adının “Olgunluk çağı” demek olduğunu ifade etmiştir[68].

Türk adının izahında ilk ilmî tecrübenin A. Vambéry tarafından yapıldığı kabul edilmektedir. Buna göre, “Türk”, Türkçede “türemek” manasında olan türe-, veya törü-’den iştikak etmiş olup, “yaratılmış, mahlûk” manasına gelir[69]. Bizde Ziya Gökalp’a göre, “Türk”, “türeli” demektir[70]. Türk tarihine dair tetkikleri ile meşhur W. Barthold da: “Türk kelimesinin Orhun kitabelerinde bir çok defa kullanılan “törü” (kanun, âdet, kanunla düzelmiş, birlik kazanmış halk) kelimesi ile münasebettar olduğunu farz etmek mümkündür”[71] demek suretiyle “Türk” adına Gökalp’ınkine yakın bir mana vermektedir.

Fakat “Türk” adının çok başka bir mana taşıdığı Orta Çağ Türk vesikalarından anlaşılmıştır. Bu hususta ilk kaynağı ortaya koyan Alman Türkoloğu F. W. K. Müller’in Uygur metinlerinde, cins ismi hâlinde, tespit ettiği “türk” kelimesi “kuvvet, -li güç -lü” manasına gelmektedir[72]. Buradaki “Türk” kelimesinin kavim adı olan “Türk” ile aynı olduğunu ilk defa A. v. Le Coq ileri sürmüş[73] ve büyük Türkolog W. Thomsen de bunu kabulde tereddüt etmemiştir[74]. Daha sonra Gy. Németh kavim adı olarak “Türk”ün “güc,-lü; kuvvet,-li” demek olduğunu Türklerde ad verme usulüne istinaden ve analojiler göstererek ispat etmiştir[75].

Ancak bu, “Türk” adının lûgat manası olup, etimolojisi değildir. Kelimeyi etimoloji bakımından yine törü+ köküne bağlamanın mümkün olduğu düşünülmüştür. L. Bazin “Türk” adını törü+mek’ten (Anadolu lehçesinde türemek) neşet ettiğini kabul ederek, adın son telâffuz tarzına doğru geliştikçe mana itibarıyla da şu nüansları kaydettiğini söylemiştir: “Türk” adı ilk şekli ile “var olmuş, şekil kazanmış” mânasında iken, sonra “gelişmiş”, daha sonra, “tamamıyla gelişmiş” mefhumlarını ifade etmiş, nihayet telâffuz “Türk” şeklini aldığı zaman “kuvvet, güç” manasını kazanmıştır[76]. Böylece, menşe hususunda Vambery ile birleşen L. Bazin mana bakımından Nemeth’in ispatını takviye etmiş durumdadır ki; “Türk” adının menşe ve manası hakkında varılan bu netice, cins ismi olduğu gibi, millet adı olarak da “Türk” sözünün çok eski bir maziye sahip bulunduğunu bir kere daha ortaya koyan bir mahiyet taşır[77].

IV. “Türk” Adının Yaygınlığı

“Türk” adının Göktürklerden itibaren sür’atle yayıldığı dikkati çeker. Bu hâdise, Göktürk İmparatorluğu’na bağlı, Türk soyundan gelen, çeşitli boyların (kavimlerin) aynı zamanda “Türk” adını almaları ve bunların yabancılar tarafından hep “Türk” umumî adı altında tanınmış olmaları ile ilgilidir. Göktürk hâkimiyetinin çökmesini müteakip bu soydaş kavimler (boylar) ayrı devletler kurdukları veya çeşitli istikametlerde muhaceret ettikleri zaman, kendi hususî adları yanında, toplayıcı ad olarak “Türk” ismini de kullanmışlardı. Meselâ Batı Göktürk idaresinde bulunan Karluklarla daha birkaç küçük Türk grubu tarafından kurulan Karahanlı Devleti’nden İslâm kaynaklarında umumiyetle “Türk Hanları” diye bahsedildiği gibi, Orta Asya eski Türk ülkelerinden muhtelif tarihlerde İslâm memleketlerine gelenler de aynı kaynaklarda hep “Atrak” (müfredi, “Turk”) diye anılmıştır. Ayrıca, vaktiyle Göktürk İmparatorluğu’nda yer almış olan Oğuzlar da daha sonra “Türk” adını muhafaza etmişlerdir. Bu suretle, Rus yıllıklarında “Tork ve Torki” diye zikredilen Oğuzlardan başka, Selçuklulardan zamanımıza kadar, diğer Oğuz oymakları tarafından tesis edilen birçok devletler aynı zamanda “Türk” adını taşımışlardır. Diğer Türk grupları tarafından kurulan devletlerde de “Türk” adı unutulmamıştır (meselâ, Harezmşahlar, Mısır Kölemen Devleti vb.).

“Türk” adının, Türk soyundan gelen kavimlerin hepsine şâmil millî bir isim olarak yayılmasını W. Barthold Müslümanların eseri saymaktadır: “Araplar birçok kavimlerin, VII.-VIII. asırlarda muharebeler yaptıkları Türklerle aynı dili konuştuklarını görerek, bunların hepsine Türk demişler, İslâmiyet’i kabul eden Türkler de gittikçe bu adı benimsemişlerdir”[78]. Barthold bu görüşüne, “Türk” adının İslâmiyet hudutları dışında pek intişar etmediğini, meselâ ne Rusların ne de batı Avrupalıların Peçeneklere veya Kumanlara “Türk” demediklerini ve İslâmiyet’i kabul eden Türklerin hepsinin de kendi dillerine “Türkçe” demediklerini de ilâve eder[79]. Halbuki “Türk” adının tahminden ve Barthold tarafından zikredilen hususların gerektirdiği genişlikten çok daha yaygın olduğu muhakkaktır. Bazan Göktürklerden önceki devirlere giden bu yaygınlıkta Türklerin İslâmiyeti kabul etmeleri keyfiyetinin tesiri olmayacağı aşikârdır. Daha 420 yılında, İran’ın kuzey sahalarındaki “Altaylı” kavimlere Perslerin umumî olarak “Türk” demeleri[80] dışında, Bizans kaynaklarında sarahatle belirtildiği üzere, Sabırlar (VI. asır),[81] Hazarlar (IX. asır), Macarlar (IX-XI. asır), Vardarlılar (XI-XVI. asır), Selçuklular, Mısır Türk Kölemen Devleti, Osmanlılar aynı zamanda “Türk” adı ile zikredilmişlerdir[82]. Hattâ coğrafî terim olarak “Türkiye” (Turkia) adı da Orta Çağlarda çok geniş sahaları göstermekte idi. VI. yüzyılda Orta Asya için kullanılan Türkiye tabiri,[83] IX.-X. asırlarda Volga’dan Orta Avrupa’ya kadar uzanan Hazar ve Macar ülkeleri için kullanılmış (Doğu Türkiye=Hazar memleketi; Batı Türkiye=Macaristan),[84] XII. yüzyıldan itibaren de Anadolu’nun adı olmuştur[85]. Mısır Kölemen Devleti toprakları da Türkiye diye anılıyordu[86].

http://www.altayli.net/news.php?readmore=152

Alıntı Kaynağı: Türkler Ansiklopedisi, Cilt: 6 S.308-315 (Pdf. Formatından Aktarılmıştır) 342
 

Büyük Taarruz kararı nerede tasarlandı?

PDF Yazdır Ağhesabı
 
<< İlk < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Son >>

Sonuç 10 - 18 Toplam 128
 
Tavsiye Ettiklerimiz
Yasaklı Belgesel
Tebriz Türk Takımı
Tolon Paşa ve Ordusu
O.Sinanoğlu Sohbet
İthal Tohum İhaneti
Durum Çözümlemesi
Zekeriya Öz Hakkında
Kurtuluş Savaşında 2000 Kırgız
Hakikat nerede?
Etki Ajanları
Çıkışyolu Turan
Dilde Birlik ve Türklük Şuuru
TSK'yı Yıpratma Girişimleri
Siyasetimiz Nasıl Düzelir
Sivil cehalet
Türk Ülküsü
Mevlana'dan Öğütler
Kazak ve Türkiye Türkçesi
Ampulün Anlamı
Said-i Nursi'nin Gerçek Yüzü
Bor Madeni ve Önemi
İran'a şeriat nasıl geldi?
Atatürk'ün Kaleminden
Hablemitoğlu Belgeseli
Gül'ün Süreci
Gizli Mutabakat
Gladyocu İftirası
Kürt Federe Devletine
Gökşad'tan

Saçların gezerdi yüzümde eskiden

Ağlarsın

Saçların gezerdi yüzümde eskiden,

Şimdi yanaklarımda damla damlasın.

Ne çok severdim dizinde yatmayı,

Şimdi uykumu bölen keskin bıçaksın.

 

Nefesin vururdu nefesime her akşam,

Şimdi soluğumu kesen acı rüzgarsın.

Bütün dertlerim yalnız sende biterdi,

Şimdi yüreğimde kapanmaz yarasın.

 

Şehre uzak yerlerden yıldızlar sayardık,

Şimdi gökyüzünde en uzak yıldızsın.

Ne çok özledim seni anlatabilsem,

Şimdi oturup kana kana ağlarsın...

 

Çorlu, 2002

Gökşad

 

Gölgeler

Gölgeler

-I-

Ömrün gölgesi olsun ömrümün

Uzayıp gitsin ardımca

Ben gidersem bir ikindi vakti...

Ki sen bir Cuma sabahı gelirken

Ömrüm gölgesi olmuştu ömrünün

Uzayıp gitmişti ardınca...

 

Ankara, 2004

 

Gölgeler

-II-

Bütün zamanların tek suçlusu ben miyim

Üstüme bir bulutun bile gölgesi düşmez

Bu karanlık sahrada neye pervaneyim

Kapanan gözlerime bir ışık düşmez...

 

Medet ey sevgili, yandım bu çölde!

Bu nasıl bir serap, bu nasıl bir gölge?

Düştüm düşeli bu amansız hüzne

Divane yüreğim bir lahza gülmez

                                  

Ankara, 2004

 

Ahiret'te

 


 

Tanrım sen varlığı yaratansın

Canlı cansız her şeyi kuşatansın

Bir dileğim var sen bağışlayansın

Desem korkarım demesem yer beni

 

Garip gönlüm gece gündüz âhtadır

Dileğim gönlümde sana âyandır

Kusur kulundan bağış katındandır

Desem korkarım demesem yer beni

 

Bedenimi balçıktan sen halk ettin

Yüreğime dünyayı sen dar ettin

Gönlüm coştu, dilimi sen lâl ettin

Desem korkarım demesem yer beni

 

Tanrım hurilerin gözümde değil

Aşk için bir ömür yeterli değil

Hâşâ Kaynaroğlu isyanda değil

Âhirette sevdiğime ver beni

 

               Ankara, 2003

 

Sır Kapısı

Sır Kapısı

 

Kırk sır kapısı açıldı gözlerinde

Kırk ayrı yol var her kapının birinde

Her yol ağzında ayrı idam ettiler

Sade tenim kaldı saçının telinde

 

Bir tel saç ile bağladılar çenemi

Üç tas su ile yıkadılar tenimi

 

Beni gonca gül yaprağına sardılar

Musalla diye avucuna koydular

Nasıl bilirdiniz diye sordular

Sustum da dinledim başka bir alemde

 

Aşkı bilmeyenler hiç ses çıkarmadı

Mecnun dedi ki “beni utandırmadı”

 

Kaynaroğlu, adını toprağa verdin

İki kaş arasından sıratı geçtin

Lokman’ın sırrını sen âşikar ettin

Ölü müsün diri mi, bilmez hiç kimse.

 

Ankara, 2004

 

Nevruz

  

Nevruz

Gökyüzünde göç başlar vakit gece

Sultan kız batıdan doğuya göçer

Toy düğün başlar Türkistan ilinde

Sultan Nevruz önünde gergef işler

 

Bize de gel bilinmez bir saatte

Benim de ölülerim yeyip içsin

Rızkımızı bulalım bu yengi gün’de

Bütün alem Tanrı’ya secde etsin

 

Esir Türkleri unutma Sultanım

Onlar beklese de başka baharı

Birgün muhakkak biter bu zalim kış

Yine az görür Türk, koca dünyayı

 

Hazar’a muhabbet götür sultanım

Yesevi’den hikmet getir bizlere

De ki özlemiş sizi Kaynaroğlu

Gayrı dayanmazmış gönlü hasrete

Gökşad

Sivas, 1997

 

Kuşların Rüyası

Kuşların Rüyası 

Kuşların rüyasına girdim dün gece

Karar verdim bunu hep yapacağım

Hepsi de uyuyordu gözlerinde

Onları mı yoksa seni mi kıskanayım

 

Güya bir bülbül senin nefesinden

Şiirler okuyordu seher vaktinde

Şaşırdım kaldım, ses benim sesim

Dedi ki “İlham” derler buna sizin alemde

 

Rüyasında bir güvercin konup pencerene

Uzatıp kanatlarını tutundu ellerine

Şaşırdım kaldım, el benim elim

Dedi ki “Vuslat” derler buna sizin alemde

 

Bir serçe rüyasında kanat çırpıp

Su içti avuçlarından kana kana

Şaşırdım kaldım içim yanmış benim de

Dedi ki “Mecnun” derler buna sizin alemde

 

Kuşların rüyasına girdim dün gece

Gördüm ki seni seviyorum her bedende

Bir kaknus yaklaşıp kulağıma sessizce

Dedi ki “Kader” derler buna sizin alemde

 

Dedim ki “Hayrolur İnşallah...”

Gökşad 

Ankara, 2004

 

Gidişine Ağıt

 

 Mecnûn düşünde gördü Leylâ’yı bir gece:

 Ve sen, şehirlerini benim ülkeme kurdun,Pâyitahtını benim yaralı kalbime..

.Seni bir kan pıhtısı gibi elimde tuttum.

 İnsafsız rüzgârlar uğradı yurduma: 

Yağmur kar ortasında bir çöle düştüm,Kum fırtınasında tutundum saçlarına...

Sen uykudaydın, ben kâbuslar gördüm. 

Buğday tarlalarına kızgın alevler düştü: 

Çıplak ayaklı çocuklar savruldu her yana,

Çıplak ayaklı yıldızlar gibi darmadağın...

Ne olur beni de kat, beni de kat dualarına. 

Seni düşümde gördüm,  tam altı yıl önce: 

Ve sen, gözlerini giyindin Asya ceylanlarının,

Ak sakallardan miras bir huzur yüzünde...

Gezinip durdun içinde bütün damarlarımın.    

 Benim yüreğim mahşer, senin gönlün sırat: 

Zalim bir korku boğazlar sevincimi,

Gözlerim karanlık benim, senin gözlerin hayat.

Gözlerim hiç görmesin gittiğini...  

Ki o Selçuklu şehri seni bırakır mı bilmem:

 Lacivert göğünde gözlerin, bir muska gibi dururken,

Vakitsiz düşer toprağa kırkikindi yağmurları.

Bin yıllık Medrese, yeni bir Eylül’e soyunmuşken... 

Yıldızlara söyle seni geri getirsinler: 

Onlar bilir benim çekik gözlü yüreğimi.

Geçmişin saçından tut, sana yol göstersinler,

Yıldızlar bilir benim gökçe soylu düşlerimi... 

Ankara, 2003

Gökşad 

 

Gözlerin

 

Gözlerin

 

Sanki deryalara dalar giderim

Baktıkça içimi yakar gözlerin

Her şafak vaktinde çalar kapımı

İlmiği boynuma takar gözlerin

 

Mecnun’u çöllerde koyar çaresiz

Ferhad’ı dağlara salar gözlerin

Yanımda yöremde ölüm gezdirir

Benim peşimde o yeşil gözlerin

 

Başı dik dağlara yasla sırtını

Dolunay akşamı kaldır başını

Her kim ki yazarsa kişi bahtını

Ezelden alnıma yazmış gözlerin

 

Dört duvardan gayrı yerim olmadı

Kendi gölgem bana sadık kalmadı

Şu yalan dünyada yüzüm gülmedi

Benim tek servetim senin gözlerin

 

Kefenimi yeşil sarın, beyaz olmasın

Mezarımı göğe kazın yerde kalmasın

Sevdiğim gözünden yaşlar akmasın

Gider Kaynaroğlu, kalır gözlerin

 

Sivas, 1998

 
   
 
Benzer Yazılar