Anasayfa arrow Siyasi Dosyalar
 
   
Türkçülüğün Esasları
Türkçülüğün Özü
A) Dilde Türkçülük
B) Sanatta Türkçülük
C) Ahlaki Türkçülük
D) Hukukta Türkçülük
E) Dinde Türkçülük
F) İktisatta Türkçülük
G) Siyasette Türkçülük
H) Felsefede Türkçülük
Büyük Türkçülerden
Türkçülerden Özlü Sözler
Genel İçerik
Marşlarımız
Görsellikler
Türk Dünyası Ezgileri 1
Türk Dünyası Ezgileri 2
Türkçülük Hakkında
Tüm Dosyalar
Tüm Yazarlar
Edebiyat
Makaleler
Tepkisiz Kalma
Ağelini Öneriniz
Belge Resim

Bilgilendirme
Türküler
Görsellik
Kitap Önerileri
Büyük Türkçüler
Büyük Türkçülerden
Azınlık veya Özerk Türkler
Nutuk
Duyurular
Özlü Sözler
Yorumsuz Resimler
Siyasi Dosyalar

  :: TSK'dan ABD-İsrail Koridoru'na balyoz
  :: Emperyalizmin Tetikçileri
  :: Komünistlerin Atatürk karşıtlığı
  :: Rockefeller'den yüzyılın itirafı
  :: Ayrılma bildirisi ve Sevr
  :: İstanbul Barosu’ndan yapılan 14 maddelik açıklama
  :: Öz Yurdunda Köleleşen Türk
  :: IŞİD – ABD ilişkisinin delilleri
  :: Barzani ve Erdoğan
  :: İran Türkleri Hapislerde
  :: Hitler’in Müftüsü Hacı Emin El Hüseyni
  :: Seçsis Neden Türkiye'de Kullanılıyor?
  :: Irak’ın 16. Tugayı Peşmergeye katıldı!
  :: Türker Ertürk , ABD tertiplerini ve ABD işbirlikçilerini açıklıyor.
  :: Hava Kuvvetlerinde Tasfiye
  :: Esad'ın Ulusal Kanal Söyleşisi
Türkçe
Türkçe Adlar
Türkçe İzgileri
Hayvan Adları
Türkçe Terimler
Göktürk Yazıtları
Kuş Adları Derlemesi
Türkçe Adlar Sözlüğü
Kazakistan Türkçesi Sözlüğü
Azerbaycan Türkçesi Sözlüğü
Dosyalar
Siyasi Dosyalar
Tarihi Dosyalar
Görüntüler
Dini Dosyalar
Belge Resim
Bilimsel Dosyalar
Atatürk
Eserleri
Makaleleri
Özlü Sözleri
Atatürk Dosyaları
İletişim
 

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

İlgili İçerikler
Siyasi Dosyalar


TSK'dan ABD-İsrail Koridoru'na balyoz

PDF Yazdır Ağhesabı
ABD-İSRAİL KORİDORUNA TSK BALYOZU!
 
amiral_soner_polat_tsk_dan_abd_israil_koridoru_na_balyoz_h118253_f1f5a.jpgTürk Silahlı Kuvvetleri (TSK) 24 Ağustos 2016 günü sabaha karşı ABD-İsrail koridorunu paramparça etmek için şanlı ve kutlu bir harekât başlatmıştır. Harekâtın nihai siyasi amacı, Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamaktır. TSK’nın bu tarihi harekât için mükemmel bir planlama yaptığı, muharebe sahnesini çok iyi şekillendirdiği, emrindeki unsurları en uygun yer ve zamanda müşterek tesir yaratacak şekilde muharebeye soktuğu görülmüştür.

Genelkurmay Başkanımız ve Kuvvet Komutanlarımız muharebeyi SKKHM’denaskerlik sanatının bütün inceliklerini sergileyerek sevk ve idare etmiştir. Komutan ve Mehmetçik kenetlenmiş, Cerablus jet hızıyla alınmıştır. Bir askeri harekâtta emir komuta birliğinin ne kadar önemli olduğu bir kez daha görülmüştür. Efsane geri dönmüş, 30 Ağustos ruhu şaha kalkmış ve harekâtın ilk taktik hedefi kolaylıkla ele geçirilmiştir.
HAREKÂTIN MÜTEAKİP AŞAMALARI!

Ülkemizin geleceği açısından PYD kantonları arasındaki bölge Çanakkale’deki Conkbayırı niteliğindedir. Bu kritik bölgenin PYD, IŞİD gibi, emperyalizm güdümündeki terör örgütlerinin denetimi altına geçmesine Türkiye izin veremez! Türkiye’nin sınırlarından itibaren 10-15 km. derinliğinde oluşturulacak bir güvenlik kuşağı da bu ihtiyaca cevap vermez! Bu nedenle, sözde kantonlararasındaki bölgede boşluk bırakmadan mutlak bir askeri kontrol sağlanmalıdır.

BÖLGESEL İŞBİRLİĞİ

Diğer taraftan, harekâtın siyasi ve askeri hedeflerine en az maliyet ile ulaşmak için başta Suriye olmak üzere bölge ülkeleri ile kalıcı ve yapıcı bir işbirliği içine girmek zaruridir. Suriye ile yapılacak bir antlaşma uluslararası meşruiyet tartışmalarına da kesin olarak son verecektir. Ayrıca yeniden geliştirilen ilişkiler çerçevesinde, bölgede önemli bir aktör olan Rusya ile de bu kapsamdaki faaliyetler koordine edilmelidir.

Gelişen olaylar göstermiştir ki Suriye üzerinde Batı ülkeleri ve İsrail ile uzlaşma olanağı yoktur. Bu konudaki politikalar taban tabana zıttır. Açık bir terörist yapılanma olan PKK’nın Suriye kolu PYD ABD’nin kara gücüdür ve aynı zamanda bütün Batı ülkeleri tarafından desteklenmektedir. Berlin, Paris, Stockholm ve Prag’da PYD büroları açılmıştır.

ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’ın PYD konusundaki ikircikli açıklamaları bir anlam ifade etmemektedir. Sonuçta, her nerede olursa olsun PYD Suriye’de kalıcı bir istikrarsızlık unsurudur. Ayrıca bu konuda ABD’nin savunma konumunda olduğu, taktik bir geri çekilme manevrası yaptığı ve amacından ancak bölgede bütünleşen bir direnç gördüğü zaman vazgeçeceği unutulmamalıdır.

Bazı tali alanlarda aralarında görüş ayrılıkları olsa da Türkiye ve bölge ülkeleri, Suriye’nin toprak bütünlüğü konusunda uzlaşmaktadır. Türkiye’nin nihai siyasi amacı, Suriye’nin birlik ve bütünlüğünü sağlamaktır. Bu hedefe ulaşmak için en kolay ve en kısa yol bölge ülkeleri ile anlaşmaktır.

Aksi takdirde Batı dünyası ile var olan yapısal sorunlar göz önüne alındığında, Türkiye bütün hedeflerini tek başına gerçekleştirmek zorunda kalacaktır. Böyle bir stratejinin Suriye’nin iç dengeleri, bölgesel denklem ve küresel hassasiyetler dikkate alındığında pek de gerçekçi olamayacağı görülmektedir.

GAYRİMEŞRU UNSURLARA DAYANMAK!

Gayrimeşru unsurlara dayanarak sınır ötesi faaliyetlerde bulunmak kısa dönemde bazı olumlu sonuçlar verse de uzun dönemde kendi içinde kalıcı risk unsurları taşır. Tecrübeler göstermiştir ki bu grupları son aşamada küresel güçler istedikleri istikamette kullanır. Bu çerçevede bölgedeki meşru güçlerle işbirliği içinde olmak, bu yönde çaba sarf etmek uzun dönemli kalıcı istikrarın garantisidir.

TSK’NIN BÜYÜK BAŞARISI TAÇLANDIRILMALIDIR!

Türk devleti ve Türk Hükümeti ülkemizin toprak bütünlüğünü korumak için yerinde bir karar almış ve harekete geçmiştir. Türk kamuoyu kendilerini desteklemektedir. Su akarken yolunu bulacak ve ilerleyen aşamalarda yapılacak yeni düzenlemelerle başarıya giden yol kısaltılacaktır. TSK ve Mehmetçik askeri cephede destan yazmaktadır. Bu şanlı harekâtın taçlandırılması için siyaset ve diplomasi alanında da uygun hamleler yapılmalıdır. Kısa zaman içinde bölge ülkeleri ile yapılacak bir işbirliği toplantısının bu harekâtımıza çok olumlu yansımaları olacaktır.

Vatan Partisi olarak bu harekâtı kayıtsız ve koşulsuz olarak destekliyor; Kahraman Ordumuza ve onun değerli Komutanlarına güveniyoruz…
 

Emperyalizmin Tetikçileri

PDF Yazdır Ağhesabı

Ardan Zentürk, emperyalizm işbirlikçiliğiyle Türkiye’yi kanlı bir tezgaha sürükleyen gazetecileri yazdı. Zentürk, “Hayır… Aslında Ertuğrul Özkök, Can Dündar, Cengiz Çandar veya Hasan Cemal, tehlikeli değillerdir… Tehlikeli olan emperyalizm ve ona işbirlikçilik yapmanın kendisidir… Artık çok iyi biliyoruz: Emperyalizm, ‘kumpas mahkemeleri’ ile ordumuzu diz çökertebilir, medyadaki yandaşlarıyla, ülkeyi, sonu çok kanlı bitecek bir senaryonun içine sürükleyebilir…” diye yazdı. İşte yazısı:


TÜRK BURJUVAZİSİNİN GÖZÜ DÖNDÜĞÜNDE NASIL TEHLİKELİ OLDUĞUNU GÖSTEREN ÖZKÖK YAZISI

emperyalizm-768x310.jpgKabul edelim, “yalanlar” üzerine kurulu “komplo teorileri” ile yüklü sosyal medya, Türkiye’ye pek, yaramadı!.. Bir çocukluk hastalığı döneminden geçiyoruz, ortaya atılan arkası olmayan komplolar, kendine çok kolay mürid bulabiliyor. Bu nedenle, gerçekleri ısrarla, “bu konuya daha üç ay önce değinmiştim” demeden yazmak, giderek hafızasını kaybedip pusulasını şaşıran topluma hatırlatmakta yarar var.

Ertuğrul Özkök’ün dünkü “Nesi battı bu adamın bize” başlıklı yazısı, Türk burjuvazisinin gözü döndüğünde nasıl tehlikeli bir varlık haline döndüğünü göstermesi bakımından önemlidir. Yazı, “laiklik” konusunda hassas bir Baas liderinin Türkiye’nin emperyalist medya tarafından “İslamcı”olarak nitelenen siyasi kadrolarına “battığını” ileri sürüyor. Zeka kıvılcımları taşıyan düzmece bir yalandan ibaret.

Yaptığı katliam battı

Çünkü, Özkök, tarihi çarpıtıyor, Türkiye’nin Beşar Esed’e dönük politikalarının değişimini “kişisel” algılamaya/algılatmaya çalışıyor. Bilerek atladığı gerçek şu: Suriye’de demokratikleşme isteyen kitlelerin ilk gösterileri 28 Ocak 2011’de kendini gösterdi, devamında Şam ve Halep başta ülkenin tüm önemli kentlerinde “silahsız sivil muhalefet” Suriye’de demokrasi talep eden gösterileri büyüttü. Baas rejimi, bu talebe, altını çizerek söylüyorum, silahsız insanları, 15-21 Mart 2011 tarihleri arasında kent meydanlarında katlederek cevap verdi. Rejim, ellerinde pankartlarla barışçı protesto hakkını kullanan insanları öldürdü, 30 Mart 2011’de Esed yaptığı açıklamada, sokaklara dökülmüş özgürlük yanlısı yüzbinlerce insanı, hükümetini devirmeye kalkan yabancı güçlerin ajanı ilan etti!.. 25 Nisan 2011’de Suriye ordusu muhalefet gösterilerine sahne olan yerleşim birimlerine karşı geniş çaplı harekat başlattı, Mayıs ayı sonunda 1.000’den fazla sivil öldürülmüştü!.. Temmuz 2011’de bu rakam 1.600’ü bulup, 13 bin insan da işkencehanelere gönderilince, halk kendini silahla savunmak zorunda kaldı.

Evet, Türkiye’ye, Beşar’ın bu yaptıkları battı, ama Özkök, bunların hiçbirini anlatmıyor, günümüzdeki siyasi savrulması çerçevesinde faşist bir diktatörün kendi halkına karşı gerçekleştirdiği, giderek “soykırıma” varan şiddeti görmezden geliyor, daha korkuncu, okurlarını geride kalan 5 yıllık bir zaman diliminden mahrum kılıyor.

O, İstanbul dükalığının, emperyalist mahfellerin sadık izleyicisi bir burjuvazinin medyadaki kalemi, bu yaptığı, yeri geldiğinde bol bol demokrasi ve diktatörlük yazısı yazıp gerçek bir diktatöre sempati kampanyası yaratacak kadar tehlikeli olduğunu gösteriyor.

EMPERYALİZM SONU ÇOK KANLI BİTECEK BİR SENARYONUN İÇİNE SÜRÜKLEYEBİLİR

Hayır… Aslında Ertuğrul Özkök, Can Dündar, Cengiz Çandar veya Hasan Cemal, tehlikeli değillerdir… Tehlikeli olan emperyalizm ve ona işbirlikçilik yapmanın kendisidir…

Artık çok iyi biliyoruz: Emperyalizm, “kumpas mahkemeleri” ile ordumuzu diz çökertebilir, medyadaki yandaşlarıyla, ülkeyi, sonu çok kanlı bitecek bir senaryonun içine sürükleyebilir…

O saz, silahı sakladı

Selahattin Demirtaş’ın Ahmet Hakan’ın programında elindeki saz bi’tek işe yaradı: Silahı sakladı!.. Dört partili bir Meclis’in AK Parti iktidarını sarsacağını düşünenlerin cepheye sürdüğü o “karizmatik” sol liderin aslında, halka silahlanma çağrısı yapan bir gerilla sözcüsü olduğunu son 45 günde anladık.

Burjuvazi, Kandil ve HDP’den gelen ayaklanma çağrılarından rahatsız değil!.. Ülkenin “kontrollü kaos” sürecine girmesini, “demokrasi dışı güçlerin” seslerinin giderek yüksek çıkmasını talep ediyor, belli ki, sandıktan ümidini kesmiş durumda…

Bu senaryoyu iyi tanıyoruz, sivil siyasetin yerle bir edildiği, toplumda çaresizlik bunalımının yükseltildiği ve “çarenin” namlunun ucunda olduğunu göstermek…

Özkök, Baas’ın 2011’deki sivil katliamlarını neden saklıyor sanıyorsunuz?..

TSK’ya bir cunta yerleştirdiyseniz

Eğer, bütün bu senaryo, TSK’nın içine yerleştirilmiş “paralel kadroların” yarın karşımıza bir “cunta” olarak çıkmasına dönük manevralar ise bu, tahmin edemeyeceğiniz ölçüde tehlikeli bir oyundur. Bu oyundan kimse sağ çıkamaz!..

Evet, tarih, polis teşkilatı+güdümlü savcılar üzerinden başarılı bir darbe yazmıyor.

TSK’nın memleketine büyük özveri ile hizmet etmeye çalışan günümüz komuta kademesini uyarıyorum: Yalnız sivil siyasi otorite değil, ordu hiyerarşisi de bir “bizim çocuklar” senaryosu ile karşı karşıya kalabilir…

Seçimini henüz yapmış, demokratik olgunluğunu sergileyen bir ülke için bu ölçüde yalana dayalı algı operasyonları ve demokrasi dışı zorlama normal değildir.

Bir saldırıyla karşı karşıyayız… Algı operasyonları üzerinden toplum hareketsiz kılınmaya, söylenen her şeye inanmaya ve hareketsiz kalmaya zorlanıyor…

Kabul edilemez…

Alıntı: http://www.medyagundem.com/emperyalizm-tetikcisi-gazetecilerin-kanli-tezgahi/

 

Komünistlerin Atatürk karşıtlığı

PDF Yazdır Ağhesabı

SOSYALİST VE KOMÜNİSTLERİN ATATÜRK KARŞITLIĞI

kaypakkaya.jpgTürkiye'de ümmetçiler ve bölücüler, Atatürkçü (Kemalist) rejim temelindeki Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin açık karşıtlarıdır. Sosyalist ve komünist olanların bir kısmı ise Kemalist kılığına bürünüp insanların beynini zehirledikleri için sinsi ve en tehlikeli karşıtlardır.

Atatürkçülük (Kemalizm) açısından Amerikan uşaklığı yapmakla Rus uşaklığı yapmak arasında hiçbir fark yoktur. Türk-İslam sentezcileriyle sosyalistlerin zamanındaki sağ-sol kapışmaları da bizim dışımızdadır. Çünkü Atatürkçülük (Kemalizm) sağcılık ya da solculuk değil bizzat Atatürk'ün çizdiği ayrı bir yoldur!

Türkiye'de sosyal demokrat ve sosyalist hareketler, bir-iki istisna dışında PKK güdümüne girmiş durumdadır. Ayrılıkçı Kürt siyasi hareketi, yalnızca Kürtler üzerinden değil çeşitli etnik kesimler ve Aleviler üzerinden de Türk milletinin birliğine, Türk vatanının bütünlüğüne karşı saldırıya geçmiş durumdadır.

Nihai hedefi Türkiye'yi de parçalayarak bir Büyük Kürdistan kurmak olan bölücü ve ayrılıkçı terör teşkilatı PKK'nın siyasi uzantısı olan HDP'nin bileşenlerine baktığımızda da bu olgu açıkça görülmektedir. Adım adım özerklik, federatif devlet ve bağımsızlık talebi olan HDP'nin bileşenlerinden bazıları ise şunlardır:

Barış ve Demokrasi Partisi (BDP)
Çoğulcu Demokrasi Partisi (Demokratik Çerkes Hareketi)
Demokrasi ve Özgürlük Hareketi (DÖH)
Demokratik Aleviler Derneği
Demokratik Özgür Kadın Hareketi (DÖKH)
Demokratik Pomak Hareketi Devrimci Sosyalist İşçi Partisi (DSİP)
DİSK (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu)
Emek Partisi (EMEP)
Emekçi Hareket Partisi (EHP)
Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP - HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ daha önce ESP Genel Başkanı idi.)
Filistin Halkıyla Dayanışma Derneği (FHDD)
Gökkuşağı Kadın Derneği (Feminizm Hareketi)
Halkevleri (HE)
Halkların Demokratik Kongresi (HDK)
Hevi LGBTİ (Lezbiyen, Gay, Biseksüel, Transeksüel, İnterseks grubu)
İnsan Hakları Derneği (İHD)
Jineps (Çerkes Derneği)
Kaldıraç Dergisi
Kaos GL
KESK (Eğitim Sen)
Laz Enstitüsü
Marksist Tutum
Nor Zartonk (Ermeni Derneği)
Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP)
Özgür Demokratik Alevi Hareketi
Partizan Gazetesi
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği
Sosyalist Dayanışma Platformu (SODAP)
Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP)
Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi (SYKP)
Teori Politika Toplum ve Kuram-Lêkolîn û Xebatên Kurdî
Toplumsal Özgürlük Parti Girişimi (TÖPG)
Türk Tabipleri Birliği (TTB)
Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (YSGP)

Bunlar tamamı değil öne çıkan bazı bileşenlerdir ve bunlar aynı zamanda terörün belini kırmak için operasyonlar yapan Türk Silahlı Kuvvetleri'mizin karşısına sözde barış bloku adı altında dikilerek PKK'ya canlı kalkan olmaktadırlar.

Türkiye'de vatan hainliğini gizlemek için feminizm, eşcinsellik, sosyalizm, Alevilik, demokrasi ve insan hakları dahil olmak üzere her türlü kavram kullanılmaktadır. Sosyalist ve komünistlerin Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne ve Atatürkçü (Kemalist) rejime verdikleri zarar aldıkları oy oranının çok çok üzerindedir.

Nazım Hikmet, Deniz Gezmiş, İbrahim Kaypakkaya gibi figürler de sosyalizmin Truva atları olarak Atatürkçülüğün (Kemalizmin) içine sokulmaktadır. AKP'den kurtulmanın yolu da terör teşkilatı PKK'nın güdümündeki HDP'nin kucağına oturmak değildir! Dolayısıyla her bakımdan bu meselenin üzerine gitmekte yarar vardır.

İşte sosyalizmin Truva atlarından olan figürlerden biri: İbrahim Kaypakkaya.

İBRAHİM KAYPAKKA'YADAN ATATÜRKÇÜLÜĞE SÖVGÜLER

Sosyalist ve komünist çevrelerin Atatürk'e ve Atatürkçülüğe bakışını TKP'nin kurucusu İbrahim Kaypakkaya net biçimde ortaya koymuştur. Bu kesimlerin Atatürk takiyyeciliğine kesinlikle aldanılmamalıdır. İşte Kaypakkaya'nın ağzından Atatürk ve Atatürkçülük:

"Kemalizm demek, fanatik bir anti-komünizm demektir. Kemalistler, M. Suphi ve 14 yoldaşını, kahpece ve hunharca boğazlamışlardır. TKP’yi, Mustafa Suphi yoldaşın ölümünden sonra bu isme layık bir parti olmadığı halde, amansız bir şekilde ve her fırsatta ezmiş, bugün Amerikancı faşist sıkıyönetim mahkemelerinin yaptığını, Kemalist iktidar defalarca yapmıştır; her iki yılda bir, çoğu zaman her yıl en az bir kere, genel tutuklamalar düzenleyerek yüzlerce insanı polis işkencesinden geçirmiş, karakollarda ve zindanlarda çürütmüştür. Sovyetler Birliği’ne, menfaat sağlamayı hesapladığı müddetçe dalkavukluk etmiş, diğer zamanlarda sinsi ve azgın bir düşmanlık beslemiştir."
*
"Kemalizm demek, işçi ve köylü yığınlarının, şehir küçük burjuvazisinin ve küçük memurların sınıf mücadelesinin kanla ve zorbalıkla bastırılması demektir. Kemalizm, işçiler için süngü ve ateş, cop ve dipçik, mahkeme ve zindan, grev ve sendika yasağı demektir; köylüler için ağa zulmü, jandarma dayağı, yine mahkeme ve zindan ve yine her türlü örgütlenme yasağı demektir. Şnurov yoldaşın verdiği örnekleri, Adana-Nusaybin demiryolunda işçilerin nasıl kurşuna dizildiğini bütün arkadaşlar bir kere daha hatırlasınlar."
*
"Kemalizm demek, her türlü ilerici ve demokratik düşüncenin zincire vurulması demektir. Kemalizmi övmeyen her türlü yayın faaliyeti yasaktır. İlerde, Kemalist iktidar aleyhine herhangi bir yazının çıkabileceği ihtimali dahi, yayın organlarının kapatılması için yeterli sebeptir. Sonu gelmez “örfi idareler” memleketi kasıp kavurmaktadır ve her bir “örfi idare” yıllarca sürmektedir; meclis, CHP’nin tepesindeki bir avuç yöneticinin ve onun değişmez başkanı M. Kemal’in elinde oyuncaktır; Anayasa da ve bütün yasalar da öyledir, ülkeyi gerçekte ordu yönetmektedir."
*
"Kemalizm’in “istiklâl-i tam” ilkesi demek, yarı-sömürgelik şartlarına seve seve razı olma ilkesi demektir. Kemalist Türkiye, yarı-sömürge Türkiye’dir. Kemalist iktidar, İngiliz-Fransız emperyalizmine ve daha sonra Alman emperyalizmine uşaklık eden, onlarla işbirliği eden bir iktidar demektir. Şnurov’un belirttiği gibi, Kemalistlerin emperyalistlerle olan sınıf kardeşliği, milli düşmanlıklarından ağır basmıştır; Kemalist iktidar, birçok defalar İngiliz, Fransız ve Alman şirketlerinin menfaatlerini korumak için, Adana-Nusaybin demiryolu grevinde olduğu gibi, işçileri kurşuna dizmiştir."
*
"Şimdi Kemalizm dalkavukluğu yapan revizyonistler, bize hışımla soracaklar: Peki öyleyse, Kemalistleri SSCB ve Lenin niçin destekledi! Bunun cevabı gayet basittir: SSCB ve Stalin, Japonya’ya karşı Guomintang’ı niçin desteklediyse, bunu da onun için destekledi. ÇKP (Çin Komünist Partisi) ve Mao Zedung yoldaş, Asya’nın, Afrika’nın ve Latin Amerika’nın geri ülkelerindeki komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının iktidarlarını, mesela Yahya Han’ın faşizmini, ABD emperyalistlerine ve Sovyet sosyal emperyalistlerine karşı niçin destekliyorsa o dönemde SSCB ve Lenin yoldaş da Kemalistleri onun için destekledi. Yani o dönemde daha gerici ve daha büyük düşman olan İngiliz-Fransız emperyalistlerini tecrit etmek için destekledi. Yani SSCB ve Lenin yoldaş, gericiler arasındaki çelişmelerden devrimin menfaatine ustalıkla yararlandılar. Mesele budur."
*
“Miras” diye gerici şeylere sarılmak, bizi kitlelerle kaynaştırmaz tersine, onlardan koparır. Kemalizme miras diye sarılmak, bizi Kemalist iktidarın hunharca ezdiği işçi-köylü yığınlarından, emekçilerden koparır. Evet, bugün hakim sınıflar tarafından kafası Kemalizm konusunda yanlış düşüncelerle doldurulmuş, Kemalizme sempati duyan işçi ve köylü yığınları da vardır. Ama bu yanlış fikirlerle mücadele etmezsek, bu yanlış fikirleri işçilerin ve köylülerin kafasından söküp atmazsak, emekçi yığınlarının çeşitli kesimleri arasında, çeşitli milliyetlere mensup emekçiler arasında tam bir birlik, dayanışma ve güven sağlayamayız. Ayrıca bugün açısından gerici sınıflara karşı doğru ve başarılı bir mücadele yürütemeyiz. Kemalizmin ilkelerini (bu ilkelerin neler olduğunu gördük) savunan ve uygulayan askeri faşist diktatörlükler karşısında kitleleri silahsız bırakmış oluruz. Kemalist diktatörlük Yahya Han diktatörlüğünden farksızdır. Biz, kitlelere böyle bir rejimi sempatik gösteremeyiz. Şafak revizyonistlerinin yaptığı şey budur."
*
"Şafak revizyonistleri, 'Lenin-Stalin ve Mao Zedung’un, M. Kemal tahlilleri bize ışık tutmalıdır.' diyorlar. Evet, biz de aynı kanaatteyiz. Böyle bir ışığa çok ihtiyaçları var. Baksanıza, karanlıkta el yordamıyla yürümeye çalışan körlere benziyorlar. Ama bunlarınki körlüğün başka bir çeşidi: Siyasi körlük."
*
"Bazı silahlar da vardır ki onu elinde tutanlar kendilerini yaralarlar. Yani silah geri teper ve kendini, elinde tutanları vurur. İşte Kemalizm böyle bir silahtır! Şafak revizyonistleri böyle bir silahı elimize almak istemediğimiz için bizi diledikleri gibi suçlayabilirler. Ama biz de onların sağa sola reklam ettikleri bu silahın gerçek mahiyetini yığınlara ve devrimci kadrolara anlatmaktan geri durmayacağız."

İşte sosyalizmin en önemli figürlerinden İbrahim Kaypakkaya'nın Atatürk'e ve Atatürkçülüğe (Kemalizme) bakış açısı budur. Atatürksever görünen takiyyeci sosyalistlere dikkat et ey Türk milleti!

Ümmetçi yobazlarla birlikte, etnik ayrılıkçı bölücü vatan hainlerini ve bunların Truva atlarına dönüşmüş sosyal demokratları, sosyalist ve komünistleri de ezeceğiz! Büyük Türk milleti topunuzun hakkından gelecek kudrete sahiptir! Silahlı ve silahsız teröristlerin tamamı bu topraklardan silinene dek mücadelemiz sürecektir!

"Bu memleket tarihte Türk'tü, şimdi de Türk'tür ve ebediyyen de Türk kalacaktır." K. ATATÜRK

EK BİLGİ: ATATÜRK VE KOMÜNİZM

https://www.facebook.com/ATASENDIKA/photos/a.573170289398659.1073741841.159063057476053/863586270357058/?type=3&theater

***
Ne sağdan ne de soldan, Atatürk'ün çizdiği yoldan!

ATASEN
Ata Eğitim ve Bilim Çalışanları Sendikası
www.atasen.org.tr

 

Rockefeller'den yüzyılın itirafı

PDF Yazdır Ağhesabı
ABD’li Yahudi bankacı işadamı David Rockefeller, son yüzyılın en büyük itiraflarını yaptı. Rockefeller’e atfedilen bu itiraflar, aslında hepimizin bildiği tarihi gerçekler..

İşte David Rockefeller’in söyledikleri:

TÜRKİYE’YE ADNAN MENDERES ZAMANINDA “MARSHALL YARDIMI” İLE EL ATTIK

Mesela Türkiye’yi ele alalım. Türkler de yıllar boyu komünizme karşı savaşmıştır. 1950’lerde ülke yönetimine bize desteğimizle Adnan Menderes gelmişti. Aslında Menderes bizimle başta gayet güzel bir diyalog kurmuştu. Bizden seçimde aldığı destek karşılığında, Marshall yardımı adı altında devamlı borç alıyor ve ülkesinde yatırımlar yaparak sanayi yapısını geliştiriyordu. Fakat o kadar plansız ve programsız harcama yapıyordu ki ödeme günleri geldiğinde, bizden, borç ödemek için tekrar tekrar borç istemeye başladı. Biz de kendisinden ülkesini yabancı sermayeye açmasını ve bizim şirketlerimize özel imtiyazlar tanımasını, diğer bir deyişle Osmanlı İmparatorluğu’na dayatılan kapitülasyonlar benzeri şeyler talep ettik Menderes bize bunu hiçbir zaman kabul etmeyeceğini söyledi ve bizden uzaklaşamaya başladı. Ülke insanı ilk defa asfalt yollarla tanışıyor, fabrikalar arka arkaya dikiliyordu. Ülkenin çoğunluğu Müslüman olduğu için ülkenin her yerine camiler yaptırıyordu. Menderes bu şartlarda iktidarda ki yerini uzunca bir süre için, sağlamlaştırdığını sanıyordu. Bir darbe ile bu işe bir son verildi ve sonunun öyle bitmesini istemediğimiz halde, çalışma arkadaşlarıyla beraber idam edildi. Sadece CELAL BAYAR kurtuldu, çünkü bir MASONDU ve yakın arkadaşı Papa Roncalli ya da diğer adıyla 23. John, Vatikan’ın baskısıyla onu idamdan kurtardı.

1980 DARBESİ BİZİM İSTEKLERİMİZ DOĞRULTUSUNDA YAPILDI

Aynı ülkede gerçekleşen 1980 darbesi de bizim isteklerimiz doğrultusunda yapıldı. O zamanlar ülkede bir solcular, bir sağcılar iktidara geliyor ve bizim isteklerimiz doğrultusunda ülke ekonomisini yönlendiriyorlardı. Fakat Amerika ve Avrupa’da gelişmiş ülkelerin piyasaları doyuma ulaşmışlar ve biz yeteri kadar mal satamaz olmuştuk. Bunun üzerine diğer az gelişmiş ülkelere uyguladığımız planı onları da uygulamak istedik ve serbest piyasa ekonomisine geçmelerini ve ithalatın serbest bırakılmasını talep ettik. Bu istediğimizi kabul etmiş görünüyorlar, fakat işi uzatıyorlardı.

BİNLERCE TÜRK GENCİ UYDURMA İDEOJİLER UĞRUNA CAN VERDİ

En sonunda bu ikilem yine bildiğimiz yollarla, Ordo Ab Chaos ile çözüldü. Yani önce kaos, sonra düzen. Provokatörlerimiz aracılığıyla sağ ve sol ideoloji kavgaları başlatıldı. Aslında başında onay vermiş gibi göründüğümüz Kıbrıs Savaşı’ndan sonra ülkeye uygulanan ambargo sayesinde halk canından bezmiş, ülkede yağ ve tuz bile bulunamaz olmuştu. Karaborsacılar zenginleşirken halk iyice sefalete düşmüştü. Ülkeye gönderilen provokatörlerimiz için bu halkı kışkırtmak hiç zor olmadı. Ülke halkı sağcı ve solcu olarak iyiye bölündü ve çatışmaya başladılar. Olaylar öyle bir dereceye geldi ki, hergün elli-altmış kişi sokak çatışmalarında ölmeye başlamıştı. Bütün ülke terör korkusu altında eziliyordu. İnsanlar akşamları sokağa çıkamaz olmuştu. Her an bir serseri kurşuna hedef olmak vardı. Binlerce Türk genci uydurma ideolojiler uğruna can vermişti. Hükümetler birbiri arkasına iktidara geliyor fakat olayları önleyemiyorlardı. Sonra darbe geldi ve bütün olaylar bıçak gibi kesiliverdi. Zavallı ülke halkı bu sözde başarıyı darbenin bir neticesi olarak gördüler. Çünkü nihayet terörizm sona ermiş, ülkeye huzur gelmişti. Aslında provokatörlerin görevi bitmiş, sahneden çekilmişlerdi. Burada oynanan oyun, halkı umutsuz ve çaresiz bir duruma düşürmek ve onlara bir “kurtarıcı” sunmaktır; ondan sonra bu kurtarıcı ne yaparsan yapsın hemen kabullenecektir.

ÖZAL, İSTEKLERİMİZ DOĞRULTUSUNDA KAPILARI SONUNA KADAR AÇTI

Askeri hükümet bir süre devlet yöneticiliği yaptı ve bizim belirlediğimiz bir kişiye yönetimi devretti. Bu Turgut Özal’dı. Özal, tam da bizim isteklerimiz doğrultusunda ülkenin kapılarını bize sonuna kadar açtı. Bizim şirketlerimiz bu bakir piyasaya kurtlar gibi saldırdılar. İlk önceleri fiyatları çok düşük tutarak yerli sanayinin rekabet gücünü düşürdüler. Ülke artık Amerikan ve Avrupa yapımı mallarla dolmuştu. Sanayi şirketlerimiz stoklarını eritirken finans şirketlerimiz de ülkeyi artan ithalatı karşılayabilmeleri için yüksek faizlerle borç yatağına sürüklüyorlardı. Böylece, gelişmekte olan ülkeler olarak adlandırdığımız bu ülkelerin hemen hemen hepsinde uygulanan ve 80’li yıllarda başlatılan bu proje ile, bütün ülkeler, hem bizlerden aldıkları mallarla sanayi şirketlerimizi zenginleştirmeye devam ediyorlar, hem de bu malların karşılığı olan ödemelerini yapabilmek için bizim finans şirketlerimizden aldıkları yüksek faizli kredilerle, her sene artan bir borç batağına sürükleniyorlar.

TÜRKİYE’DE PARA İTİBAR GÖRDÜ, ARKADAŞ, DOST, AİLE GİBİ KAVRAMLAR UNUTULDU

Bu arada, Özal bütün bunların yapılabilmesi için gereken kanunları yavaş yavaş çıkarmıştı. Bu ülke vahşi kapitalist sistemle o kadar çabuk uyum sağladı ki, bizim bile düşünemediğimiz hayali ihracat gibi vurgun yöntemleri keşfettiler. İnsanlar artık en kısa ve en kolay yönden servet yapmanın peşine düştüler. Rüşvet, devlet bankalarının çeşitli entrikalarla soyulmaları, banker skandalları birkaç örnek. Arkadaş, dost, aile gibi kavramlar unutuldu ve sadece parası olanlar itibar görmeye başladı. Bu arada, yerli sanayi can çekişiyor, küçük işletmelerden başlayarak yavaş yavaş büyük işletmelere doğru bir iflas dalgası yayılıyordu. Devlet işletmeleri ise bizim istediğimiz yöneticilerin atanmaları sağlanarak zarar ettiriliyordu. Sonunda bu işletmeler ya kapatılıyor, ya da özelleştirme hikayesiyle, ucuz fiyatlarla şirketlerimiz tarafından ele geçiriliyordu.

“KÜRT DEVLETİ PROJESİNİ” HAYATA GEÇİRMEK İÇİN ÖNCE ÖRGÜT YARATTIK

Beyni yıkandığı için temiz hayallerle işe başlayan Özal, sonunda bu sistemin gerçeklerini görerek kendisini de kapitalizmin çarklarına kaptırdı. Ailesini ve yakın çevresini zengin etmeye başladı. Öyle bir duruma geldiler ki Özal’ın çevresinde prens ve prensesler ortaya çıkmaya başlamış, biz ülke monarşizme dönüyor diyerek kaygılanmaya başlamıştık. Aslında tam bir komedi oynanıyormuş. Her neyse, ülke insanının tepkisini ölçmek için kendisinden Kürt devleti fikirlerinden bahsetmesini istedik. Fakat bu düşünceler kendisine pahalıya maloldu. Biz de Kürt devleti projemizi hayata geçirmek için *** denilen bir örgüt yaratıldı. Bu örgütle uğraşmak ülke ekonomisine çok büyük zarar verdi ve şu anda koskoca Osmanlı İmparatorluğu’ndan geriye kalan bir avuç toprakta varlığını sürdüren Türkiye, bizim hiçbir istediğimiz geri çevirecek durumda değil. Sanırım yakın gelecekte topraklarından biraz daha, bir süre sonra da bizim için hala geçerli olan Sevr Antlaşması uyarınca hemen hemen tamamından fedakarlık etmek zorunda kalacak.

TÜRKİYE BİZİM İÇİN ÇOK ÖNEMLİ… SU KAYNAKLARININ ÖNEMLİ BİR KISMI BURADA

Rockefeller de sözü devralarak başlıyor;

Türkiye hakkında biraz daha durmak istiyorum; çünkü dünyadaki en stratejik konumdaki ülkedir ve bizim için çok önemlidir. Nedenlerine gelince:

Bir kere Büyük İsrail Devleti topraklarının su kaynaklarının önemli bir kısmı şu anda Türkiye’ye aittir.

İkincisi, Müslüman ve demokratik bir ülke olarak bu konuda öncü bir ülkedir. İslamiyeti yıkmak istiyorsak önce Türkiye’den başlamalıyız.

Üçüncüsü, Avrupa ve Asya arasında bir köprü durumdadır.

Maden, petrol, doğalgaz gibi zengin yer altı kaynaklarına sahip Ortadoğu ve Kafkasya’ya hakim olmak istiyorsak bu ülke elimizin içinde olmalıdır. Ortadoğu hemen hemen elimizde sayılır. Kafkasya ve Orta Asya’daki diğer Türk devletleri de yakında darbelerle kargaşaya boğulacaklar ve avucumuzun içine düşecekler. Bu Türkler aslında birleşip bir araya gelseler karşılarında hiçbir güç duramaz. Bu yüzden böyle bir olasılığa karşı, ajanlarımız her an tetikte bekliyorlar. Türk devletlerinde kilit mevkilerdeki adamlarımız, aralarında en ufak bir yakınlaşma sezdiklerinde hemen istikrarı bozacak olaylar ve darbelerle bunu önlüyorlar.

EN ÖNEMLİSİ, TÜRKLER MEDENİYETİN BEŞİĞİDİR VE KÖKENLERİ SÜMERLERE KADAR DAYANIR

Dördüncüsü, ülke bor madenleri bakımından dünyanın en zengin ülkesidir ve bu maden dünyada yakın bir gelecekte, petrolden bile daha önemli bir hale gelecek.

Beşincisi ve belki de en önemli olanı Türkler medeniyetin beşiğidir. Türkler, Milattan Önce 4.000’lerde Orta Asya’da yaşayan büyük bir felaketten sonra yaşadıkları yerleri terk edip, Mezopotamya’ya ve Rusya üzerinden Avrupa’ya gelen Aryanlar, yani dünyadaki en medeni olarak kabul ettiğimiz Ari Irk’tandırlar ve Avrupa’daki Finliler, Macarlar gibi bazı uluslar Türk kökenlidir. Ayrıca Anadolu’da büyük uygarlıklar kuran Hititler ve Asurlular’ın da Türk kökenli olma ihtimali yüksektir.

Milattan Önce 3.500 yıllarında Mezopotamya’da yaşamış olan Sümerler ilk yazıyı bulan, toplumda adaleti sağlamak için ilk yasaları çıkaran ve mahkemeleri kuran, ilk para kullanan ve vergi toplaya, ilk okul açan ve tekerleği bulan ulustur: yani dünya medeniyetinin başlangıç noktasıdır ve soyları tarihçilerimizin araştırmalarına göre Türk kökenli insanlardır. Çünkü Sümerler o bölgenin yerli halkı değildirler; yani göçebedirler ve tarihçilerimizin araştırmalarına göre “kız” manasına gelen “kır” kelimesi, “öküz” manasına gelen “ökür” kelimesi gibi bugüne kadar çözülebilen 1000 civarında Sümerce kelime ve “Ayağını yere sıkı bas, Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır, Sel gibi silip süpürmek, Yağ gibi erimek” gibi yüzlerce atasözü bugün Türkçe’de kullanılmaktadır. Sümerlerin Ay Tanrısı’nın simgesi olan “Yarımay”, bugün Türk bayrağında kullanılmaktadır. Roma ve Yunan medeniyetleri Sümerlerden oldukça fazla faydalanmışlardır; mesela yapılarındaki süslemeleri ve Tanrıları Sümer tapınaklarından gelir.

Fakat biz bunu örtbas etmek için, Milattan Önce 2.000 yıllarında, yani Sümerlerden 1.500 yıl sonra başlamış olmasına ve Yunan medeniyetini, dünyadaki ilk medeniyet olarak dünyaya tanıttık. Daha da ilginç olanı, Yunanlılardan önce Mısır Medeniyeti başlamıştır; ama onlar da ancak Sümerlerden 1000 sene sonra piramitlerini yapabilecek uygarlık düzeyine gelebilmişlerdir. Mayalar ve İknalar; Sümerlerden 2000 sene sonra ziguratlarını aynı biçimde yapmışlardır.

MEDENİYETİN BEŞİĞİ OLARAK TÜRKLERİ KABUL EDEMEZDİK, BU MİRASA EL KOYMALIYDIK

Medeniyetin beşiği olarak Türkleri kabul edemezdik; tam aksine binbir entrika ile bu kültür miraslarına el koyarak biz onları bütün dünyaya barbar, hak hukuk tanımayan bir toplum olarak tanıttık ve bunda da oldukça başarılı olduk. Sümer Kralları Urukagina ve Urnammu, çok tanrılı bir toplum kurarak, insanlar arasında adaleti sağlamak ve haksızlıkları önlemek için yasalar çıkararak, çağımız toplumlarına öncü olurlarken, bugün tek tanrılı bir toplum olan Türkiye’de bizim çalışmalarımız sonucu, fuhuş, rüşvet, hırsızlık, haksız kazanç ve gelir dağılımı aşırı düzeylerdir.

Aslında insanlar tarih kitaplarını açıp okusalar, bütün gerçeği görecekler ama insanoğlu için duyduğuna inanmak yeterlidir, okumak çok zor gelir.

Ben de o ana kadar en medeni ulus olarak İngilizleri görüyordum. Duydukları hiç hoşuma gitmeyince konuyu değiştirmek istedim.

OSMANLI’YI YIKMAK ZOR OLMADI

“Dünya ülkelerini nasıl ele geçirmeyi düşünüyorsunuz?” diye sordum. Rothschild kendimden emin bir tavırla konuşmayı sürdürdü.

Rothschild: Sana tarihten örnekler vererek gücümüzü göstermek istiyorum; Birinci Dünya Savaşı, Avrupa’da bize karşı olan imparatorlukları dağıtmak ve en önemlisi Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalayarak Ortadoğu’daki petrol yataklarını ele geçirmek ve İsrail devletinin yolunu açmak için çıkarılmıştı. İsrail devletinin kurucusu sayılan Theodor Herlz, o zamanki Osmanlı Padişahı II. Abdülhamit’e giderek, bizim ailemizin desteğiyle Filistin topraklarını satın almak istedi. Fakat padişah bize karşı çıktı. Bizim için Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkmak çok zor olmadı. Çünkü padişahlar genellikle Türk kadınları yerine, fethettikleri ülkelerden köle olarak getirdikleri başka din ve ırklara mensup kadınlarla evleniyorlardı. Tabii Hürem Sultan gibi bu kadınlar zamanla ülke yönetiminde söz sahibi oldular ve kendileri gibi yabancı kökenli adamlarıyla bizim istediğimiz gibi, ülkeyi yıkıma götüren bir şekilde yönetmeye başladılar. Padişahlar ise devlet yönetiminin emin ellerde olduğu düşüncesiyle zevk ve sefaya dalmışlardı. Bu da Osmanlı’nın çöküş devrini başlattı. Mason örgütleri tarafından kışkırtılan insanların çıkardıkları isyanlarla topraklar kaybedilmeye başlandı. Hazine plansız harcamalarla tüketildi. Savaş sonunda hedefimize ulaşmamıza az kalmıştı; ama Atatürk adında bir lider ortaya çıkarak planlarımızı bir süreliğine ertelememize neden oldu. Tabii ki sonuçta bizim finans ve silah sanayi şirketlerimiz servetlerini onlarca kez katladılar. I. Dünya Savaşı sonunda Monarşizm tez olarak, Demokrasi antitez olarak, Komünizm’i yani sentezi oluşturdu.

HİTLER, BİZİM TARAFIMIZDAN GETİRİLDİ, ÇÜNKÜ BURADAKİ YAHUDİLER İSRAİL DEVLETİNİ KURMAYA YARDIMCI OLMADILAR

İkinci Dünya Savaşı’nın asıl sebebi şu an olduğu gibi dünyada başlayan ekonomik krizlerdi; diğer bir önemli neden ise Diaspora’nın yani kutsal topraklar dışında yaşayan Yahudilerin, yeni İsrail devletini kurmaya yardımcı olmamaları ve bu ülkeye dönmeyi kabul etmemeleriydi. Hitler’in bulunduğu mevkiye gelmesi ve Alman ulusunu büyülemesi, yine bizim tarafımızdan aldığı mali yardımlar sayesinde olmuştur. Harriman, Guaranty tröstü gibi Amerikan finans devleri, Alman çelik kralı Thyssen’ın mali yardımları ve Thule Örgütü’nün desteğiyle Hitler, dünya savaşı başlatacak güce erişiyordu. Bu iş için Hitler seçilmişti; çünkü Yahudilerden nefret ediyordu. Sebebi ise, babaannesi o zamanlar zengin bir Yahudinin yanında hizmetçi olarak çalışıyordu ve babaannesi bu Yahudi patronu tarafından hamile bırakılmış, durumdan haberdar olan evin hanımı tarafından evden kovulmuştu. Babaanne kucağında bir bebek ile, yani Hitler’in babasıyla, başka bir iş bulamayınca koyu Katolik olan baba evine geri dönmüştü. Hitler zamanla bu gerçeği öğrenmiş, Yahudilere kin duymaya başlamıştı. İsrail topraklarına dönmemekte ısrar eden Yahudileri korkutmak amacıyla birkaç katliama izin verildi ve söylenenden çok daha az kişinin öldüğü bu katliamlar kullanılarak sözde milyonların yok edildiği Yahudi katliamı senaryoları üretildi. Şimdi aynı katliam senaryosu Ermeni Soykırımı adı altında Türklere uygulanmaktadır. Bu saçma soykırım masalı Türklere yüklenecek ve böylece Türkiye yüz milyarlarca dolar tazminat ödemek zorunda kalacak. Bu da Türk ekonomisi için büyük bir darbe olacaktır.

ATOM BOMBASI, YAHUDİLERİN YAŞADIĞI ALMANYA’YA ATILAMAZDI, BU NEDENLE JAPONYA KIŞKIRTILDI

Almanlar’dan nefret eden o zaman ki Siyonist başkanımız Einstein’ın Amerikan Başkanı Roosevelt’e bir öneri mektubu göndermesiyle atom bombası çalışmaları Manhattan Projesi altında başlatılmış ve kısa sürede sonuç alınmıştı. Ama bir sorun vardı, bu bomba çok güçlüydü ve deneme yapılabilmesi için Amerika’nın halkın desteğiyle savaşa girmesi gerekiyordu. Ayrıca Alman şehirlerinde çok sayıda Yahudi yaşıyordu; bu ülkeye atom bombası atılamazdı. Japonlar kışkırtıldı ve daha önceden haber alınmasına rağmen, halkın duygularıyla oynanarak desteğinin kazanabilmesi için yüzlerce Amerikan askerinin ölmesiyle sonuçlanan Pearl Harbor baskınına göz yumulmuş ve bu sorun da aşılmış oluyordu.

İSRAİL DEVLETİ, ROTSCHILD AİLESİ’NİN CÖMERT MALİ DESTEĞİ İLE KURULDU

Ve böylece Büyük İsrail İmparatorluğu’nun temelini oluşturan İsrail Devleti 1948 yılında Rotschild Ailesi’nin cömert mali desteğiyle kuruldu. Ordo Ab Chaos yine işe yaramıştı. Bu arada savaşta iflas eden ülkelerin ekonomilerinin düzeltilmeleri için Harriman, Rockefeller, Vanderblit ve Rothschild finans kurumlarından aldıkları borç paralar devreye giriyordu.

SOVYETLER BİRLİĞİ’NE YETERİ KADAR ÜLKE TAHSİS EDİLMİŞ, MALİ DESTEK VERİLMİŞTİ

Sovyetler Birliği, Hegel Diyalektiği gereği bir karşıt güç yaratılması gerektiği için, Amerikan International Barnsdall Corporation şirketinin verdiği ekipman ve yine Amerikan W.A Harriman Company ve Guaranty Tröstü tarafından verilen mali desteklerle petrol kuyuları ve maden yatakları açarak, ekonomisini geliştirdi. Bu arada dünya ülkeleri komünizm ve kapitalizm arasında seçimlerini yapmaya başlamışlar; Sovyetler Birliği’ne kapitalizmi savunan bizlere karşı eşit bir güç oluşturması ve bu oyunun sürdürülebilmesi için yeteri kadar ülke tahsis edilmişti.

ÇİN, HENÜZ KONTROL EDEMEDİĞİMİZ BİR ÜLKE AMA ABD EKONOMİSİNE KATKISI BÜYÜK

Çin ise Amerikan Bechtel Corporation’ın verdiği teknoloji ve beyin gücüyle süper bir güç haline geldi. Bu ülke henüz kontrol edemediğimiz, dünyadaki tek ülke. Fakat Amerikan ekonomisine büyük katkıda bulunuyorlar; çünkü iş gücü çok ucuz, ayda 30 dolara çalışacak işçi bulmak bizim ülkelerimizde patronların en tatlı rüyası olurdu.

VİETNAM, KORE, KAMBOÇYA, TAYLAND, ENDONEZYA, AFGANİSTAN, İRAN-IRAK, YUGOSLAVYA SAVAŞ ENDÜSTRİSİ’NİN DENEME VE GELİŞMESİNE YARADI

Size dünyadan kısa örnekler vererek konuşmamıza devam edeceğim;

Vietnam savaşında, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği silah endüstrileri, yeni imal ettiği silahları deneme fırsatı bulmuştu ve silah sanayisini canlandırmak için devlet, eskileri kullanarak elden çıkarmıştı. ‘Agent Orange’ adlı kimyasal silah ile bu zehirin bitkiler üzerinde ölümcül etkileri görülmüş oldu. Bir ülke ekonomisi batağa sürüklendi.

Kore savaşı ile bu ülke iyiye bölündü ve kalkınma hayalleri suya düştü. Böylece ülke ekonomisi tahrip edildi. Ayrıca bu ülkede mikrop bombaları ve dioksin gibi çeşitli zehirler ile biyolojik savaş denemeleri yapıldı.

Kamboçya’da Amerika ile ticaret yapmayı reddeden lider Sihanuk 1970 yılında bir darbe ile devrildi ve yerlerine ülkeyi kaosa sürükleyen Pol Pot ve Kızıl Kmerler geçirildi.

Tayland’da yine ülke yönetimi devrilerek yerine diktatörlük rejimi kuruldu. Ülke ekonomisi yıllarca bize çalıştı.

Endonezya devlet başkanı Suharto 1957-58 yıllarında Amerika Birleşik Devletleri’nin verdiği silahlarla Doğu Timor’u işgal etti ve yıllarca sürecek bir kaos yarattı, binlerce insan öldü.

Afganistan savaşı Ruslara silah sanayisini geliştirmek için büyük fırsatlar sunmuştur. Biz de yeni üretilen silahların etkilerini deneyebilmek için büyük bir fırsat yakalamıştık. Ayrıca ülke çok zengin yer altı kaynaklarına sahiptir. Afganistan yönetimi şu anda tamamen bizim kontrolümüz altındadır.

İran-Irak savaşı Saddam’a büyük vaatler yapılarak başlatıldı. İlk iş olarak birbirlerinin petrol kuyularını ve tesislerini bombaladılar. Tabii sonunda petrol zengini bu iki bizlerden daha fazla silah satın alıp savaşı kazanabilmek için ülke ekonomilerini iflas ettirecek düzeye getirdiler. Sonuçta bütün şehirleri ve petrol tesisleri yine bizler tarafından yeniden kurulacaktı. Bu de yine bizlerden daha fazla borç almakla mümkün oluyordu.

Saddam dolduruşa getirilerek başlatılan 1990 yılındaki Körfez savaşı, ile ırak ekonomisi bir kez daha çökertildi; Kuveyt’i tekrar inşa etmek için milyarlarca dolarlık iş bağlantıları yapıldı; Amerikan askerleri bölgeye ilelebet yerleşti. Bu savaşta test amacıyla tüketilmiş uranyum bombaları kullanıldı. Bu bombalar, etkisi yıllarca sürecek radyoaktif maddeler yayarak bölgedeki yüz binlerce insanın, tabii bu arada bizim askerlerimizin de ölmesine yol açtı, hala da insanları öldürmeye devam ediyorlar.

1990 Yugoslav savaşında salkım bombaları kullanıldı. Bu teknoloji harikası bombalar yere yaklaştıklarında yüzlerce küçük bombalara ayrışıyorlar ve yere düştüklerinde hala patlamamış olanlar her zaman aktif birer bomba olarak kurbanlarını bekliyorlar.

Rotthschild konuşmasına “Bu ülkelerin şimdi tamamen bizim kontrolümüz altında olduğunu sanırım söylememe gerek yok” diyerek ara verdi. Onun kaldığı yerden Rockefeller devam etti.

ZAİRE, ÇAD, YEMEN, GUATEMALA, ŞİLİ, BREZİLYA, DOMİNİK, SOMALİ, PANAMA, EL SALVADOR, BOLİVYA, EKVATOR, PERU, URUGUAY, ANGOLA’DAKİ SAVAŞLAR VE DARBELER BİZİM PLANLARIMIZDI

Zaire devletinin başına CIA destekli bir darbe ile 1965 yılında geçen Mobutu, George Bush’un deyimiyle Afrika’daki en iyi adamımız oldu.

Çad Hükümeti 1982 yılında bir darbe ile devrildi ve yerine diktatör Hissen Harbe geçirildi. Bu geçiş sırasında on binlerce insan öldü.

Yemen 1990 yılına kadar iki ayrı devlet halinde uzun yıllar birbirleriyle savaştılar. Bizim şirketlerimiz zenginleşmeye devam ettiler.

Guatemala’da hükümet, komünist rejim tehlikesi bahane edilerek CIA yardımıyla 1953 yılında devrildi ve bugüne kadar bizim tayin ettiğimiz askeri hükümetlerle ülke sonsuz bir kargaşa içinde yönetilmektedir.

Şili’de General Pinochet, 1973 yılında iktidarı ele geçirerek, yıllarca bizim isteklerimiz doğrultusunda ülkeyi yönetti. Amerika Birleşik Devletleri’ne aktardığı milyarlarca dolarla ülke ekonomisi bataklığa sürüklendi. Ülke insanları sefalet içinde yüzerken, bizler daha zengin olduk.

Brezilya'da komünizmden kurtarılan bir diğer ülkeydi. Ülke yönetimi 1964 yılında bir darbe ile devrildi, ülke Amerika Birleşik Devletleri’nin Güney Amerika’daki en güvenilir müttefiklerinden biri oldu.

Dominik Cumhuriyeti, aynı şekilde 1963 yılında bir darbe ile bizim istediğimiz yöneticilere kavuştu. Ülkenin serveti bizlere aktı.

1990’lı yıllarda Kolombiya’da uyuşturucu ile mücadele etmek maskesi altında ülke yönetimi ele geçirildi. CIA bu ülkeden gelen uyuşturucu parasıyla dünyanın çeşitli ülkelerindeki operasyonlarını finanse ediyor.

Fiji, Grenada, Panama, Somali, El Salvador işgal edildi. Sarin, hardal gazı gibi sinir gazları halk üzerinde denendi. Yüz binlerce insan öldü ve hala ölmeye devam ediyor.

Bolivya, Gana, Ekvator, Haiti, Filipinler, Peru, Uruguay, Angola, Seyşel adaları gibi üçüncü dünya ülkelerinde yapılan darbeler ve karışıklıklar hep bizim planlarımızın bir parçasıydı.

BÜTÜN ÜLKE YÖNETİMLERİNİ KONTROL ALTINDA TUTUYORUZ, AKSİ HALDE TERÖR OLAYLARINI DEVREYE SOKUYORUZ

Avrupa ülkelerinde kurulan İtalya Gladio’su benzeri istihbarat örgütleri sayesinde, bütün ülke yönetimlerini kontrol altında tutmaktayız.

İstanbul’daki sinagoglara yapılan saldırılar ve Madrid’deki tren bombalama olayları, bu ülkelere bizim isteklerimizi görmezden geldiklerini hatırlatmak için yaptırıldı.

New York İkiz Kuleler, Pentagon saldırıları, Kenya ve Suudi Arabistan’daki bombalama olayları ise tamamen bizim planlarımız doğrultusunda icra edildiler.

Ben “dünyada el atmadıkları başka ülke kaldı mı acaba” diye düşünüyordum. Rockefeller böyle beni şaşkınlığa uğratmanın zevkiyle içkisini bir yudumda bitirerek sözlerini tamamladı;

DÜNYADA HİÇBİR YERDE MAFYA VE KAÇAKÇILIK OLAYLARI BİZİM İZNİMİZ OLMADAN YAPILAMAZ

son_yuzyilin_en_buyuk_itiraflari_h8044.jpg“Bu arada, bütün organizasyonların çok yüksek olan maliyetleri konusu var. Onların kaynağı ise vergiden muaf olan vakıflarımızın topladığı bağışlardan ve mafya ile olan bağlantılarımız sayesinde finanse diliyor. Dünyanın hiçbir ülkesine mafya veya kaçakçılık faaliyetleri, o devletin haberi ve izni olmadan yapılamaz. Yapılması için, üst kademelerde işbirlikçilerin olması gerekir. Bu işbirlikçiler gözünü para hırsı bürümüş insanlar seçilir ve bir kere bu işlere bulaşıldı mı, bir daha çıkış yoktur. Dünyanın her yerinde tamamen bizim kontrolümüz altında çalışan mafya, özellikle uyuşturucu ve silah kaçakçılığı ile ilgilenir, çünkü en tatlı para bu alanlardadır. Bu paradan biz en büyük payı alırız ve bu parayla birlikte masum görünüşlü vakıflarımızın desteğiyle bütün bu faaliyetlerimiz finanse edilir ve buna işbirlikçilere dağıtılan para ve rüşvetler dahildir.

NEDEN KUZEY AMERİKA VE BATI AVRUPA VARLIKLI BİR YAŞAM SÜRER DÜNYADAKİ 5 MİLYAR İNSAN, BİZİM 1 MİLYAR İNSANIMIZ İÇİN ÇALIŞIR

Bu örnekler inanın bana sadece buzdağının dışarıdan görünen başı. Gördüğünüz gibi dünyanın her noktası kontrolümüz altında. Hegel Diyalektiği’nin amacımız doğrultusunda ne kadar çok işe yaradığını görüyorsunuz. Hiç düşündünüz mü, Kuzey Amerika ve Batı Avrupa ülkeleri vatandaşlarına rahat ve varlıklı yaşam olanakları sunarken, dünyanın diğer ülkelerinde neden sefalet ve bitmeyen bir kargaşa var? Çünkü bizim ırkımız seçilmiş ırktır, diğerleri sadece köledirler. Eğer yaşamak istiyorlarsa ömür boyu bize bu şekilde hizmet etmek zorundadırlar. Dünyadaki 5 milyar insanı bizim toplumlarımızdaki 1 milyar insan için çalışıyorlar. Bütün zenginlikleri bizim şirketlerimize ve dolayısıyla bizim ülkelerimize atkılıyor. Biz gelişmiş ülkeler, her geçen gün daha da zenginleşirken, üçüncü dünya ülkeleri, ekonomileri çökertilmiş, halkı uydurma savaşlar ve olaylarla sefalete sürüklenmiş çaresiz bir halde; refah içinde yaşayan işbirlikçi yöneticileri ve zengin tabakları bizim emirlerimizi bekliyorlar.

Bizimle işbirliği yapanlar, çok yakında yeni dünya hükümetinde kendi bölgelerini bizim idaremiz altında yönetecekler. Üçüncü sınıf ülkelerin halkları eğitim düzeylerine göre işçi olarak çalışacaklar, bizim gibi gelişmiş halklar da bunların üstünde bir hiyerarşi içinde yönetici olarak görev yapacaklar. Bu sınıfa giren ülke insanları için cumartesi günleri dışında bütün bayram ve tatil günleri kaldırılacak ve ancak karınlarını doyurabilecekleri bir maaş karşılığında, bütün yıl boyunca haftanın altı günü çalışacaklar. Bizim insanlarımız günün çok az bir kısmını çalışmaya ayıracak ve günün geri kalan kısmını zevk ve eğlenceyle geçirecekler.

İlk önce bütün bu anlatılanları çok büyük hayaller olarak görmüştüm; ama diğer ülkelerin durumu aklıma gelince gerçekleşme olasılıklarının olduğunu hesapladım. Gerçekten de çok az televizyon seyretmeme rağmen savaş ve ayaklanma haberleri gözüme çarpıyor, açlıktan ve sefaletten sürünen insanları seyrettiğimi hatırlıyorum. Ama ben medya adamıydım ve bütün bunların sebeplerini araştıracak zamanım yoktu…
 

Ayrılma bildirisi ve Sevr

PDF Yazdır Ağhesabı
14_madde_ayrilik.jpgGeçtiğimiz yılın son haftasında toplanan Demokratik Toplum Kongresi (DTK), 14 maddelik bir bildiri yayınladı. Bu bildiriye “Özyönetim Bildirisi” adı verdiler, oysa açıkça bir “ayrılma ve yeni bir devlet kurma” bildirisidir.
Bu bildiri, Milli Mücadele ruhuna, temel olarak 1923’te Türkiye halkı tarafından kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilke ve felsefesine aykırıdır.
Birinci Dünya Savaşı’nın yenilgiyle sonuçlanması, 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondoros Ateşkes Antlaşması’nı getirdi. Bu antlaşmanın imzalanmasından bir hafta sonra İngilizler Musul’u işgal etti. Daha sona Çanakkale Boğazı ardından İstanbul, daha sonra da Ege ve Akdeniz Bölgesi emperyalist güçlerin desteğiyle işgal edildi, “ordunun elinden silahları ve cephanesi alınmış ve alınmaktaydı...”
Atatürk Nutuk’ta şöyle diyor: “Gerçekte, Osmanlı devletinin temelleri çökmüş, ömrü tamamlanmıştı. Onun da paylaşılması sağlanıyordu.... Bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da milli egemenliğe dayanan, kayıtsız şartsız, bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak.”

ANTİEMPERYALİST SAVAŞ
Bu bağımsızlık savaşı binbir zorlukla ve üç buçuk yıl mücadele edilerek kazanılmıştır. Bu savaş, Milli Misak sınırları içinde kalan Anadolu ve Trakya’nın bölünmez bütünlüğü ilkesine dayanmıştır. Bu savaşta kökeni ne olursa olsun (Türk, Arap, Kürt, Gürcü, Laz) Anadolu halkı birlikte omuz omuza savaştılar. Bu nedenle sonuç bütün Türkiye halkının müşterek zaferidir. Atatürk bu nedenle Cumhuriyet kurulduktan sonra “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” demiştir. Bu ilke, anayasaya da girmiştir.

1921 ANAYASASI ÖZERKLİĞİ SAVUNMAZ
Milli Mücadele TBMM ile kazanıldı ve 1921 Anayasası’nın temel felsefesi kuşkusuz “yeni ulus devleti” haber veriyordu. Kimi yazarlar 1921 Anayasası’nda “özerklik” niteliğine vurgu yaparlar oysa “1921 Anayasası’nda yerel şuralara hiçbir biçimde” yasama yetkisi tanınmamıştır. 1924, 1961 ve 1982 Anayasalarının da “milletin tekliği” ve “ülkenin bölünmez bütünlüğü” ilkeleri yer almıştır. Anayasalarımız “Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür” ilkesini tartışmasız kabul etmiştir. Anayasalarımızda, Atatürk milliyetçiliği olarak tanımlanan temel ilke, dinsel ve etnik bağlara değil; kaderde, tasada, kıvançta ortaklık gibi niteliklere dayanmıştır. Anayasa Mahkemesi de bu konuda çok önemli kararlar vermiştir.
Bütün bu hukuksal, anayasal ve milli mücadele felsefesi ve bağımsızlık savaşının müşterek kazanılması dayanakları, DTK’nın yayınladığı ayrılık bildirisini temelsiz kılmaktadır.
İşin korkunç yanı, bu bildiri yüz yıllık emperyalist rüyaları yeniden ortaya atarak Atlantik ötesi projelere dayandığını göstermektedir. Bu bildiri açıkça Sevr Antlaşması’nın ruhunu ve maddelerini günümüze taşımakta, Türkiye’nin bölünmesini ve Güneydoğu Anadolu’da bir Kürt devleti kurulmasını istemektedir.

EMPERYALİZM ÇÖZÜM GETİRMEZ
Bundan 96 yıl önce Osmanlı devleti tarafından kabul edilen Sevr Antlaşması’nın 62, 63 ve 64. maddeleri ile bu bildirge bire bir paralellik taşımaktadır. Sevr’in 62. maddesi “Kürdistan”ı tanımlıyor. Bu bölgeye yerel özerlik verilmesini istiyor, 6 ay içinde İstanbul’da toplanacak olan İngiliz, Fransız ve İtalyan hükümetlerince atanacak üç kişilik komisyonun özerk yönetim için karar vereceğini hüküm altına alıyor. 64. maddeye göre de bağımsızlık prosedürünün işleyeceği kabul ediliyor.
Tarihi unutuyor muyuz? Sevr Antlaşması, evet Osmanlı Saltanatı tarafından imzalandı ama uygulanamadı. Türkiye halkları bu emperyalist karara karşı savaştı. Kan döktü ve bu antlaşmayı yırtıp attı. Lozan Antlaşması ile de Sevr tarihin çöp sepetine atıldı. Ancak, Sevr’deki bu istekler özellikle son 30 yıldır yeniden ısıtılıp uygulamaya sokulmak isteniyor. Büyük Ortadoğu Projesi bu planın somut kanıtıdır. BOP ile Ortadoğu’daki 22 devletin sınırlarının değiştirilmesi planlanmıştır. Irak, Suriye, Tunus ve Libya’da olup bitenler bu planın uygulama parçalarıdır. Kuzey Irak’ta oluşan özerk Barzani bölgesi bu politikanın ürünüdür. DTK bildirisi, bir bölünme ve ayrılma deklarasyonudur. Yüz yıllık emperyalist rüyaların somut dışa vurumudur.
Ayrılma ve bölünme istekleriyle bu sorunun çözümlenmesi olanaksızdır. Kürt kökenli vatandaşlarımızın çoğunluğu da bölünme ve ayrılmayı istemiyorlar. Kazılan özyönetim hendeklerinden bezerek kaçan Kürt kökenli yurttaşlarımız neden Barzani’nin fedodal devletine değil de İstanbul’a, Mersin’e ve Ege bölgesine gidiyorlar. Çünkü oralarda akrabaları var. Oralarda ortak yaşam, ortak kültür var...
Çözüm, bölünme, parçalanma ve Sevr’de değildir. Çözüm, Atlantik ötesi emperyal isteklere dayanmak ve süper güçlerin arzularını yerine getirmekle sağlanamaz. Çözüm, Kuvay-ı Milliye ile birlikte kurduğumuz Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmez bütünlüğünün sağlanmasındadır. Çözüm insan haklarına dayalı gerçek demokrasinin kurulmasındadır. Bir kez daha yineleyelim: Atlantik ötesi emperyal güçlerin kurguladığı ve Orta Doğu’da uygulamaya soktuğu mezhep ve etnik savaşlar ülkemize çözüm getirmez.
Dr. M. Alev Coşkun
http://www.aydinlikgazete.com/ozgurluk-meydani/ayrilma-bildirisi-ve-sevr-h81495.html
 
<< İlk < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Son >>

Sonuç 1 - 9 Toplam 135
 
Tavsiye Ettiklerimiz
Yasaklı Belgesel
Tebriz Türk Takımı
Tolon Paşa ve Ordusu
O.Sinanoğlu Sohbet
İthal Tohum İhaneti
Durum Çözümlemesi
Zekeriya Öz Hakkında
Kurtuluş Savaşında 2000 Kırgız
Hakikat nerede?
Etki Ajanları
Çıkışyolu Turan
Dilde Birlik ve Türklük Şuuru
TSK'yı Yıpratma Girişimleri
Siyasetimiz Nasıl Düzelir
Sivil cehalet
Türk Ülküsü
Mevlana'dan Öğütler
Kazak ve Türkiye Türkçesi
Ampulün Anlamı
Said-i Nursi'nin Gerçek Yüzü
Bor Madeni ve Önemi
İran'a şeriat nasıl geldi?
Atatürk'ün Kaleminden
Hablemitoğlu Belgeseli
Gül'ün Süreci
Gizli Mutabakat
Gladyocu İftirası
Kürt Federe Devletine
Gökşad'tan

Saçların gezerdi yüzümde eskiden

Ağlarsın

Saçların gezerdi yüzümde eskiden,

Şimdi yanaklarımda damla damlasın.

Ne çok severdim dizinde yatmayı,

Şimdi uykumu bölen keskin bıçaksın.

 

Nefesin vururdu nefesime her akşam,

Şimdi soluğumu kesen acı rüzgarsın.

Bütün dertlerim yalnız sende biterdi,

Şimdi yüreğimde kapanmaz yarasın.

 

Şehre uzak yerlerden yıldızlar sayardık,

Şimdi gökyüzünde en uzak yıldızsın.

Ne çok özledim seni anlatabilsem,

Şimdi oturup kana kana ağlarsın...

 

Çorlu, 2002

Gökşad

 

Gölgeler

Gölgeler

-I-

Ömrün gölgesi olsun ömrümün

Uzayıp gitsin ardımca

Ben gidersem bir ikindi vakti...

Ki sen bir Cuma sabahı gelirken

Ömrüm gölgesi olmuştu ömrünün

Uzayıp gitmişti ardınca...

 

Ankara, 2004

 

Gölgeler

-II-

Bütün zamanların tek suçlusu ben miyim

Üstüme bir bulutun bile gölgesi düşmez

Bu karanlık sahrada neye pervaneyim

Kapanan gözlerime bir ışık düşmez...

 

Medet ey sevgili, yandım bu çölde!

Bu nasıl bir serap, bu nasıl bir gölge?

Düştüm düşeli bu amansız hüzne

Divane yüreğim bir lahza gülmez

                                  

Ankara, 2004

 

Ahiret'te

 


 

Tanrım sen varlığı yaratansın

Canlı cansız her şeyi kuşatansın

Bir dileğim var sen bağışlayansın

Desem korkarım demesem yer beni

 

Garip gönlüm gece gündüz âhtadır

Dileğim gönlümde sana âyandır

Kusur kulundan bağış katındandır

Desem korkarım demesem yer beni

 

Bedenimi balçıktan sen halk ettin

Yüreğime dünyayı sen dar ettin

Gönlüm coştu, dilimi sen lâl ettin

Desem korkarım demesem yer beni

 

Tanrım hurilerin gözümde değil

Aşk için bir ömür yeterli değil

Hâşâ Kaynaroğlu isyanda değil

Âhirette sevdiğime ver beni

 

               Ankara, 2003

 

Sır Kapısı

Sır Kapısı

 

Kırk sır kapısı açıldı gözlerinde

Kırk ayrı yol var her kapının birinde

Her yol ağzında ayrı idam ettiler

Sade tenim kaldı saçının telinde

 

Bir tel saç ile bağladılar çenemi

Üç tas su ile yıkadılar tenimi

 

Beni gonca gül yaprağına sardılar

Musalla diye avucuna koydular

Nasıl bilirdiniz diye sordular

Sustum da dinledim başka bir alemde

 

Aşkı bilmeyenler hiç ses çıkarmadı

Mecnun dedi ki “beni utandırmadı”

 

Kaynaroğlu, adını toprağa verdin

İki kaş arasından sıratı geçtin

Lokman’ın sırrını sen âşikar ettin

Ölü müsün diri mi, bilmez hiç kimse.

 

Ankara, 2004

 

Nevruz

  

Nevruz

Gökyüzünde göç başlar vakit gece

Sultan kız batıdan doğuya göçer

Toy düğün başlar Türkistan ilinde

Sultan Nevruz önünde gergef işler

 

Bize de gel bilinmez bir saatte

Benim de ölülerim yeyip içsin

Rızkımızı bulalım bu yengi gün’de

Bütün alem Tanrı’ya secde etsin

 

Esir Türkleri unutma Sultanım

Onlar beklese de başka baharı

Birgün muhakkak biter bu zalim kış

Yine az görür Türk, koca dünyayı

 

Hazar’a muhabbet götür sultanım

Yesevi’den hikmet getir bizlere

De ki özlemiş sizi Kaynaroğlu

Gayrı dayanmazmış gönlü hasrete

Gökşad

Sivas, 1997

 

Kuşların Rüyası

Kuşların Rüyası 

Kuşların rüyasına girdim dün gece

Karar verdim bunu hep yapacağım

Hepsi de uyuyordu gözlerinde

Onları mı yoksa seni mi kıskanayım

 

Güya bir bülbül senin nefesinden

Şiirler okuyordu seher vaktinde

Şaşırdım kaldım, ses benim sesim

Dedi ki “İlham” derler buna sizin alemde

 

Rüyasında bir güvercin konup pencerene

Uzatıp kanatlarını tutundu ellerine

Şaşırdım kaldım, el benim elim

Dedi ki “Vuslat” derler buna sizin alemde

 

Bir serçe rüyasında kanat çırpıp

Su içti avuçlarından kana kana

Şaşırdım kaldım içim yanmış benim de

Dedi ki “Mecnun” derler buna sizin alemde

 

Kuşların rüyasına girdim dün gece

Gördüm ki seni seviyorum her bedende

Bir kaknus yaklaşıp kulağıma sessizce

Dedi ki “Kader” derler buna sizin alemde

 

Dedim ki “Hayrolur İnşallah...”

Gökşad 

Ankara, 2004

 

Gidişine Ağıt

 

 Mecnûn düşünde gördü Leylâ’yı bir gece:

 Ve sen, şehirlerini benim ülkeme kurdun,Pâyitahtını benim yaralı kalbime..

.Seni bir kan pıhtısı gibi elimde tuttum.

 İnsafsız rüzgârlar uğradı yurduma: 

Yağmur kar ortasında bir çöle düştüm,Kum fırtınasında tutundum saçlarına...

Sen uykudaydın, ben kâbuslar gördüm. 

Buğday tarlalarına kızgın alevler düştü: 

Çıplak ayaklı çocuklar savruldu her yana,

Çıplak ayaklı yıldızlar gibi darmadağın...

Ne olur beni de kat, beni de kat dualarına. 

Seni düşümde gördüm,  tam altı yıl önce: 

Ve sen, gözlerini giyindin Asya ceylanlarının,

Ak sakallardan miras bir huzur yüzünde...

Gezinip durdun içinde bütün damarlarımın.    

 Benim yüreğim mahşer, senin gönlün sırat: 

Zalim bir korku boğazlar sevincimi,

Gözlerim karanlık benim, senin gözlerin hayat.

Gözlerim hiç görmesin gittiğini...  

Ki o Selçuklu şehri seni bırakır mı bilmem:

 Lacivert göğünde gözlerin, bir muska gibi dururken,

Vakitsiz düşer toprağa kırkikindi yağmurları.

Bin yıllık Medrese, yeni bir Eylül’e soyunmuşken... 

Yıldızlara söyle seni geri getirsinler: 

Onlar bilir benim çekik gözlü yüreğimi.

Geçmişin saçından tut, sana yol göstersinler,

Yıldızlar bilir benim gökçe soylu düşlerimi... 

Ankara, 2003

Gökşad 

 

Gözlerin

 

Gözlerin

 

Sanki deryalara dalar giderim

Baktıkça içimi yakar gözlerin

Her şafak vaktinde çalar kapımı

İlmiği boynuma takar gözlerin

 

Mecnun’u çöllerde koyar çaresiz

Ferhad’ı dağlara salar gözlerin

Yanımda yöremde ölüm gezdirir

Benim peşimde o yeşil gözlerin

 

Başı dik dağlara yasla sırtını

Dolunay akşamı kaldır başını

Her kim ki yazarsa kişi bahtını

Ezelden alnıma yazmış gözlerin

 

Dört duvardan gayrı yerim olmadı

Kendi gölgem bana sadık kalmadı

Şu yalan dünyada yüzüm gülmedi

Benim tek servetim senin gözlerin

 

Kefenimi yeşil sarın, beyaz olmasın

Mezarımı göğe kazın yerde kalmasın

Sevdiğim gözünden yaşlar akmasın

Gider Kaynaroğlu, kalır gözlerin

 

Sivas, 1998

 
   
 
Benzer Yazılar