Anasayfa arrow Dosyalar arrow Siyasi Dosyalar arrow Silivri duruşmasından
 
   
Türkçülüğün Esasları
Türkçülüğün Özü
A) Dilde Türkçülük
B) Sanatta Türkçülük
C) Ahlaki Türkçülük
D) Hukukta Türkçülük
E) Dinde Türkçülük
F) İktisatta Türkçülük
G) Siyasette Türkçülük
H) Felsefede Türkçülük
Genel İçerik
Marşlarımız
Görsellikler
Türk Dünyası Ezgileri 1
Türk Dünyası Ezgileri 2
Türkçülük Hakkında
Tüm Dosyalar
Tüm Yazarlar
Edebiyat
Makaleler
Tepkisiz Kalma
Ağelini Öneriniz
Belge Resim

Bilgilendirme
Görsellik
Kitap Önerileri
Büyük Türkçüler
Büyük Türkçülerden
Azınlık veya Özerk Türkler
Nutuk
Siyasi Dosyalar

  :: AB`den hibe alan gazeteciler ve akademisyenler
  :: Egemen Bağış'ın Yalanları
  :: Kılıçdaroğlu hakkında bilinmeyen tek gerçek
  :: CHP'de Kürtçü Darbe Hazırlığı 2009
  :: Sayın Gülerce, Sayın Tezcan;
  :: Baykal'a yapılan tezgahın gayri resmi tarihi
  :: Banu Avar'ın Yasaklı Belgeseli
  :: Danıştay Suikast Örgütü
  :: Fethullahçıların rüyası Kürdistan haritası
  :: Tarihe geçecek o savunma
  :: Ümraniye ( Ergenekon ) Davası Tutanakları
  :: Osmanım'ın suç dosyaları
  :: TRT'de kadrolaşma
  :: Mustafa Sarıgül'ün malvarlığı
  :: Barzani Aşireti ve İsrail
  :: Silivri duruşmasından
Türkçe
Türkçe Adlar
Türkçe İzgileri
Hayvan Adları
Türkçe Terimler
Göktürk Yazıtları
Kuş Adları Derlemesi
Türkçe Adlar Sözlüğü
Kazakistan Türkçesi Sözlüğü
Azerbaycan Türkçesi Sözlüğü
Dosyalar
İletişim
 

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

İlgili İçerikler

Silivri duruşmasından

PDF Yazdır Ağhesabı

Avukat Servet Bora

(Silivri duruşmasında söyledikleri)

Şu vatan yaptığımız ve kanla suladığımız coğrafya, bir taraftan Asya, bir taraftan Avrupa, bir taraftan Afrika ve de Kafkasya’yla çevrili ve büyük Milletimizin kısrak başı gibi girdiği Anadolu toprağı bir rüzgar memleketidir. Bu vatan dün ve bugün işgalcilerin iştahını çekmiştir.

Hemen söyleyeyim ki; bu Millet bu coğrafyada değil de Avustralya’nın bir köşesinde mukim olsaydı Osmanlı’nın kuruluşundan bu yana bin türlü cefayı çekmeyecekti. Bu bizim kaderimizdir. Öyle bir kader ki; sarı ırktan olmadığı için Asya, Hıristiyan olmadığı için Avrupa ve de 600 sene İslam’ın kılıcını ehli saibe karşı kullandığı için Araplar karşımızdadır.

Meselenin fazla ayrıntısına girmeden 1914-1922 arasındaki Türk’ün canhıraş mücadelesini ne Batı, ne Amerika hazmedememiştir. Dün de böyleydi, bu gün de böyledir.

Lozan Barış Anlaşması’nı bir türlü hazmedemeyen Amerika, bu gün de Cumhuriyeti ve Türk Zaferini hazmedememiştir. Bu konuda Amerika Temsilciler Meclisi Üyesi D. Upshaw (Apşov), 1927 yılında Meclis’te yaptığı konuşmada aynen;

“Lozan Anlaşması Timurlenk kadar hunhar, Korkunç İvan kadar sefih ve kafatasları piramidi üzerinde oturan Cengiz Han kadar kepaze olan bir diktatörün –ki bu diktatör Mustafa Kemal’dir-, zekice yürüttüğü politikaların bir toplamıdır. Bu canavar savaştan bıkmış bir dünyaya tüm uygar uluslara onursuzluk getiren bir anlaşmayı kabul ettirmiştir. Buna her yerde Türk Zaferi dediler ve büyük sermaye grupları, ticaret erbabı ve bazı din temsilcileri bile Türkiye’nin uygar uluslar masasında, uluslar arası bir konuk durumuna yücelterek, Amerika’yı yüksek ülkülerinden uzaklaştırmada birleştiler.”

Arz ettiğim bu ifadeden de anlaşılıyor ki ve bugünkü ortamda tahlil ettiğimizde Amerikan yayılmasının ve despotizminin hala devam ettiğini kabule etmek durumundayız.

Ortadoğu’nun, daha doğrusu Orta Asya’nın anahtarı Anadolu coğrafyası üzerindeki emelleri apaçık ortadadır. Birinci Dünya Harbi’nde bile Amerika’nın bu rolü çok açık olduğu halde her nedense tarihçiler tarafından gözlerden saklanmıştır. Hatta “Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi”nde belirttiği “vatanın her köşesi cebren ve hileyle” sözündeki hile, hiç hesapta yokken müstevlilerin Yunan’ı kullanmasıdır.

Hile de sökmedi; Mustafa Kemal önderliğinde bu Millet çılgına döndü. Şair Necip Fazıl, Tohum isimli eserinde, bu canhıraş mücadeleyi şöyle ifade ediyor;

“Kemik, çeliği kesti; kağnı tayyareyi geçti!”

Batı, Lozan’a rağmen Türk Milletini hiç affetmedi. Dün Osmanlı’ya oynanan oyun biraz önce sözlerini naklettiğim Apşov’un lisanıyla Amerika tarafından oynandı ve oynanmaya devam ediyor.

Kanla ve irfanla Cumhuriyetimizi kurduk. Bugünkü çok karanlık tabloya rağmen Cumhuriyeti ne pahasına olursa olsun yaşatmak isteyen büyük Türk Milleti vardır. Bu hedefi Gazi Mustafa Kemal, Ocak 1923’de İzmit’te gazetecilerle yaptığı bir toplantıda kısaca şöyle anlatıyor:

“Bu memleketi şu istikamete sevk ederken bir şey yaptığımızı ifade etmeliyiz. Daima muteber ve mevzubahis olan ekseriyettir. BU MİLLETİN EKSERİYETİ BİZİMLE BERABERSE, FIRKA DEYİNİZ, NE DERSENİZ DEYİNİZ, YÜRÜTMEK MÜMKÜNDÜR. Ekseriyet beraber değilse grup deyiniz, heyet deyiniz buna istinaden inkılâpta muvaffakiyet mümkün olmaz… O zaman inkilabın temini için tarihin gösterdiği vasıtaya müracaat edeceğiz.”

Gazeteciler“Kanunda böyle bir şey yok ki!”deyince Gazi Paşa:

“İnkılâbın kanunu mevcut kanunların üzerindedir. Bizi öldürmedikçe ve bizim kafalarımızdaki cereyanı boğmadıkça başladığımız inkılâbı teceddüt kerane bir an bile durmayacaktır. Bizden sonra ki devirlerde de bu hep böyle olacaktır.”

Bu gazetecilerle görüşmeyi bugüne uygularsak büyük millet, Cumhuriyet Devrimi’nden dönüşü kabul etmeyecektir. Bilhassa bir milat tayin edecek olursak 2002’den beri bu hükümetin yürüttüğü politikalar bildiğiniz gibi eş başkanlık politikalarıdır. Yani bugünkü iktidar Amerika’ya; “bu Cumhuriyete siz düşmansınız, tabii ki ben de düşmanım, beraber olacağız” sözünü vermiş gözüküyor. Zira iktidara gelirken Cumhuriyet ve Atatürk’e karşı bütün söylemleri iltibasa meydan vermeyecek şekilde, propaganda yapmışlardır. Nitekim kim ki Amerika’ya karşı, kim ki PKK ile 30 yıldır çarpıştı, kim ki bu hayasız politikalara karşı çıktı, bütün siyasetçiler, aydınlar, gazeteciler, komutanlar huzurunuzda bedel ödüyorlar.

Şuna inanıyorum ki, saatin sarkacı solda ve sağda aynı açıyı yapar. İnanıyoruz ki, hıyanet de, ama en kısa zamanda hesap verecektir.

Şu anda bir karanlık tablo çizdim ama maalesef doğrudur. Şunu da ifade edeyim ki zifiri karanlığın sonundayız, şafak sökmek üzeredir. Yani Büyük Millet, Gazi Paşanın buyurduğu gibi TARİHİ VASITAYA MÜRACAAT EDECEKTİR. Bu tarihi vasıta her zaman geçerlidir.


 
< Önceki   Sonraki >
 
Tavsiye Ettiklerimiz
Yasaklı Belgesel
Tebriz Türk Takımı
Tolon Paşa ve Ordusu
O.Sinanoğlu Sohbet
İthal Tohum İhaneti
Durum Çözümlemesi
Zekeriya Öz Hakkında
Kurtuluş Savaşında 2000 Kırgız
Hakikat nerede?
Etki Ajanları
Çıkışyolu Turan
Dilde Birlik ve Türklük Şuuru
TSK'yı Yıpratma Girişimleri
Siyasetimiz Nasıl Düzelir
Sivil cehalet
Türk Ülküsü
Mevlana'dan Öğütler
Kazak ve Türkiye Türkçesi
Ampulün Anlamı
Said-i Nursi'nin Gerçek Yüzü
Bor Madeni ve Önemi
İran'a şeriat nasıl geldi?
Atatürk'ün Kaleminden
Hablemitoğlu Belgeseli
Gül'ün Süreci
Gizli Mutabakat
Gladyocu İftirası
Kürt Federe Devletine
Gökşad'tan

Saçların gezerdi yüzümde eskiden

Ağlarsın

Saçların gezerdi yüzümde eskiden,

Şimdi yanaklarımda damla damlasın.

Ne çok severdim dizinde yatmayı,

Şimdi uykumu bölen keskin bıçaksın.

 

Nefesin vururdu nefesime her akşam,

Şimdi soluğumu kesen acı rüzgarsın.

Bütün dertlerim yalnız sende biterdi,

Şimdi yüreğimde kapanmaz yarasın.

 

Şehre uzak yerlerden yıldızlar sayardık,

Şimdi gökyüzünde en uzak yıldızsın.

Ne çok özledim seni anlatabilsem,

Şimdi oturup kana kana ağlarsın...

 

Çorlu, 2002

Gökşad

 

Gölgeler

Gölgeler

-I-

Ömrün gölgesi olsun ömrümün

Uzayıp gitsin ardımca

Ben gidersem bir ikindi vakti...

Ki sen bir Cuma sabahı gelirken

Ömrüm gölgesi olmuştu ömrünün

Uzayıp gitmişti ardınca...

 

Ankara, 2004

 

Gölgeler

-II-

Bütün zamanların tek suçlusu ben miyim

Üstüme bir bulutun bile gölgesi düşmez

Bu karanlık sahrada neye pervaneyim

Kapanan gözlerime bir ışık düşmez...

 

Medet ey sevgili, yandım bu çölde!

Bu nasıl bir serap, bu nasıl bir gölge?

Düştüm düşeli bu amansız hüzne

Divane yüreğim bir lahza gülmez

                                  

Ankara, 2004

 

Ahiret'te

 


 

Tanrım sen varlığı yaratansın

Canlı cansız her şeyi kuşatansın

Bir dileğim var sen bağışlayansın

Desem korkarım demesem yer beni

 

Garip gönlüm gece gündüz âhtadır

Dileğim gönlümde sana âyandır

Kusur kulundan bağış katındandır

Desem korkarım demesem yer beni

 

Bedenimi balçıktan sen halk ettin

Yüreğime dünyayı sen dar ettin

Gönlüm coştu, dilimi sen lâl ettin

Desem korkarım demesem yer beni

 

Tanrım hurilerin gözümde değil

Aşk için bir ömür yeterli değil

Hâşâ Kaynaroğlu isyanda değil

Âhirette sevdiğime ver beni

 

               Ankara, 2003

 

Sır Kapısı

Sır Kapısı

 

Kırk sır kapısı açıldı gözlerinde

Kırk ayrı yol var her kapının birinde

Her yol ağzında ayrı idam ettiler

Sade tenim kaldı saçının telinde

 

Bir tel saç ile bağladılar çenemi

Üç tas su ile yıkadılar tenimi

 

Beni gonca gül yaprağına sardılar

Musalla diye avucuna koydular

Nasıl bilirdiniz diye sordular

Sustum da dinledim başka bir alemde

 

Aşkı bilmeyenler hiç ses çıkarmadı

Mecnun dedi ki “beni utandırmadı”

 

Kaynaroğlu, adını toprağa verdin

İki kaş arasından sıratı geçtin

Lokman’ın sırrını sen âşikar ettin

Ölü müsün diri mi, bilmez hiç kimse.

 

Ankara, 2004

 

Nevruz

  

Nevruz

Gökyüzünde göç başlar vakit gece

Sultan kız batıdan doğuya göçer

Toy düğün başlar Türkistan ilinde

Sultan Nevruz önünde gergef işler

 

Bize de gel bilinmez bir saatte

Benim de ölülerim yeyip içsin

Rızkımızı bulalım bu yengi gün’de

Bütün alem Tanrı’ya secde etsin

 

Esir Türkleri unutma Sultanım

Onlar beklese de başka baharı

Birgün muhakkak biter bu zalim kış

Yine az görür Türk, koca dünyayı

 

Hazar’a muhabbet götür sultanım

Yesevi’den hikmet getir bizlere

De ki özlemiş sizi Kaynaroğlu

Gayrı dayanmazmış gönlü hasrete

Gökşad

Sivas, 1997

 

Kuşların Rüyası

Kuşların Rüyası 

Kuşların rüyasına girdim dün gece

Karar verdim bunu hep yapacağım

Hepsi de uyuyordu gözlerinde

Onları mı yoksa seni mi kıskanayım

 

Güya bir bülbül senin nefesinden

Şiirler okuyordu seher vaktinde

Şaşırdım kaldım, ses benim sesim

Dedi ki “İlham” derler buna sizin alemde

 

Rüyasında bir güvercin konup pencerene

Uzatıp kanatlarını tutundu ellerine

Şaşırdım kaldım, el benim elim

Dedi ki “Vuslat” derler buna sizin alemde

 

Bir serçe rüyasında kanat çırpıp

Su içti avuçlarından kana kana

Şaşırdım kaldım içim yanmış benim de

Dedi ki “Mecnun” derler buna sizin alemde

 

Kuşların rüyasına girdim dün gece

Gördüm ki seni seviyorum her bedende

Bir kaknus yaklaşıp kulağıma sessizce

Dedi ki “Kader” derler buna sizin alemde

 

Dedim ki “Hayrolur İnşallah...”

Gökşad 

Ankara, 2004

 

Gidişine Ağıt

 

 Mecnûn düşünde gördü Leylâ’yı bir gece:

 Ve sen, şehirlerini benim ülkeme kurdun,Pâyitahtını benim yaralı kalbime..

.Seni bir kan pıhtısı gibi elimde tuttum.

 İnsafsız rüzgârlar uğradı yurduma: 

Yağmur kar ortasında bir çöle düştüm,Kum fırtınasında tutundum saçlarına...

Sen uykudaydın, ben kâbuslar gördüm. 

Buğday tarlalarına kızgın alevler düştü: 

Çıplak ayaklı çocuklar savruldu her yana,

Çıplak ayaklı yıldızlar gibi darmadağın...

Ne olur beni de kat, beni de kat dualarına. 

Seni düşümde gördüm,  tam altı yıl önce: 

Ve sen, gözlerini giyindin Asya ceylanlarının,

Ak sakallardan miras bir huzur yüzünde...

Gezinip durdun içinde bütün damarlarımın.    

 Benim yüreğim mahşer, senin gönlün sırat: 

Zalim bir korku boğazlar sevincimi,

Gözlerim karanlık benim, senin gözlerin hayat.

Gözlerim hiç görmesin gittiğini...  

Ki o Selçuklu şehri seni bırakır mı bilmem:

 Lacivert göğünde gözlerin, bir muska gibi dururken,

Vakitsiz düşer toprağa kırkikindi yağmurları.

Bin yıllık Medrese, yeni bir Eylül’e soyunmuşken... 

Yıldızlara söyle seni geri getirsinler: 

Onlar bilir benim çekik gözlü yüreğimi.

Geçmişin saçından tut, sana yol göstersinler,

Yıldızlar bilir benim gökçe soylu düşlerimi... 

Ankara, 2003

Gökşad 

 

Gözlerin

 

Gözlerin

 

Sanki deryalara dalar giderim

Baktıkça içimi yakar gözlerin

Her şafak vaktinde çalar kapımı

İlmiği boynuma takar gözlerin

 

Mecnun’u çöllerde koyar çaresiz

Ferhad’ı dağlara salar gözlerin

Yanımda yöremde ölüm gezdirir

Benim peşimde o yeşil gözlerin

 

Başı dik dağlara yasla sırtını

Dolunay akşamı kaldır başını

Her kim ki yazarsa kişi bahtını

Ezelden alnıma yazmış gözlerin

 

Dört duvardan gayrı yerim olmadı

Kendi gölgem bana sadık kalmadı

Şu yalan dünyada yüzüm gülmedi

Benim tek servetim senin gözlerin

 

Kefenimi yeşil sarın, beyaz olmasın

Mezarımı göğe kazın yerde kalmasın

Sevdiğim gözünden yaşlar akmasın

Gider Kaynaroğlu, kalır gözlerin

 

Sivas, 1998

 
   
 
Benzer Yazılar