Anasayfa arrow Dosyalar arrow Siyasi Dosyalar arrow Ekrem Dumanlı'ya Açık Mektup
 
   
Türkçülüğün Esasları
Türkçülüğün Özü
A) Dilde Türkçülük
B) Sanatta Türkçülük
C) Ahlaki Türkçülük
D) Hukukta Türkçülük
E) Dinde Türkçülük
F) İktisatta Türkçülük
G) Siyasette Türkçülük
H) Felsefede Türkçülük
Büyük Türkçülerden
Türkçülerden Özlü Sözler
Genel İçerik
Marşlarımız
Görsellikler
Türk Dünyası Ezgileri 1
Türk Dünyası Ezgileri 2
Türkçülük Hakkında
Tüm Dosyalar
Tüm Yazarlar
Edebiyat
Makaleler
Tepkisiz Kalma
Ağelini Öneriniz
Belge Resim

Bilgilendirme
Türküler
Görsellik
Kitap Önerileri
Büyük Türkçüler
Büyük Türkçülerden
Azınlık veya Özerk Türkler
Nutuk
Duyurular
Özlü Sözler
Yorumsuz Resimler
Siyasi Dosyalar

  :: TSK'dan ABD-İsrail Koridoru'na balyoz
  :: Emperyalizmin Tetikçileri
  :: Komünistlerin Atatürk karşıtlığı
  :: Rockefeller'den yüzyılın itirafı
  :: Ayrılma bildirisi ve Sevr
  :: İstanbul Barosu’ndan yapılan 14 maddelik açıklama
  :: Öz Yurdunda Köleleşen Türk
  :: IŞİD – ABD ilişkisinin delilleri
  :: Barzani ve Erdoğan
  :: İran Türkleri Hapislerde
  :: Hitler’in Müftüsü Hacı Emin El Hüseyni
  :: Seçsis Neden Türkiye'de Kullanılıyor?
  :: Irak’ın 16. Tugayı Peşmergeye katıldı!
  :: Türker Ertürk , ABD tertiplerini ve ABD işbirlikçilerini açıklıyor.
  :: Hava Kuvvetlerinde Tasfiye
  :: Esad'ın Ulusal Kanal Söyleşisi
Türkçe
Türkçe Adlar
Türkçe İzgileri
Hayvan Adları
Türkçe Terimler
Göktürk Yazıtları
Kuş Adları Derlemesi
Türkçe Adlar Sözlüğü
Kazakistan Türkçesi Sözlüğü
Azerbaycan Türkçesi Sözlüğü
Dosyalar
Siyasi Dosyalar
Tarihi Dosyalar
Görüntüler
Dini Dosyalar
Belge Resim
Bilimsel Dosyalar
Atatürk
Eserleri
Makaleleri
Özlü Sözleri
Atatürk Dosyaları
İletişim
 

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

İlgili İçerikler

Ekrem Dumanlı'ya Açık Mektup

PDF Yazdır Ağhesabı


Sözünü bilen kişinin

Yüzünü ağ ede bir söz

Sözünü pişirip diyenin

İşini sağ ede bir söz

Böyle diyor Türkmen kocası Yunus Emre ve ekliyor:

Kişi bile söz demini

Demeye sözün kemini

Bu cihan cehennemini

Sekiz cennet ede bir söz

Bu toprağı “vatan aşkı” ile ilmek ilmek, nakış nakış dokuyanların; çektiği acıları, yaşadığı hüzünleri, gönlüne yük eylediği çileleri bir şeref nişanesi gibi görüp yeri geldiğinde mazluma “Yunus gibi sevdalı”, yeri geldiğinde zulme karşı “Yavuz gibi hiddetli” bir duruş sergileyenlerin kervanında yürümek; böyle bir terkibi, çağın yeni nesil gazi dervişleri hükmünce hayata geçirmeye çalışmak şuurlu tercihimiz oldu.

Ülkücü Hareket, “muktedir” olanların reva gördüğü zulmü yaşarken de, her dönemde karalama kampanyalarına maruz kalırken de, can dostlarımızın ödediği bedeller karşısında ciğerlerimiz dağlanırken de, “arabeskçe tutumlara”, dik duruşumuzu kaybedip mızmızlanmalara, küskünlüğe, yılgınlığa ve umutsuzluğa kapılmadı. Ülkücü Hareketin şanlı mazisi şahidimizdir.

Millî ve manevî değerlerimize sahip çıkan, millî kimliğimizi ve inancımızı temel kabul eden, Türk - İslâm Medeniyetinin yeniden yükselişi için gayret gösteren herkesi kucakladık; onlarla gurur duyduk; gönlümüzü onlara açtık. İyi niyetimizi her fırsatta ispatladık. Bize yönelen adımları karşılıksız bırakmadık. Güvendik, kendimizden bildik; her türlü ayrımcılığa ve bölücülüğe karşı olan tavrımızı, her türlü fitneyi darmadağın edecek kudretimizi, el emeğimizi, alın terimizi, çilemizi, direncimizi paylaştık.

Bize dair hayatın içinde böyle binlerce misal varken hâlâ bu misalleri görmemek ise, göz ve gönül aydınlığından uzaklaşmak değilse veyahut göz ve gönül körlüğü değilse, nedir? Öyleyse tanınmamışız demektir. Daha da ötesi; tanınsak da, anlaşılsak da, anlamazlıktan gelinmişiz demektir. İşte vahim olan da budur. Çünkü her dönemde, bize dost kadar yakın olduğunu söyleyip ilk fırsatta düşmanca bakışlarını bize doğru yöneltenler olmuştur.

Zaman Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Bey’in, “Ah Devlet Bey Ah!” başlıklı yazısını okurken, öncelikli olarak aklıma bunlar geldi. “Dost acı söyler” kabîlinden kaleme alındığı iddia edilen bu yazıyı okurken maalesef, yine acı tecrübeleri akla getirerek anladım ki “Böyle dost varken, düşmana gerek yok!”

Ekrem Bey, yazısının yayınlandığı sayfanın orta yerine Başbuğumuz ile Fethullah Bey’in yan yana fotoğrafını koymuş; “dostluktan” bahsederek girmiş yazısına ve devam etmiş. Sanki uzunca bir süredir, o gazetenin sayfalarında ve bazı köşe yazılarında Ülkücü Hareket sinsice maniple edilmeye çalışılmamış gibi; sanki Ülkücü Hareket’i hedef alan tertipleri ardını arkasını sormadan, araştırmadan, “gerçekmiş gibi” yansıtanlar onlar değilmiş gibi; sanki Referandum sürecinde MHP’nin takındığı tavrı anlamadan, dinlemeden, önyargılı ve sabit fikirli bir şekilde yorumlayanlar, bu duruşa acımasızca saldıranlar yine onlar değilmiş gibi…

Yine bu yazıda Ekrem Bey, rahmetli Başbuğumuz ile Fethullah Bey’in iletişimini örnek göstererek, Ülkücülerin bakışını, duruşunu, beklentilerini ve kaygılarını etkilemeye soyunmuş. Oysa Fethullah Bey de; Ekrem Bey de; onların şahsında bu fikirlerden iyi niyetle etkilenen, bu sözlerin ardından “bizden” gelecek sözlere kulak kabartan insanlarımız da gayet iyi bilmektedir ki; rahmetli Başbuğumuz yaşıyor olsaydı, Türkiye’ye yönelik tehdit, tehlike ve tuzaklara karşı tavrı net olurdu ve bugün, bilhassa tarafınızın sergilediği ve gözler önünde duran gayri-millî tavırlar, o gün, O’nun sağlığında sergilenmiş olsaydı en sert ve ağır tutum yine Ülkücü Hareket tarafından ortaya konulurdu.

Bundan 15 sene önce rahmetli Başbuğumuzun bir soruşturmada Fethullah Bey’in adının geçmesine yönelik verdiği tepki ve sahip çıkan duruşu; bundan 5 sene önce yazınızda belirttiğiniz Sayın Genel Başkanımızın “iletişim eksikliğini” işaret eden söylemi hangi sebep ve gerekçelerle ifade edilmişse bugün ortaya konulan tavır da aynı sebep ve gerekçelere dayanmaktadır.

Bizim herhangi bir şahsa, kuruma, cemiyete, cemaate ve camiaya yönelik ön yargılı biçimde davranmamız inandığımız ve savunduğumuz değerler gereği zaten mümkün değildir. Bu sebeple ortaya koyduğumuz tavır yine inandığımız değerler çerçevesinde şekillenir. Bu tavır bir çeşit keyfiyete değil, tutarlı ve ilkeli bir fikre dayanmaktadır. Dolayısıyla gelinen bu aşamayı mazideki irtibatlarımızla ilişkilendirmek ve bugünü suçlamak yerine; dün ile bugün arasında çelişen halinizi anlamanız, millet ve ülke menfaatlerindeki duyarsız ve tutarsız yaklaşımlarınızı fark edebilmeniz daha gerçekçi sonuçlar doğuracaktır.

Yoksa eğer mevzu mazi üzerinden konuşmaksa biz biliriz ki; rahmetli Başbuğumuzun göstermiş olduğu iyi niyete ve sahip çıkan tavra rağmen “onun yüzüne gülüp ardından vuran”; şahsına iftira eden ve hatta bu iftiraları derinleştirmek için, merhum Adnan Menderes’in idamını rahmetli Başbuğumuzun üzerine yıkan; gerçeklerden, nezaketten ve samimiyetten uzak söylemler geliştirilmiştir.

Kaldı ki rahmetli Başbuğumuzun sağlığında, şimdiki “seküler” iddiaların ve gücün altını bu derece çizmiyordunuz. “İktidarlardan” destek görseniz de “muktedir” değildiniz; tabii şimdiki kadar “para sahibi” de değildiniz. Ülkücüler de o dönem içerisinde, -her dönemde olduğu gibi- “inanç kardeşliği” adına, maruz kalınan mağduriyetler adına ve mazlum insanlarımız adına sizleri desteklemiş ve her vesileyle yanınızda olmuştur. O dönemde güzel işlere imza atılmasına vesile olmak için elden gelen gayretler gösterilmiş ve takdir cümleleri alenen söylenmiştir.

Ancak o dönem ve bu dönem arasındaki farkları sorguluyorsanız eğer, insan faktörünün imtihanlarla kemale eriştiğini aklınıza getirmeniz gerekir; dolayısıyla makamın, mevkinin, gücün, iktidarın ve paranın “insanı” nasıl dönüştürebileceği unutulmamalıdır ki, bu anlamda tarafınızdan beklenen “özeleştiri” bu zamana kadar hiç duyulmamıştır. Savunduğunuzu söylediğiniz değerlere, bilhassa “iktidar” ile içli dışlı olunan bu dönemde yabancılaştınız. O değerleri örselediniz; insanların güvenini tahrip ettiniz. Tabiri caizse artık “Dişinize kan değdi.”. Dolayısıyla sizi “var eden değerler”, sadece birer araç oldular. Siz de bu hâlin “yılmaz savunucusu”, bu statükonun “prensi” oldunuz. Bu sebeple artık bir zahmet, Ülkücülerin zekâsını ve hafızasını küçümseyen bu ekâbir, bilgiç tavrı bir kenara bırakın…

İşte bu anlamda Ekrem Bey;

İktidar nimetlerinden yararlanmak ve “muktedir sınıf” olmak adına yıkılan değerlerinizi gözden geçirin. Bayrağını taşıdığınız “yandaş zihniyetin” yozlaşan ve yabancılaşan idraklerine dikkatle bakın; başkasının mahremini gözler önüne sermeyi “zafere giden yolda her şey mubahtır” zihniyetiyle yorumlayanları, bu şekilde size ve sizden olana “yandaş” tavır sergileyerek yaranmaya çalışanları göreceksiniz. “Başkasının ayıbını örtmede gece gibi” olma edebinin “yandaş tavır”da anlamını yitirdiğini göreceksiniz. İnsanların telefon görüşmelerinin hem yasa dışı hem de gayri ahlâkî bir şekilde dinlenmesini, bu dinlemeler üzerinden sürdürülen kampanyaları ve komploları bir de sizin tarafınızdan dinlemenin “zamanı” gelmiştir. Çeşitli tezgâh ve mizansenlerle sürekli sergilenen ve sizin de “yandaşı” olduğunuz zihniyetin organize ettiği teşhirci, ifşacı, ispiyoncu, şantajcı ve müfteri hâlleri göreceksiniz.

 

Böylece özelde Ülkücülerin bu iktidar döneminde nelere maruz kaldığını, sizin hangi tarafta yer aldığınızı ve bu yazıdan âdeta fışkıran tutarsızlığınızı da bir “vicdan muhasebesi” ile sizden dinlemek isteriz Ekrem Bey… Çünkü gerek Fethullah Bey ve gerekse sizin gibi “yandaşlar”, geçmişten bugüne kendinize samimice “Ne oldu da böyle oldu?” diye sormaktansa suçu başkasına yıkmanın peşine düşmüşseniz, bu en hafif tabirle idrak körlüğünden ve sınır tanımayan müfterilikten kaynaklanır.

Ekrem Bey, yazı içerisinde tarafınızın kullanmış olduğu üslup, “dostça” olduğunu söyleseniz de kusurlu bir üsluptur. Kusurludur, çünkü MHP ve Ülkücü Hareket arasında bir ayrım olduğunu dile getirirken, tespitten çok tarafınıza ait olan bir temenniyi dile getirmeye çalışmışsınız. Sanki “muradınız” olan bir “fitneyi”, maalesef yine o bildiğimiz “istismar dilini” kullanarak, kendinizce bir uyanıklık yapmışsınız. Demişsiniz ki;  “MHP'ye sonradan gelen ve mukaddes çileden bîhaber seçkinler güruhu, ülkücü hareketi aslî çizgisinden alıp başka bir çerçeveye sıkıştırdı.” Bu kusurlu üslubun, bilerek “es” geçtiği, “hinlik” yapmaya kalkıştığı ve Milliyetçi Harekete gönül verip hizmet edenleri tahrik edecek ithamlarla “güruh” diyen, basitleşmiş bir hali vardır.

Unutulmamalıdır ki;

Milliyetçi-Ülkücü Hareket, Türk tefekkür ve siyaset hayatına nice mütefekkirler ve münevverler kazandırmış, kazandırmaya devam eden bir camiadır. Türklük gurur ve şuuruna, İslâm ahlâk ve faziletlerine sahip olarak, yalnız ve ancak Türk Milleti’nin ebedî bekasını kendimize şiar edinip bu yolla İslâm Âlemi’nin ihtiyaç duyduğu kudrete, medeniyet tasavvuruna, mücadele azim ve kararlılığına sahip olmasına vesile olabileceğimize inanıyoruz. Derdimiz, kaygımız, sancımız ve çilemiz bu yol üzerinedir ve Türk Milleti’nin bu yolla mazlum milletlere ve cihana önderlik edeceğine inanıyoruz. Bu fikrimizi, “dava şuuru” haline getirip, böylece benimseyerek çalışmalarımızı sürdürürken; camiamıza yönelik fitne, fesat, tezgâh, tuzak ve tasfiye girişimlerinin karşısında dimdik ayakta duruyoruz. Geçmişten bugüne Ülkücü Hareketin, siyaset arenasındaki yegâne temsilcisinin MHP olduğunu, Ülkücü Hareketin bu ilkeli duruşundan taviz vermeyeceğini her vesileyle olduğu gibi bu vesileyle de hatırlatmış oluyoruz. Bizim duruşumuzda, birlik ve beraberliğimizde, hassasiyetlerimizde bir değişme yoktur Ekrem Bey; biz “gömleğini değiştirenlerden” değiliz. Bu sebepten dolayı, “tavan-taban polemiği” yaratma çabalarınız boşunadır. Meseleyi, hedef saptırarak açıklamaya çalışan başarısız bir hamledir.

İşte bu noktada Ekrem Bey, durup bir düşünerek ve bu “iletişim kopukluğunun” sebeplerini fazla uzakta değil, yakın zamanlarda yaşanan gündeme bakarak çözmeye gayret edin. Örneğin, Referandum sürecinde Fethullah Bey’in, sandığa gitme çağrıları, hatta “ölülerin dahi evet demesi gerektiğine” yönelik açıklamaları, öylesine midir, basit midir, geçiştirilebilecek cinsten midir? Madem ki, gündemdeki gelişmeleri önemsemektedir ve açıklama yapma ihtiyacı hissetmektedir, o halde Fethullah Bey’in Türkiye’mizin burnunun dibinde, yani Irak’ta ve bazı bölge ülkelerinde yaşanan Müslüman kıyımına karşı duyarsız bir tavır sergilemiş olması; yaşanan tecavüzlere, trajik hadiselere ve acımasız katliamlara karşı ma’şerî vicdanın sesini duymazlıktan gelmesi kabul edilebilir mi? Referandum başta olmak üzere, bir çok konuda hassasiyetini dile getiren Fethullah Bey’in; aziz millet varlığını, ülkemizin geleceğini ve bölgemizin huzurunu ilgilendiren hayatî konularda manidar bir şekilde suskun kalması düşündürücü değil mi?

Bizim açımızdan, aziz millet varlığının ve İslam Âlemi’nin içine düşürüldüğü bu hazin durum karşısında, kayıtsız ve duyarsız bir milliyetçilik tasavvur edilemez.

Ülkücü Hareketin mensupları olarak, bu konulardaki tenkitlerimizi zaten dile getirmekteyiz. Fakat buna karşı tarafınızdan bazen “dost” görünümlü olan, çoğu zaman acımasızca olan “düşmanlıklar” görmekteyiz. Kaldı ki bizler, Milliyetçi-Ülkücü Hareketin mensupları olarak; “cemaat” içerisinde, ülkemizin geleceği için önemli hizmetler gerçekleştiren, inancında ve mücadelesinde samimi insanlarımızı yine takdir etmekte, onlarla “gerçek dostluklar” yaşamakta ve onları anlamaya çalışmaktayız. Zaten onlarla bu düşüncelerimizi paylaştığımızda, bu gidişatınızdan onların da hoşnutsuz olduklarını görüyoruz.

Belirttiğimiz bu ve bunun gibi saikleri; sizlere her vesileyle destek olan, sizin yönlendirmelerinizden, söylemlerinizden ve yayınlarınızdan bir şekilde etkilenip Ülkücü Harekete gönül koyan, dindarlığını böyle bir tezgâh üzerinde “kindarlığa” alet etmeden yaşamak isteyen mütedeyyin vatandaşlarımızın ve “gerçek dostlarımızın” artık anladığını umuyoruz.

Evet, bizim derdimiz “kindarlık” değildir; bu zamana kadar ortaya koyduğumuz tavır, tutarlı ve iyi niyetlidir. Karşılık olarak gördüğümüz tavır ise, müdahaleci; sözüm ona tepeden bakan, buyurgan olmaya çalışan; “bir bilen” iddiasında, iftirayı bir araç gibi gören; dindarlığını kendi menfaatlerinin bir cihazı hâline getirip istismar eden, kin güden, “kin ile dini” yan yana getiren bir anlayıştır. Öyle ki, Ülkücü camiaya gösterilen bu “kindar” tutum, mesela bir ABD’ye, bir AB’ye, bir İsrail’e, bir Vatikan’a gösterilmez, gösterilemez. Çünkü onlarla “diyaloglar” geliştirilir ve bu yolla bilmem hangi amaca hizmet edilir?

Ayrıca Fethullah Bey hangi ülkede yaşarsa yaşasın, önemli değil ve fakat artık “vatanımı özledim” diyorsa, bu zamana kadarki tutumunu bir gözden geçirmelidir. Hatta artık, neden vatanına dönmediği konusunda ciddi bir cevap vermelidir. Bizim bu konudaki görüşümüz, “Neden ABD’de yaşıyor?” sorusundan ziyade, neden geri dönemediği ile ilgilidir.

Ülkücüler olarak açık ve net şekilde söylüyoruz: Siz, savunduğunuzu iddia ettiğiniz ve artık yabancılaştığınız “değerlere” doğru bir “tövbekâr dönüş” yaparak, yeniden samimiyet sahibi olursanız; millî kimliğimizi örselemekten ve manevî değerleri istismar etmekten vazgeçip dosdoğru olmaya çalışırsanız; tezgah tertiplemekten, polemik ve fitne üretmekten vazgeçip salih ameller işlemeye başlarsınız bilin ki biz; yine ne kadar “takdirkar ve kadirşinas” olduğumuzu gösteririz, siz de bu vesileyle “muazzez emanetlerin” kıymetini hatırlarsınız. Bunların gerçekleşmesi için Ekrem Bey, yine samimiyetle ifade ediyoruz ki, Milliyetçi-Ülkücü Harekete bir özür borçlusunuz. Hatalarınızı, yanlışlarınızı, kusurlarınızı ve o asla kabul edemeyeceğimiz acımasızca saldırılarınızı bir gözden geçirirseniz; ne kadar kırgın olduğumuzu ve borcunuzun ne denli biriktiğini görürsünüz.

Bizim meramımız açıktır lakin size, tarafınıza ve sizden gelecek dostluğa baktığımızda da, büyük İslâm bilgini Ebu Müslim Horasani’nin şu kelamı akla geliyor, vesselam:

“Onlar, zarar vermeyeceklerinden emin oldukları için dostlarını kendilerinden uzak tuttular. Kendilerine bağlamak ve kazanmak için de düşmanlarını yakınlaştırdılar. Yakınlaştırılan düşman dost olmadı. Ama uzaklaştırılan dost düşman oldu. Herkes düşman safında birleşince yıkılmaları mukadder oldu.”

Harun Öztürk

Ülkü Ocakları Genel Başkanı,


 
< Önceki   Sonraki >
 
Tavsiye Ettiklerimiz
Yasaklı Belgesel
Tebriz Türk Takımı
Tolon Paşa ve Ordusu
O.Sinanoğlu Sohbet
İthal Tohum İhaneti
Durum Çözümlemesi
Zekeriya Öz Hakkında
Kurtuluş Savaşında 2000 Kırgız
Hakikat nerede?
Etki Ajanları
Çıkışyolu Turan
Dilde Birlik ve Türklük Şuuru
TSK'yı Yıpratma Girişimleri
Siyasetimiz Nasıl Düzelir
Sivil cehalet
Türk Ülküsü
Mevlana'dan Öğütler
Kazak ve Türkiye Türkçesi
Ampulün Anlamı
Said-i Nursi'nin Gerçek Yüzü
Bor Madeni ve Önemi
İran'a şeriat nasıl geldi?
Atatürk'ün Kaleminden
Hablemitoğlu Belgeseli
Gül'ün Süreci
Gizli Mutabakat
Gladyocu İftirası
Kürt Federe Devletine
Gökşad'tan

Saçların gezerdi yüzümde eskiden

Ağlarsın

Saçların gezerdi yüzümde eskiden,

Şimdi yanaklarımda damla damlasın.

Ne çok severdim dizinde yatmayı,

Şimdi uykumu bölen keskin bıçaksın.

 

Nefesin vururdu nefesime her akşam,

Şimdi soluğumu kesen acı rüzgarsın.

Bütün dertlerim yalnız sende biterdi,

Şimdi yüreğimde kapanmaz yarasın.

 

Şehre uzak yerlerden yıldızlar sayardık,

Şimdi gökyüzünde en uzak yıldızsın.

Ne çok özledim seni anlatabilsem,

Şimdi oturup kana kana ağlarsın...

 

Çorlu, 2002

Gökşad

 

Gölgeler

Gölgeler

-I-

Ömrün gölgesi olsun ömrümün

Uzayıp gitsin ardımca

Ben gidersem bir ikindi vakti...

Ki sen bir Cuma sabahı gelirken

Ömrüm gölgesi olmuştu ömrünün

Uzayıp gitmişti ardınca...

 

Ankara, 2004

 

Gölgeler

-II-

Bütün zamanların tek suçlusu ben miyim

Üstüme bir bulutun bile gölgesi düşmez

Bu karanlık sahrada neye pervaneyim

Kapanan gözlerime bir ışık düşmez...

 

Medet ey sevgili, yandım bu çölde!

Bu nasıl bir serap, bu nasıl bir gölge?

Düştüm düşeli bu amansız hüzne

Divane yüreğim bir lahza gülmez

                                  

Ankara, 2004

 

Ahiret'te

 


 

Tanrım sen varlığı yaratansın

Canlı cansız her şeyi kuşatansın

Bir dileğim var sen bağışlayansın

Desem korkarım demesem yer beni

 

Garip gönlüm gece gündüz âhtadır

Dileğim gönlümde sana âyandır

Kusur kulundan bağış katındandır

Desem korkarım demesem yer beni

 

Bedenimi balçıktan sen halk ettin

Yüreğime dünyayı sen dar ettin

Gönlüm coştu, dilimi sen lâl ettin

Desem korkarım demesem yer beni

 

Tanrım hurilerin gözümde değil

Aşk için bir ömür yeterli değil

Hâşâ Kaynaroğlu isyanda değil

Âhirette sevdiğime ver beni

 

               Ankara, 2003

 

Sır Kapısı

Sır Kapısı

 

Kırk sır kapısı açıldı gözlerinde

Kırk ayrı yol var her kapının birinde

Her yol ağzında ayrı idam ettiler

Sade tenim kaldı saçının telinde

 

Bir tel saç ile bağladılar çenemi

Üç tas su ile yıkadılar tenimi

 

Beni gonca gül yaprağına sardılar

Musalla diye avucuna koydular

Nasıl bilirdiniz diye sordular

Sustum da dinledim başka bir alemde

 

Aşkı bilmeyenler hiç ses çıkarmadı

Mecnun dedi ki “beni utandırmadı”

 

Kaynaroğlu, adını toprağa verdin

İki kaş arasından sıratı geçtin

Lokman’ın sırrını sen âşikar ettin

Ölü müsün diri mi, bilmez hiç kimse.

 

Ankara, 2004

 

Nevruz

  

Nevruz

Gökyüzünde göç başlar vakit gece

Sultan kız batıdan doğuya göçer

Toy düğün başlar Türkistan ilinde

Sultan Nevruz önünde gergef işler

 

Bize de gel bilinmez bir saatte

Benim de ölülerim yeyip içsin

Rızkımızı bulalım bu yengi gün’de

Bütün alem Tanrı’ya secde etsin

 

Esir Türkleri unutma Sultanım

Onlar beklese de başka baharı

Birgün muhakkak biter bu zalim kış

Yine az görür Türk, koca dünyayı

 

Hazar’a muhabbet götür sultanım

Yesevi’den hikmet getir bizlere

De ki özlemiş sizi Kaynaroğlu

Gayrı dayanmazmış gönlü hasrete

Gökşad

Sivas, 1997

 

Kuşların Rüyası

Kuşların Rüyası 

Kuşların rüyasına girdim dün gece

Karar verdim bunu hep yapacağım

Hepsi de uyuyordu gözlerinde

Onları mı yoksa seni mi kıskanayım

 

Güya bir bülbül senin nefesinden

Şiirler okuyordu seher vaktinde

Şaşırdım kaldım, ses benim sesim

Dedi ki “İlham” derler buna sizin alemde

 

Rüyasında bir güvercin konup pencerene

Uzatıp kanatlarını tutundu ellerine

Şaşırdım kaldım, el benim elim

Dedi ki “Vuslat” derler buna sizin alemde

 

Bir serçe rüyasında kanat çırpıp

Su içti avuçlarından kana kana

Şaşırdım kaldım içim yanmış benim de

Dedi ki “Mecnun” derler buna sizin alemde

 

Kuşların rüyasına girdim dün gece

Gördüm ki seni seviyorum her bedende

Bir kaknus yaklaşıp kulağıma sessizce

Dedi ki “Kader” derler buna sizin alemde

 

Dedim ki “Hayrolur İnşallah...”

Gökşad 

Ankara, 2004

 

Gidişine Ağıt

 

 Mecnûn düşünde gördü Leylâ’yı bir gece:

 Ve sen, şehirlerini benim ülkeme kurdun,Pâyitahtını benim yaralı kalbime..

.Seni bir kan pıhtısı gibi elimde tuttum.

 İnsafsız rüzgârlar uğradı yurduma: 

Yağmur kar ortasında bir çöle düştüm,Kum fırtınasında tutundum saçlarına...

Sen uykudaydın, ben kâbuslar gördüm. 

Buğday tarlalarına kızgın alevler düştü: 

Çıplak ayaklı çocuklar savruldu her yana,

Çıplak ayaklı yıldızlar gibi darmadağın...

Ne olur beni de kat, beni de kat dualarına. 

Seni düşümde gördüm,  tam altı yıl önce: 

Ve sen, gözlerini giyindin Asya ceylanlarının,

Ak sakallardan miras bir huzur yüzünde...

Gezinip durdun içinde bütün damarlarımın.    

 Benim yüreğim mahşer, senin gönlün sırat: 

Zalim bir korku boğazlar sevincimi,

Gözlerim karanlık benim, senin gözlerin hayat.

Gözlerim hiç görmesin gittiğini...  

Ki o Selçuklu şehri seni bırakır mı bilmem:

 Lacivert göğünde gözlerin, bir muska gibi dururken,

Vakitsiz düşer toprağa kırkikindi yağmurları.

Bin yıllık Medrese, yeni bir Eylül’e soyunmuşken... 

Yıldızlara söyle seni geri getirsinler: 

Onlar bilir benim çekik gözlü yüreğimi.

Geçmişin saçından tut, sana yol göstersinler,

Yıldızlar bilir benim gökçe soylu düşlerimi... 

Ankara, 2003

Gökşad 

 

Gözlerin

 

Gözlerin

 

Sanki deryalara dalar giderim

Baktıkça içimi yakar gözlerin

Her şafak vaktinde çalar kapımı

İlmiği boynuma takar gözlerin

 

Mecnun’u çöllerde koyar çaresiz

Ferhad’ı dağlara salar gözlerin

Yanımda yöremde ölüm gezdirir

Benim peşimde o yeşil gözlerin

 

Başı dik dağlara yasla sırtını

Dolunay akşamı kaldır başını

Her kim ki yazarsa kişi bahtını

Ezelden alnıma yazmış gözlerin

 

Dört duvardan gayrı yerim olmadı

Kendi gölgem bana sadık kalmadı

Şu yalan dünyada yüzüm gülmedi

Benim tek servetim senin gözlerin

 

Kefenimi yeşil sarın, beyaz olmasın

Mezarımı göğe kazın yerde kalmasın

Sevdiğim gözünden yaşlar akmasın

Gider Kaynaroğlu, kalır gözlerin

 

Sivas, 1998

 
   
 
Benzer Yazılar