Anasayfa arrow Dosyalar arrow Siyasi Dosyalar arrow MHP Genel Başkan Yardımcısı Atila Kaya’dan Başbakan’a açık mektup
 
   
Türkçülüğün Esasları
Türkçülüğün Özü
A) Dilde Türkçülük
B) Sanatta Türkçülük
C) Ahlaki Türkçülük
D) Hukukta Türkçülük
E) Dinde Türkçülük
F) İktisatta Türkçülük
G) Siyasette Türkçülük
H) Felsefede Türkçülük
Büyük Türkçülerden
Türkçülerden Özlü Sözler
Genel İçerik
Marşlarımız
Görsellikler
Türk Dünyası Ezgileri 1
Türk Dünyası Ezgileri 2
Türkçülük Hakkında
Tüm Dosyalar
Tüm Yazarlar
Edebiyat
Makaleler
Tepkisiz Kalma
Ağelini Öneriniz
Belge Resim

Bilgilendirme
Türküler
Görsellik
Kitap Önerileri
Büyük Türkçüler
Büyük Türkçülerden
Azınlık veya Özerk Türkler
Nutuk
Duyurular
Özlü Sözler
Yorumsuz Resimler
Siyasi Dosyalar

  :: TSK'dan ABD-İsrail Koridoru'na balyoz
  :: Emperyalizmin Tetikçileri
  :: Komünistlerin Atatürk karşıtlığı
  :: Rockefeller'den yüzyılın itirafı
  :: Ayrılma bildirisi ve Sevr
  :: İstanbul Barosu’ndan yapılan 14 maddelik açıklama
  :: Öz Yurdunda Köleleşen Türk
  :: IŞİD – ABD ilişkisinin delilleri
  :: Barzani ve Erdoğan
  :: İran Türkleri Hapislerde
  :: Hitler’in Müftüsü Hacı Emin El Hüseyni
  :: Seçsis Neden Türkiye'de Kullanılıyor?
  :: Irak’ın 16. Tugayı Peşmergeye katıldı!
  :: Türker Ertürk , ABD tertiplerini ve ABD işbirlikçilerini açıklıyor.
  :: Hava Kuvvetlerinde Tasfiye
  :: Esad'ın Ulusal Kanal Söyleşisi
Türkçe
Türkçe Adlar
Türkçe İzgileri
Hayvan Adları
Türkçe Terimler
Göktürk Yazıtları
Kuş Adları Derlemesi
Türkçe Adlar Sözlüğü
Kazakistan Türkçesi Sözlüğü
Azerbaycan Türkçesi Sözlüğü
Dosyalar
Siyasi Dosyalar
Tarihi Dosyalar
Görüntüler
Dini Dosyalar
Belge Resim
Bilimsel Dosyalar
Atatürk
Eserleri
Makaleleri
Özlü Sözleri
Atatürk Dosyaları
İletişim
 

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

İlgili İçerikler

MHP Genel Başkan Yardımcısı Atila Kaya’dan Başbakan’a açık mektup

PDF Yazdır Ağhesabı

TÜRKİYE’NİN “IRKÇI” BAŞBAKANI’NA AÇIK MEKTUP

Sayın Başbakan;
Ben; son kongresinde, heyecanla bozkurt işareti yapan siyahî bir mensubu medyada hayretle haber yapılan, Türk Milliyetçiliği’ni kendisine şiar edinmiş bir partinin milletvekiliyim.
Ben; “Türklüğümü elimden mi alacaksınız?!” diye haykıran Levon Panas Dabağyan’ın geçmişte yöneticilik yaptığı bir partinin genel başkan yardımcısıyım.
Ben; Türk milliyetçiliği uğruna verdikleri mücadelenin bedeli olarak, 12 Eylül’ün zindana tıktığı ve astığı ülküdaşları içinde ana-babaları Kürtçeden başka dil bilmeyenler olan bir ülkücüyüm.
Siz ki;
Bir avuç oy uğruna bütün bunları görmezden gelen ve milletin de görmesini engellemeye çalışan bir başbakansınız. Milleti ifsâd etmekten başka bir amaca hizmet etmeyecek bu tavrınızla, “kalbi olup da onunla kavramayan, gözü olup da onunla görmeyen ve kulakları olup da onunla işitmeyen” (7/179) bir kimse gibisiniz.
Sayın Başbakan;
Söylem ve eylemleri toplumsal sonuçlar doğuran bir konumu işgal etmiyor olsaydınız, “Türk Milliyetçiliği ayaklarımın altındadır” sözünüz için, “onu ‘en milliyetçi lider’ seçenler düşünsün” deyip geçebilirdik. Belli ki; siz de, dün “ak” dediğinize bugün “kara” da deseniz, her dediğinizde bir keramet vehmeden bu muazzam siyasal bilince(!) güvenmektesiniz. Ne var ki –ve ne yazık ki;kalkıştığınız işlerin bedelini sadece siz veya onlar ödemiyor.
Sayın Başbakan;İçinden geldiğiniz geleneğin bütün etkilerine rağmen, on yıldır başbakanlık yapan ve odalar dolusu danışmana sahip birinin hem ırkçılık hem de milliyetçilik konularında (evet, iki ayrı konuda) bu derece cahil olabileceğine inanmam mümkün olmuyor ve haliyle, yapmaya çalıştığınız şeyin nedenlerini amaçlarınızda arıyorum. Açıktır ki; böyle bir arayışın sonuçları da ‘bilgi’ düzleminde değil, ‘ahlak’ düzleminde değerlendirilecektir. Bununla birlikte; bu metnin bir “açık mektup” olması sebebiyle, sonuçta “cehalet” veya “kötü niyet” olarak değerlendirilecek tutumunuzun konusu da herkesçe anlaşılır kılınmalıdır diye düşünüyorum. Bu düşüncemin gereği olarak da destursuz girdiğiniz bağdaki kavramları –sizin gibi- eğip bükmeden görünür kılmak istiyorum.

İşe sizin başladığınız yerden yani “asabiyyet”den başlayalım:

Bir kavram olarak ‘asabiyye’ dile getirildimi, akla da İbn Haldun gelir. Bununla birlikte –sanıldığının aksine- İbn Haldun’da ‘asabiyye’nin olumsuz bir anlamı yoktur. Ne var ki; İbn Haldun ‘asabiyye’ terimini icad eden değil, ona genel bir sosyolojik içerik kazandıran kişidir. O halde bakmamız gereken yer daha gerilerdedir. Burası, sizin düşüncenize de kaynaklık eden yerdir.
“Asabiyyet” Arapçanın çok eski bir kelimesidir ve Cahiliye toplumunda bir kişinin kabilesine olan bağlılığını anlatmak için kullanılırdı. “Asabiyyet” kelimesi Arapça a-s-b kökünden türemiştir. ‘Asabe’ –terim olarak- “baba tarafından kan bağı bulunan akraba topluluğu” demektir. Asabe’den türeyen ‘Asabiyyet’ ise, kişinin –haksız olsalar dahi- asabesiyle birlik olması ve onların çıkarlarını savunması anlamına gelir. Arap kabileciliğinin bu özel türünün ardındaki ilkel zihniyeti en iyi yansıtan şey “bizim en kötümüz başkalarının en iyisinden daha iyidir” sözüdür. ‘Asabiyyet’ kavramının anlam içeriğini belirleyen en önemli özellik ‘adalet’e yer vermemesidir. “Adalet-asabe çıkarı” seçiminde tercih her zaman asabeden yana kullanılır. Kavramın bu kullanımının –İbn Haldun’dan farklı olarak- sadece sosyolojik değil, ahlaki ve psikolojik bir yönü de vardır. Kişi davranışı olarak psiko-patolojik görülebilir.
Asabe başta olmak üzere -İslam’a dek- Arapçada kişinin guruba bağlılığını anlatan terimler doğuştan gelmeyle ve değiştirilemez olmayla ilgilidir.
Arap kabilelerinin asabiyeye tutunmaya çalıştığı dönemde, Türklerin en az 1000 yıllık kurumlaşmış bir devlet gelenekleri vardı. İbn Haldun’un “devlet aşamasında asabiyenin ortadan kalktığı” tespitini teyit eder şekilde, bu gelenek –elbette- kabile taassubunu aşmış ve etnik kökenine bakmaksızın, kendine inananları “aynı devlet” çevresinde toplamıştı. Nitekim; Mete’nin veziri –hem de Çin’le savaşırken- bir Çinli idi ve Attila’nın kapısında Got kralları nöbet tutuyordu. Göktürk Kağanı Bumin’in kurt başlı tuğu da her kökenden insanı kendi çevresine toplamıştı. Kurumlaşmış bir hukuk vardı. Adalet törenin temeliydi ve değil herhangi bir kabile üyesi, kağan dahi adaleti ihlal edemezdi.
Türklerdeki devlet ve hukuk anlayışıyla kıyaslandığında, Arap cahiliye toplumunda tek belirleyici norm olan ‘asabiye’ çok ilkel bir tutuma karşılık gelir.

Sayın Başbakan;
Eğer “asabiyye” derken kastınız bu ise, onu beraberce ayaklarımızın altına alalım. Tabi, böyle bir tutumun milliyetçilikle bir ilgisinin olamayacağını kabul etmeniz şartıyla. Nitekim İslam Peygamberi’nin ortadan kaldırmak istediği anlayış da budur. Ne var ki; bu anlayış o kültür ikliminde o kadar kökleşmiştir ki; Hz. Muhammed’in Veda Haccı’ndaki vasiyetine rağmen, O’nun ölümünden sonra, en muttaki bilinen sahabeler bile “halifeler Kureyş’tendir” gibi bir tavır geliştirebilmişlerdir. ‘Mevali’ fikri ve uygulaması asabiyye anlayışının bir uzantısıdır. Buna bir tepki olarak doğan Şuubiyye de bu tarihsel çerçevede anlam kazanmıştır.
Bunları İmam-Hatip’te öğretmediler mi yoksa siz mi unuttunuz? Lütfen hatırlayın ve “dindar gençlik”e de anlatın. Bunlar, günümüz Türkiyesi’ni anlamda da önemli katkılar sunabilecek tarihsel örneklerdir.

 “Günümüz Türkiyesi” demişken… ‘Asabiyye’, kendi kabilesinden olanı haksız da olsa sahiplenmek, başkalarına karşı onu üstün tutmak, her türlü nimeti -adaletsizce de olsa- sadece onlara sunmak anlayışının adıdır. İslam Peygamberinin ayaklar altına aldığı bu anlayışa günümüz Türkiyesinde örnek olabilecek yegâne tutum yandaşlarınızla ilişkinizde açığa çıkandır. Arap cahiliye toplumunda gördüğümüz ve sizin başkalarını suçlamak için bir araç olarak kullanmayı tercih ettiğiniz asabiyetin özelliklerini asıl iktidarınız taşımaktadır. Asabiyetin en belirleyici özelliği haksız olduğunda dahi kendi kabilesi yanında yer almaktır. Bu çerçevede; “Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahitler olarak adaleti ayakta tutun” (Nisa/135) İlahî emri, 1400 sene önceki cahiliye toplumunda da “dindar nesil” yetiştirmeyi hedefleyen iktidarınızda da daha bir anlamlı olmaktadır. Kendinizi “savcısı” ilan ettiğiniz davalar ile sanıklarından önce savcıları yargılanan Deniz Feneri davası karşısındaki tutumlarınız, çalınıp kime dağıtıldığı belli olmayan sınav sorularına ilişkin vurdumduymazlığınız ve yandaşlara dağıtılan ihaleler konusundaki hassasiyetiniz, sıra size geldiğinde, asabiyenin ayaklarınızın altında değil, başınızın üstünde olduğunu yeterince anlatmaktadır.
Asabiyye’nin anlamlı olduğu bir kültür iklimi elbette vardır. Ama bu Türk devlet Geleneği çevresinde oluşan milliyetçilik anlayışının iklimi değildir. Geçmişte, Türk devlet geleneğinin ulaşmadığı bir yerde görüldüğü gibi, günümüz Türkiyesi’nde de Türk devlet geleneğinden uzaklaşıldığında ortaya çıkmıştır.

Sayın Başbakan;
Belli ki, “ırkçılık” derken de Batı’daki bir takım uygulamaları ve onlara bağlı bir kavramsallaştırmayı göz önünde bulunduruyorsunuz. Bu yönelişiniz kınanamaz; zira söz konusu olan şey Batı’nın bir parçasıdır. Peki, Batı tipi sınıflı ve sömürgeci toplumların tarihsel gelişme şemasında yer alan bir olguyu Türk tarih ve kültürü için de varsaymak hakkını size kim verdi? Size öyle geliyor diye, belli bir içerik atfederek kullandığınız kavramların toplum üzerinde önemli etkileri vardır. Siyasi kavramların yanlış kullanımları bile –ne yazık ki- önemli ve telafisi zor sonuçlar doğurur. Yani, bu türden bir kullanımla kitleleri harekete geçirmek, varsayılan içeriğin doğruluğunun veya sizin haklılığınızın göstergesi değildir. Siz, anlık siyasi amaçlarınıza ulaşmak için bunu bir araç olarak kullanırsınız ama bedelini bütün millet öder, hem de geleceği boyunca. “Irkçılık” kavramını sorumsuzca kullanırken de yaptığınız budur.
Sayın Başbakan;
Nasıl ki; ‘asabiyye’ cahiliye toplumunda gördüğümüz hususunda hemfikir olduğumuz şey ise ve Türk milletini suçlamadan önce de Türk tarihinde bunun örneklerini göstermek zorundaysanız, şimdi ne olduğunu göreceğimiz ırkçılığın da Türk tarihindeki örneklerini göstermek zorundasınız. Yoksa bilmelisiniz ki; kalkıştığınız iş oy çokluğuyla başarabileceğiniz bir şey değildir.

Sayın Başbakan;
Irkçılık Batı’nın malıdır ve başka toplumlara ihracı da pek olası görünmemektedir. Batı’nın ‘millet’ kavramsallaştırmasının kökeninde dahi ırkçılığa elverişli bir zemin vardır. Batı dillerindeki “nation” kelimesinin Latincedeki öncülü “natio” kelimesi “natura (doğa)” kelimesi ile aynı kökten gelir. Kök olan “nasci” kelimesi “doğmak, dünyaya getirilmek” anlamındadır. Metinlerde, kadının çocuk doğurması da bitkinin topraktan bitmesi de aynı kelime ile karşılanmıştır. İşaret edilmek istenen anlam -aynı “asabe”de olduğu gibi- “doğuştan getirilen, öyle doğmakla kazanılan ve sonradan değiştirilemez olan” çevresinde belirlenmiştir. Yani bunların hiç biri Türkçede “iradî siyasî birlik” anlamına gelen ‘Budun’un etimolojisine sahip değildir.
Irkçılık düşüncesinin yeşermesine elverişli ortamı sağlayan Hint-Avrupa toplumlarındaki sınıflı yapı olmakla birlikte; bir ideoloji olarak ırkçılık kesinlikle sömürgecilik ile ilgilidir. Batı, işgal edip sömürmeye başladığı Amerika ve Afrika’nın gerçek sahiplerinin insan sayılıp sayılmayacağını uzun yıllar üniversitelerinde ve kilisede tartışmıştır. Ancak Papa II. Julius zamanında Amerikan yerlilerinin de Adem-Havva nesline mensup oldukları resmen ilan edilmiş ve Hıristiyanlığın onlar arasında da yayılabileceği kabul edilmiştir. Avrupa üniversitelerinde “Yeni Dünya’nın işgalinin meşruiyeti” sorunu uzun süre tartışıldıktan sonra, Avrupalıların, Hıristiyanlaştırabilmek amacıyla, yerlileri boyunduruk altına almaya ve gelişmiş uygarlıkların daha aşağı düzeydeki uygarlıklara hükmetmeye hakları olduğu savunulmuş ve “yerlilerin, üstünde hayvanlar gibi yaşadığı bu topraklar, onları ilk işgal edenindir” hükmüne varılmıştır. Marks’ın, “tarih dışı” bir topluma uygarlık götürecek olan İngiltere’nin Hindistan’ı işgalini meşru görmesi, bu gelenek dikkate alındığında, yadırganmamalıdır.

Fransız felsefeci Alain Badiou ebeveyninin kendisine armağan ettiği 1932 tarihli bir Larousse sözlüğünde, “Irklar hiyerarşisi” maddesinde bir zenci kafasını, goril kafası ile Avrupalı kafasının arasında gördüğünü dehşet içinde aktarmaktadır.
Batı emperyalizmi Amerika ve Afrika’yı sömürüp köleleştirirken, kendi inançlı Hıristiyan halkına bunun meşruiyetini de anlatabilmeliydi. Batı’nın bu arayışı uzun sürmemiştir. İhtiyacı olan ideolojik çerçeveyi Darvin ve Mendel’in evrim ve kalıtım kuramlarında bulmuştur. Darvin’in ‘Doğal ayıklanma’ düşüncesi bilimsel bir tez olmaktan çıkarılmış, ‘sosyal evrim’e, ‘sosyal ayıklanma’ya tahvil edilmiştir. Evrim kuramı ‘üstün ırk’ hayali peşinde koşanların elinde, artık ciddi bir silah olmuştur. Bunun öncülüğünü de – öyle, ayaktakımı filan değil- bilim adamları, filozoflar, gazeteciler ve aristokratlar yapmıştır.
Batı’da gelişen ve sadece de Batı’da gelişebilecek olan Öjenik hareketin düşünce mirası çok yakın zamanlara kadar korunabilmiştir. Danimarka’nın 1929-1967 yılları arasında uyguladığı “ırk temizliği” programıyla çoğunluğu geç gelişim gösteren, hafif hareket özürlü ya da çeşitli derecede zeka geriliği yaşayan 11 bin genç kadını zorla kısırlaştırdığı ancak birkaç yıl önce ortaya çıkmış ve açıkça yazılır olmuştur.
Dikkat ettiyseniz Nazizm’den hiç söz etmedim bile.

Tarihsel bakımdan açık olan şudur: Emperyalizm düşüncesinin yerleşmediği kültür ortamlarında ırkçılık düşüncesine de rastlanmaz. Batı’nın “aşağı” olarak gördüğü toplumlar, bir tepki olarak dahi ırkçılık yapmamışlardır. Irkçılık Batı sömürgeciliğinin ideolojisi olarak sınıflı toplumların yapısına uygun tarzda ihdas edilmiştir. Sömürgeci ve sınıflı olmayan toplumlarla ilgili değildir. Irkçılık, sahneye çıktığı andan itibaren Kapitalizmle el ele yürümüştür. Kapitalizm nedir biliyor musunuz? Kapitalizm, bir ülkenin başbakanına “ben ülkemi pazarlamakla mükellefim” dedirtebilen şeydir.
Şimdi söyleyin Sayın başbakan; yukarıda anlatmaya çalıştığım türden bir ideolojik zemini ve buna bağlı olarak ortaya çıkan uygulamaları Türk tarihinin hangi döneminde görebileceğinizi düşünüyorsunuz da bu kavramı dilinizden düşürmüyorsunuz?
Belki de bu sizi aşan bir iştir; onu yandaş medyayı dolduran, “resmî tarihi sorgulamak/yargılamak” azmindeki zihniyet ve kader ortağınız çakma tarihçilerinize bırakmalısınız. Nasılsa onlar da, Türklüğü tarihten bağımsız bir tercih sayan ve bir ırk olarak algılamakta inat eden tarihsiz zihniyetinizi temsil etmekte ve Cumhuriyeti de “devleti bir etnisiteye oturtma projesi” olarak görmekte. Ne var ki, benim gördüğüm, erken dönemle pek ilgili değiller. Savaştıkları topluluklar kendilerine tâbi olduklarında “benim milletimden oldular” diyen Mete’yi, Bilge’yi bilmeyebilirler. Korkarım, Orkun bengitaşlarını veya Kutadgu bilig’i de görmüş değillerdir. Doğru ya, onların asıl zoru “Türk ırkçılığı” temelinde kurulduğunu savundukları Cumhuriyet’in tarihiyle. O halde çalıştıkları yerden soralım:
“Türk ırkçılığı” temelinde kurulduğu söylenen bu cumhuriyetin İstiklal Marşı’nı, şahsınızın ısrarla “Arnavuttur” dediği Mehmet Akif yazmamış mıdır? Marşın orkestrasyonunu Edgar Manasyan yapmamış mıdır? Atatürkçülüğün ideologlarından biri olarak Cumhuriyet’in öne çıkardığı kişi Moiz Kohen değil midir? Türklük araştırmalarıyla temayüz eden Avram Galanti, şu an sizin ve benim de bulunmakta olduğumuz bu Meclis’te milletvekilliği, Kurucu Meclis üyeliği ve senatörlük yapmamış mıdır? Agop Martayan, Türk Dil Kurumu’na olan katkılarından dolayı, Atatürk’ten “Dilaçar” soyadını almamış mıdır? Türk Dil Kurumu’nun ilk genel sekreteri değil midir? Atatürk’ün –o görmekten pek haz etmediğiniz- meşhur imzasının kaligrafisi Hagop Vahram Çerçiyan’a ait değil midir? Türk Milleti’nin Kürt, Çerkes, Laz, Boşnak, Arap v.s. kökenden gelen fertlerinin bulundukları yerleri ve yaptıkları işleri ise örnek vermekten dahi haya ederim. Hadi, bunları siz bilmiyorsunuz diyelim; bu çakma tarihçileriniz de mi bilmiyor?

Sayın Başbakan;
Irkçılığın ağır bir anlam yükü vardır. Bu türden kavramları siyasi amaçlarınızın oyuncağı haline getirmeyin. Bunu, adını söyleyemediğiniz Türk Milleti’ne yapmayın. Bunun vebalini ödeyemezsiniz. Sizin o dilinizden düşürmediğiniz “asabiyye” ve “ırkçılık” devlet aşamasına geçememiş veya sömürgeci toplumların işidir. Türk tarihinin hiçbir döneminde; Devlet, kendisine hizmet edeni ödüllendirirken yaptığı gibi, kendisine isyan edeni cezalandırırken de derisinin rengine, diline veya etnik kökenine bakmamıştır. iddialarınızın hiç biri “Türk” için geçerli değildir. Artık bu adını söyleyemediğiniz Türk Milleti’ne iftira etmekten vazgeçin, onlar da böyle bir başbakana sahip olmanın utancını yaşamasınlar.

Sayın Başbakan;
Şahsınızın milliyetçilikten ne kadar anladığı, “etnik, dini ve bölgesel” olmak üzere “milliyetçiliğin her türüne karşı” olduğunuzu söylediğinizde açıkça belli olmuştu. Bu “milliyetçilik türleri”ni nereden öğrenmiştiniz bilemem ama doğrusu “dini milliyetçilik”ten söz edişiniz güldürürken düşündürmüştü de. Entelektüel donanımınızı sergileme biçiminizden çıkardığım sonuç sizin “milliyetçilik”i bir tür küfür sözü olarak kullandığınızdı. Siz –pekala- üzerinize su sıçratan bir otomobilin ardından da “seni milliyetçi!” diye bağırabilirdiniz.

Bütün bunlara rağmen -her ne kadar sizin idrakinize güvenim kalmasa da- bir “açık mektup” kaleme almanın sorumluluğuyla milliyetçiliğin ırkçılıkla bir tutulmasının nasıl bir bühtan olduğuna dair önemli bir hatırlatma yapmak istiyorum.
Türk tarihi işe karıştırılmadığı ve salt teorik zeminde kalındığında dahî görülmesi gereken şudur ki: Milliyetçilik, her şeyden önce, ırkçılığa karşı bir seçenektir. Irkçılık, ‘dışta bırakarak’ kendini yaratırken; milliyetçilik, ‘içine alarak’ var olur. Bunun nedeni de; ırkın doğuştan ve verili olmasına karşılık, ‘millet’in böyle olmamasıdır. ‘Millet’ ırk veya kabile çerçevesinde kalınarak değil, bilakis, onlara rağmen var olan bir yapıdır. Böyle bir yapıyı kurmak zor ve her topluluğun başaramayacağı bir iştir. “Irka dayanarak” değil, “ırka rağmen” başarılan bu iştir milliyetçilik. Farklı kabile ve kökenlerden gelen insanları “aynı devlet” ülküsünde birleştirme işidir. İbn Haldun’un da dediği gibi, ‘Devlet’ aşamasında ırk çözülür ve insanlar arasında bir ülkü birliği kurulur. Onun için öz amcasını kendi elleriyle vuran Osman Rum nökerleriyle Osmanlı Beyliği’ni kurmuştur. ‘Millet’ de ‘milliyetçilik’ de devletli toplumlarla ilgili olgulardır. Onun içindir ki Türk Devleti içinde ve Türk Milleti arasında ayrı bir Türkmen, Kürt, Laz, Çerkes v.s. “milliyetçiliği olmaz.

Lütfen anlamaya çalışın sayın Başbakan, ‘Millet’ ne kadar ‘kabile’ veya ‘ırk’ demekse; ‘Milliyetçilik’ de o kadar ‘asabiyet’ ve ‘ırkçılık’la ilgilidir.
Ben sizi anlamıyor değilim. Anlayabiliyorum. Taşımakta olduğunuz zihniyet ve ruh durumunun içinden geldiğiniz gelenekten kaynaklandığını ve nasıl bir geleneğin içinden geldiğinizi biliyorum. Hiç bir büyük tarihçisi olmayan, tarih bilincine sahip bulunmayan; sadece evliya menkıbeleri ve tarih kıssalarıyla kendine ufuk çizebileceğini düşünen bir gelenekten geliyorsunuz. Sizler tarihinden kopartılmış, tarihsiz ve adı olmayan bir “millet”e mensup olması istenmiş yitik nesillersiniz. İçinde yoğrulduğunuz gelenekte “Tarih bilinci” olmadığı gibi –sanılanın aksine- tarihselliği içinde bir “din bilinci” de oluşabilmiş değildir. Bu yüzden İslam’ı da bir berat ya da silah gibi algıladınız. Sizi başkalarıyla birleştiren bir şey olarak değil de sizi başkalarından ayıran ve onlara üstün kılan bir şey olarak. İşte Tarih bilinci olmayınca ortaya çıkan asabiye tavrı budur. Sizden olmayan Müslümanları bile, Arap’ın diğerlerini “Mevali” olarak gördüğü gibi görür oldunuz. Oysa onlar içinde sizlerin de ataları vardı. Çoğalsanız bile azınlıkmış gibi duymanız, davranmanız içinden geldiğiniz gelenek yüzündendir. On yıldan uzun süredir devletin bütün kurumlarını siz yönetiyorsunuz ama onları hala ele geçirilip kendi adamlarınızı yerleştireceğiniz mevziler gibi görüyorsunuz. Bütün kurumlarını yönetmekte olduğunuz devleti benimsediğinizi gösterir hiçbir emare yok. Belli ki, “Türk Devleti” olarak kaldığı sürece onu içselleştireceğiniz de yok. Çünkü Tarih bilinci ile siyasi iktidar arasında olması gereken ilgi geldiğiniz gelenekte de taşıdığınız zihniyette de yok. Siz Tarihsizsiniz; tarihî bir devlete yabancılığınız da o yüzdendir. Tarihe düşmansınız. Milliyetçilik “Tarihlilik” olduğu için milliyetçiliğe de düşmansınız.

Şu an itibariyle “tarihçilik”ten anladığınız Türk Tarihi’ne saldırmak işidir. Belli ki, Türk’ün gerçek güç kaynağının orası olduğunu anlamışsınız. “Resmî Tarih”e saldırmayı kahramanlık sayan çakma tarihçileriniz biraz da “Resmî İslam Tarihi”ni sorgulasalar ya. Din istismarı yaparak dünya iktidarı kuranların ipliğini pazara bir çıkartsalar ya. Ama yok, onların amacı üzüm yemek değildir. “Resmî tarihi sorgulamak” kisvesi altında, “mikro tarih” veya “canlı tarih” gibi ne idüğü belirsiz postmodern yönelimlerden medet ummaları başka bir amaç içindir. Bu amaç, “çok kültürlülük, çok dillilik ve çok tarihlilik” kavramlarını öne çıkartarak, millet bütünlüğünü parçalamaktır. Öyledir, çünkü kültür, dil ve tarih demek ‘millet’ demektir ve gerçekte tartışılmakta olan sadece “milletin adı” değil onunla birlikte ‘millet’ kavramıdır da.
Bu bağlam içinde, Sayın Başbakan, tuttuğunuz yolla “millî birliğe” hizmet edebileceğinizi savunmanız, “boş söz” olmaktan öteye geçemez. Zira, bir bütünü parçalayarak onun birliğine hizmet etmenin ne mantıkta izahı ne de tarihte örneği vardır. Parçalara ayırdığınız toplumu hangi gücün bir arada tutacağını düşünmektesiniz. “Bütün inananlar kardeştir” mi? Amenna. Böyle bir “ideal”e inancım gereği inanırım. Öte yandan Peygamberin hanımı ile damadının bile, O’nun ölümünün ardından karşı karşıya gelen ordularda bulunduğunu da bilirim, mızrakların ucuna Kur’an yaprakları geçirildiğini de.
Aslında biz sizi çözdük Sayın Başbakan; sizin de işbirliği yaptığınız bölücülerin de zoru gerçekte anayasayla falan değil, doğrudan Türk Tarihi’yledir. Bizim kadar siz de iyi biliyorsunuz ki, anayasada kayıt altına alınmış olsa da, devletin adının neden “Türk Devleti”, milletin adının neden “Türk Milleti” olduğunun cevabı gerçekte anayasada falan değil, TARİH’tedir. Tarihle uğraşıp durmanızın, milleti ondan soğutmaya çalışmanızın ardında ona kastetme niyetiniz vardır. Ama bunu böyle asabiyye gibi, ırkçılık gibi ucuz işlerle başaramazsınız. Sizin Türk tarihi dışından getirmeye çalıştığınız örneklerle Türk Milliyetçiliğini mahkûm etme uğraşınızın gösterdiği gibi, belli ki sadece Türk Milliyetçiliğine değil, Türk tarihine de yabancısınız. Onun için –anlayasınız diye- tekrar ve tane tane söylüyorum: Bizim tarihimizde “asabiyye” de “mevali” de “şuubiye” de yoktur. Bizim tarihimizde “kast” da “sömürü” de “ırkçılık” da yoktur. Tarihimizden utanacağımızı veya şimdimizi ona bağlamaktan vazgeçeceğimizi düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz.

Sayın Başbakan;
Belli tıynetiniz müsait, çok rahat “gömlek” dediğiniz ideolojinizi değiştirebilirsiniz. Gömlek değiştirir gibi anayasayı ve başka şeyleri de değiştirebilirsiniz. Ama değiştiremeyeceğiniz bir şeyin var olduğunu da anlamak zorundasınız. Siz de, Türklük tartışmalarındaki bölücü ortaklarınız da: “Türk” adını devletten de milletten de silemezsiniz, çünkü Tarihi değiştiremezsiniz. Bu, onda ne şekilde anıldığınız görüldüğünde anlaşılacaktır. Bunu siz göremeseniz de “asabeniz” görecektir.
Sayın Başbakan;
Gerçi mektup biter gibi oldu ama henüz ona attığım başlığın hesabını veremedim. Üstüne yattığımı düşünmenizi istemem. İzninizle, ‘Irk’ın artık antropolojik bir terim olmaktan çıkıp zoolojinin inhisarına terk edildiği günümüzde, sizin nasıl olup da “ırkçı” olduğunuzu açıklayarak mektubumu sonlandırmak isterim.
Mektubumun başında anlattığım asabiyye özelliklerini taşımanızın dışında, üç ayrı anlamda ırkçısınız Sayın Başbakan. Zaten bu topraklarda başka türlüsü de olmazdı.
1. Irkçılığın yaptığı işlerin önemini abartmakla ırkçısınız: siz düşmanı olduğunuz her şeyi “ırkçılık” olarak yaftalamakla muhtemelen öngörmediğiniz bir iş daha yapmış oldunuz. O her şeyin yarattığı çeşitli etkileri de ırkçılığın iktidarından varsaydınız. Amacınız ona düşmanlığı ifade etmek olsa da -belki de yaptığınız işten kahramanlık payesi çıkartmak için- onu o derece büyüttünüz ki, bu derece reklamını yapmış olmakla “ırkçı” olarak anılmaya hak kazandınız.
2. Türk Milletini çok kültürlü, çok hukuklu, çok parçalı kabile yapısına geri döndürmeye çalışmakla ırkçısınız: oysa insanlık ne bedeller ödeyerek o asabe düzenlerini geride bırakmıştı. İnsanlığın binlerce yıl önce yaşamış olduğu kabile düzenlerine geri dönmenin “çağdaşlık” olduğuna sizi kim ikna etti? Entelektüel kapasitenizi birazcık olsun gösterebilmiş olsaydınız postmodern hülyalara kapılmış olduğunuzu düşünürdüm. Ama belli ki ne sizin ne de ada komşunuzun bu türden hülyaları yok. Egemen bir devlette birden çok hukuk olabileceğine sizi kim ikna etti? Yoksa içinden geldiğiniz geleneğin mirası mı? “Kültür”ün –tanımı gereği- zaten bütün bölgesel farklılıkları içeren genel bir kavram olduğunu kimse size söylemedi mi? Diyarbakırlı Çorumlu’ya Rizeli’nin Aydınlı’ya olduğundan daha mı uzaktır? Etnoloji, antropoloji, folklor gibi alanların uzmanları mutfak kültüründen geçiş ritüellerine kadar yaptıkları karşılaştırmalı araştırmaları masanıza koydu da siz bizlerden mi gizlediniz? ‘Dil’in, tek başına bir insan topluluğunu ‘millet’ yapmaya yetmediğini bilmiyor musunuz? UNESCO’nun verilerine göre; bugün, dünyada 7000’e yakın dil konuşulmakta, bunlardan 2500’den fazlası da yok olma evresine girmiş bulunmaktadır. Bunlardan her birini konuşan topluluğu ‘millet’ sayamayacağımız gibi; 2500’den fazla milletin yok olmak üzere olduğunu da söyleyemeyiz. Nitekim; geriye doğru gidildikçe, bu dillerin sayısı daha fazlaydı ve ortadan kalkan dillerin ortadan kalkan milletlere işaret ettiğini söylemeyiz. Öte yandan; farklı etnik topluluklar aynı dili konuşabildiği gibi aynı etnik kökenden gelen insanlar da –tarihsel şartlar gereği farklı dilleri konuşabilmektedir. Bu yönüyle de sadece ayrı bir dil konuşuyor olmak kendi başına ‘millet’ olmanın ölçütü değildir. Amaç sadece siyasi, değil mi? Peki bu siyasi amacın gerçek sahibi kim?
Her şeye rağmen bu ‘Millet’i etnik parçalara ayırmakta kararlı mısınız? O halde su katılmamış bir ırkçısınız.

3. Kişisel siyasi hedeflerinize ulaşmak için “ırkçılık” alıp satmakla ırkçısınız: endişe etmeyin, burada sözü uzatmayacağım. Buradaki kastım sadece “simitçi, kahveci, yoğurtçu”da olduğu gibidir. Olumlu ya da olumsuz ama kesinlikle önemli ve kullanımları toplumsal etki yaratan kavramları Pazar malı gibi özensizce kullandığınız ve “ırkçılık” bunların başta gelenlerinden biri olduğu için ırkçısınız.

O yok saydığınız “Türk Tarihi” vardır ve hiçbir dünyevi iktidarın değiştirmeye gücü yetmez. O adını söyleyemediğiniz “Türk Milleti” vardır ve size bile bağrını açmaya hazırdır; yeter ki nedâmet buyurunuz.
Atila KAYA
MHP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI
İstanbul Milletvekili


 
< Önceki   Sonraki >
 
Tavsiye Ettiklerimiz
Yasaklı Belgesel
Tebriz Türk Takımı
Tolon Paşa ve Ordusu
O.Sinanoğlu Sohbet
İthal Tohum İhaneti
Durum Çözümlemesi
Zekeriya Öz Hakkında
Kurtuluş Savaşında 2000 Kırgız
Hakikat nerede?
Etki Ajanları
Çıkışyolu Turan
Dilde Birlik ve Türklük Şuuru
TSK'yı Yıpratma Girişimleri
Siyasetimiz Nasıl Düzelir
Sivil cehalet
Türk Ülküsü
Mevlana'dan Öğütler
Kazak ve Türkiye Türkçesi
Ampulün Anlamı
Said-i Nursi'nin Gerçek Yüzü
Bor Madeni ve Önemi
İran'a şeriat nasıl geldi?
Atatürk'ün Kaleminden
Hablemitoğlu Belgeseli
Gül'ün Süreci
Gizli Mutabakat
Gladyocu İftirası
Kürt Federe Devletine
Gökşad'tan

Saçların gezerdi yüzümde eskiden

Ağlarsın

Saçların gezerdi yüzümde eskiden,

Şimdi yanaklarımda damla damlasın.

Ne çok severdim dizinde yatmayı,

Şimdi uykumu bölen keskin bıçaksın.

 

Nefesin vururdu nefesime her akşam,

Şimdi soluğumu kesen acı rüzgarsın.

Bütün dertlerim yalnız sende biterdi,

Şimdi yüreğimde kapanmaz yarasın.

 

Şehre uzak yerlerden yıldızlar sayardık,

Şimdi gökyüzünde en uzak yıldızsın.

Ne çok özledim seni anlatabilsem,

Şimdi oturup kana kana ağlarsın...

 

Çorlu, 2002

Gökşad

 

Gölgeler

Gölgeler

-I-

Ömrün gölgesi olsun ömrümün

Uzayıp gitsin ardımca

Ben gidersem bir ikindi vakti...

Ki sen bir Cuma sabahı gelirken

Ömrüm gölgesi olmuştu ömrünün

Uzayıp gitmişti ardınca...

 

Ankara, 2004

 

Gölgeler

-II-

Bütün zamanların tek suçlusu ben miyim

Üstüme bir bulutun bile gölgesi düşmez

Bu karanlık sahrada neye pervaneyim

Kapanan gözlerime bir ışık düşmez...

 

Medet ey sevgili, yandım bu çölde!

Bu nasıl bir serap, bu nasıl bir gölge?

Düştüm düşeli bu amansız hüzne

Divane yüreğim bir lahza gülmez

                                  

Ankara, 2004

 

Ahiret'te

 


 

Tanrım sen varlığı yaratansın

Canlı cansız her şeyi kuşatansın

Bir dileğim var sen bağışlayansın

Desem korkarım demesem yer beni

 

Garip gönlüm gece gündüz âhtadır

Dileğim gönlümde sana âyandır

Kusur kulundan bağış katındandır

Desem korkarım demesem yer beni

 

Bedenimi balçıktan sen halk ettin

Yüreğime dünyayı sen dar ettin

Gönlüm coştu, dilimi sen lâl ettin

Desem korkarım demesem yer beni

 

Tanrım hurilerin gözümde değil

Aşk için bir ömür yeterli değil

Hâşâ Kaynaroğlu isyanda değil

Âhirette sevdiğime ver beni

 

               Ankara, 2003

 

Sır Kapısı

Sır Kapısı

 

Kırk sır kapısı açıldı gözlerinde

Kırk ayrı yol var her kapının birinde

Her yol ağzında ayrı idam ettiler

Sade tenim kaldı saçının telinde

 

Bir tel saç ile bağladılar çenemi

Üç tas su ile yıkadılar tenimi

 

Beni gonca gül yaprağına sardılar

Musalla diye avucuna koydular

Nasıl bilirdiniz diye sordular

Sustum da dinledim başka bir alemde

 

Aşkı bilmeyenler hiç ses çıkarmadı

Mecnun dedi ki “beni utandırmadı”

 

Kaynaroğlu, adını toprağa verdin

İki kaş arasından sıratı geçtin

Lokman’ın sırrını sen âşikar ettin

Ölü müsün diri mi, bilmez hiç kimse.

 

Ankara, 2004

 

Nevruz

  

Nevruz

Gökyüzünde göç başlar vakit gece

Sultan kız batıdan doğuya göçer

Toy düğün başlar Türkistan ilinde

Sultan Nevruz önünde gergef işler

 

Bize de gel bilinmez bir saatte

Benim de ölülerim yeyip içsin

Rızkımızı bulalım bu yengi gün’de

Bütün alem Tanrı’ya secde etsin

 

Esir Türkleri unutma Sultanım

Onlar beklese de başka baharı

Birgün muhakkak biter bu zalim kış

Yine az görür Türk, koca dünyayı

 

Hazar’a muhabbet götür sultanım

Yesevi’den hikmet getir bizlere

De ki özlemiş sizi Kaynaroğlu

Gayrı dayanmazmış gönlü hasrete

Gökşad

Sivas, 1997

 

Kuşların Rüyası

Kuşların Rüyası 

Kuşların rüyasına girdim dün gece

Karar verdim bunu hep yapacağım

Hepsi de uyuyordu gözlerinde

Onları mı yoksa seni mi kıskanayım

 

Güya bir bülbül senin nefesinden

Şiirler okuyordu seher vaktinde

Şaşırdım kaldım, ses benim sesim

Dedi ki “İlham” derler buna sizin alemde

 

Rüyasında bir güvercin konup pencerene

Uzatıp kanatlarını tutundu ellerine

Şaşırdım kaldım, el benim elim

Dedi ki “Vuslat” derler buna sizin alemde

 

Bir serçe rüyasında kanat çırpıp

Su içti avuçlarından kana kana

Şaşırdım kaldım içim yanmış benim de

Dedi ki “Mecnun” derler buna sizin alemde

 

Kuşların rüyasına girdim dün gece

Gördüm ki seni seviyorum her bedende

Bir kaknus yaklaşıp kulağıma sessizce

Dedi ki “Kader” derler buna sizin alemde

 

Dedim ki “Hayrolur İnşallah...”

Gökşad 

Ankara, 2004

 

Gidişine Ağıt

 

 Mecnûn düşünde gördü Leylâ’yı bir gece:

 Ve sen, şehirlerini benim ülkeme kurdun,Pâyitahtını benim yaralı kalbime..

.Seni bir kan pıhtısı gibi elimde tuttum.

 İnsafsız rüzgârlar uğradı yurduma: 

Yağmur kar ortasında bir çöle düştüm,Kum fırtınasında tutundum saçlarına...

Sen uykudaydın, ben kâbuslar gördüm. 

Buğday tarlalarına kızgın alevler düştü: 

Çıplak ayaklı çocuklar savruldu her yana,

Çıplak ayaklı yıldızlar gibi darmadağın...

Ne olur beni de kat, beni de kat dualarına. 

Seni düşümde gördüm,  tam altı yıl önce: 

Ve sen, gözlerini giyindin Asya ceylanlarının,

Ak sakallardan miras bir huzur yüzünde...

Gezinip durdun içinde bütün damarlarımın.    

 Benim yüreğim mahşer, senin gönlün sırat: 

Zalim bir korku boğazlar sevincimi,

Gözlerim karanlık benim, senin gözlerin hayat.

Gözlerim hiç görmesin gittiğini...  

Ki o Selçuklu şehri seni bırakır mı bilmem:

 Lacivert göğünde gözlerin, bir muska gibi dururken,

Vakitsiz düşer toprağa kırkikindi yağmurları.

Bin yıllık Medrese, yeni bir Eylül’e soyunmuşken... 

Yıldızlara söyle seni geri getirsinler: 

Onlar bilir benim çekik gözlü yüreğimi.

Geçmişin saçından tut, sana yol göstersinler,

Yıldızlar bilir benim gökçe soylu düşlerimi... 

Ankara, 2003

Gökşad 

 

Gözlerin

 

Gözlerin

 

Sanki deryalara dalar giderim

Baktıkça içimi yakar gözlerin

Her şafak vaktinde çalar kapımı

İlmiği boynuma takar gözlerin

 

Mecnun’u çöllerde koyar çaresiz

Ferhad’ı dağlara salar gözlerin

Yanımda yöremde ölüm gezdirir

Benim peşimde o yeşil gözlerin

 

Başı dik dağlara yasla sırtını

Dolunay akşamı kaldır başını

Her kim ki yazarsa kişi bahtını

Ezelden alnıma yazmış gözlerin

 

Dört duvardan gayrı yerim olmadı

Kendi gölgem bana sadık kalmadı

Şu yalan dünyada yüzüm gülmedi

Benim tek servetim senin gözlerin

 

Kefenimi yeşil sarın, beyaz olmasın

Mezarımı göğe kazın yerde kalmasın

Sevdiğim gözünden yaşlar akmasın

Gider Kaynaroğlu, kalır gözlerin

 

Sivas, 1998

 
   
 
Benzer Yazılar