Anasayfa arrow Yazarlar arrow Kobali arrow Bu gözyaşları samimi mi?
 
   
Türkçülüğün Esasları
Türkçülüğün Özü
A) Dilde Türkçülük
B) Sanatta Türkçülük
C) Ahlaki Türkçülük
D) Hukukta Türkçülük
E) Dinde Türkçülük
F) İktisatta Türkçülük
G) Siyasette Türkçülük
H) Felsefede Türkçülük
Büyük Türkçülerden
Türkçülerden Özlü Sözler
Genel İçerik
Marşlarımız
Görsellikler
Türk Dünyası Ezgileri 1
Türk Dünyası Ezgileri 2
Türkçülük Hakkında
Tüm Dosyalar
Tüm Yazarlar
Edebiyat
Makaleler
Tepkisiz Kalma
Ağelini Öneriniz
Belge Resim

Bilgilendirme
Türküler
Görsellik
Kitap Önerileri
Büyük Türkçüler
Büyük Türkçülerden
Azınlık veya Özerk Türkler
Nutuk
Duyurular
Özlü Sözler
Yorumsuz Resimler
Siyasi Dosyalar

  :: TSK'dan ABD-İsrail Koridoru'na balyoz
  :: Emperyalizmin Tetikçileri
  :: Komünistlerin Atatürk karşıtlığı
  :: Rockefeller'den yüzyılın itirafı
  :: Ayrılma bildirisi ve Sevr
  :: İstanbul Barosu’ndan yapılan 14 maddelik açıklama
  :: Öz Yurdunda Köleleşen Türk
  :: IŞİD – ABD ilişkisinin delilleri
  :: Barzani ve Erdoğan
  :: İran Türkleri Hapislerde
  :: Hitler’in Müftüsü Hacı Emin El Hüseyni
  :: Seçsis Neden Türkiye'de Kullanılıyor?
  :: Irak’ın 16. Tugayı Peşmergeye katıldı!
  :: Türker Ertürk , ABD tertiplerini ve ABD işbirlikçilerini açıklıyor.
  :: Hava Kuvvetlerinde Tasfiye
  :: Esad'ın Ulusal Kanal Söyleşisi
Türkçe
Türkçe Adlar
Türkçe İzgileri
Hayvan Adları
Türkçe Terimler
Göktürk Yazıtları
Kuş Adları Derlemesi
Türkçe Adlar Sözlüğü
Kazakistan Türkçesi Sözlüğü
Azerbaycan Türkçesi Sözlüğü
Dosyalar
Siyasi Dosyalar
Tarihi Dosyalar
Görüntüler
Dini Dosyalar
Belge Resim
Bilimsel Dosyalar
Atatürk
Eserleri
Makaleleri
Özlü Sözleri
Atatürk Dosyaları
İletişim
 

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

İlgili İçerikler

Bu gözyaşları samimi mi?

PDF Yazdır Ağhesabı
Bu gözyaşları samimi mi?

Timsah’ın gözyaşları
Timsahın; avını parçaladıktan sonra üzülüp gözyaşı döktüğünü sanırdık hep. Aslında beslenmesi anındaki fizyolojik bir olaymış yani; doğallığının bir parçası olduğuymuş doğrusu. İnsanlar arasında bu doğal olay, eleştirel bir deyim gibi kullanılmakta.

Yine vatan evlatlarımızı şehit verdik. Öncekilerden değişik hiçbir amacı olmayan vatan evlatlarımız… Kurtuluş savaşımızdan buyana, hep aynı dilekler ve hep aynı nakarat; “ vatan sağ olsun”… Bu hain pusuların, kahpeliklerin gidebildiği boyut; ahlar, vahlar içerisinde ulaşacağı kısa bir andır yaşamlarımızda. Nasılsa bu da unutulur. Nasılsa ateş yalnızca düştüğü yeri yakıyor…

“ Bağımsızlığını ulusunun karakterinden alan millet”… Galiba yanılttık atam. Kendini yok etme adına, altına dinamit koyacak gözü kara, bir o kadar da fukara başkaca bir millet daha var mıdır ki? Seni yanılttık sevgili atam. Riyakarca davrandık ilkelerine. Genliğe hitabeni duvardan indireli yıllar oldu atam… “Bağımsızlık” diye diye, göbeğimizden bağlanabilmek için bütün değerlerimizi tekmeledik. O kadar tekmeledik ki; vatanı için canını feda eden, şehit olan Mehmetlerimizi sıradan bir habermiş gibi geçe bildik… Yine ateş düştüğü yeri yaktı yalnızca… Yine ahların, vahların sığıştığı kısa bir an. Kim bilir! Belki de bize uyan tavır budur!

O ateşin düştüğü yerde kendini hisseden çok değerli insanları, bu söylediğim aymazlıkların dışında tutmak istiyorum. Çünkü; az da olsa bu candan insanların var olduklarını, yurdumun bir yerlerinde ıstırap ve kaygıyla yaşadıklarını biliyorum.

İster kızın, isterseniz küfredin, dışlayın… Can alıcı sözler artık kapalı kaldıkları kutulardan çıkmalı ve bu günlere gelişimizin sebepleri yüksek sesle eleştirilmelidir. Ve bu yüksek sesler yaptırıma dönüşmelidir. Devekuşu bile yaklaşan bir tehlike var mı diye sık sık başını toprağa temas ettirirken biz bu ülkede yaşayanlar olarak tehlikeleri, davul zurna diye karşıladık.

KanalTürk’ün bu konularda ne kadar duyarlı ve etkileyici olduğunu biliyoruz artık. Bunu bir kenara koyarak, sabahki yemek sunumu yapan genç kardeşimizin olaya yaklaşımından bahsetmek istiyorum. Genç sunucu kardeşimiz bir duyarlılık sergilemek için alakası olmasa da sunumunda, şehit askerlerimizi anlatan, tam sayfa manşetten verilen gazete küpürünü göstererek bir bilinç uyandırmaya çalıştı. Üzüntü dileklerini sunduktan sonra “ sonuçta hayat devam ediyor” deyiverdi. Bu gün ataleti kendine yazgı olarak nakşetmiş insanlarımızın hep kullandıkları sihirli tümce… “ Hayat devam ediyor”… Nasıl ediyorsa!.. Ölen ölür kalan sağlar bizimdir misali…

Diyarbakır’daki Nevruz bayramı kutlamalarında yüz binler bir araya gelirler. Slogan atarlar, yazılar açarlar ve hep bir ağızdan “ biji apo” diye inançla bağırırlar. Sesleri dünyanın ta öteki ucuna kadar ulaşıverir. Bizler içimizde yaşanan bu ayrılıkçı, dış destekli harekete kızarız ve hatta küfürler ederiz. Amerikalıya, İsrailliye, İngilize, Fransıza, Almana, Danimarkalı, Belçikalı, Hollandalısına, Rusuna, İranlısına; yeter mi? Tabi ki yetmez çünkü dahası var. Komüniste, faşiste, emperyaliste, goşiste… Daha daha! Yahudiye, ruma, ermeniye mason ve sabetaiste… Kısacası Türk’ü sevmeyen ve yok edilmesini arzulayan, isteyen herkese. Acaba Türk Türk’ seviyor mu? Bırakalım birbirimizi sevmeyi, çocuklarımızı nasıl sevdiğimiz ortada! Onları eşyalarımızın bir parçası gibi görüp, giyindirir, kuşandırır, donatır sokağa salarız. Ardından da gençlikten şikayetler ederiz çünkü; kendimize dürüst olamıyoruz…

Bu gün on beş, yarın otuz şehit. Bu gün kırk bin, yarın seksen bin şehit. Ne fark eder ki! Ne yapalım yani! Nasılsa hayat devam ediyor… Şimdi kızıp küfrettiğimiz o ülkeler veya öbekler böyle durumlarda neler yapıyorlar bir hatırlayalım isterseniz. İsrail’in bir askeri kaçırıldı diye hemen savaş açtı. Ermeni kendi parlementosunu bastı ve altı parlementerini Türklerle dostluk kurulacak diye hiç acımadan öldürdü. İngiliz’in metrosunda bomba patladı, hemen ulusal yas ilan edildi.Amerikalısını anlatmama gerek yok sanırım. Çünkü o bütün dünyaya savaş ilan etmiş durumda. Ne için? Kendi insanlarının mutluluğu için… Dönelim bizim vatanımıza. Her bir tarafı çimdik çimdik satıldı ve de satılmaya devam ediliyor. Kimselerde “tık” yok. Maşallah herkesin tuzu kuru. Oryantal yaşama devam! Galiba Amerikan askerlerinin Iraklılara uyguladıkları postalla kapı tekmeleme ve tecavüzleri eylemiyle uyanacağız ama iş işten çoktan geçmiş olacak.


Türk milletini bu günlere düşüren zadeganlar hoyratça kulandılar ülkemizi. Yönetimi eline geçiren, bu ülkeyi bir tarafından dinamitledi. Ülkemin ali menfaatleri, Atatürk kazanımlarımız birer birer yok edildi ve de yok edilmeye devam etmekte. En güvenilir, milliyetçi olarak bilinenler bile, Türkiye’nin tapusunu tahkime teslim ettiler. Onlar yapıyor, bizler bakıyoruz. “ Bir fil yetmedi yüce hünkarım, iki daha ihsan eyle” diyoruz… İki cilalı laf ile yelkenlerimiz iniveriyor işte…

Suskun toplumlar batmaya mahkumdur. Biz Türk halkı olarak susturulmayı hak gördük ve sustuksa, ağlamayalım o zaman. Nasılsa ateş düştüğü yeri yaktı yarın yine yakacağı gibi. Nasılsa hayat devam ediyor… Timsahın gözyaşlarını bırakın orada kalsın…


Kobali


 
< Önceki   Sonraki >
 
Tavsiye Ettiklerimiz
Yasaklı Belgesel
Tebriz Türk Takımı
Tolon Paşa ve Ordusu
O.Sinanoğlu Sohbet
İthal Tohum İhaneti
Durum Çözümlemesi
Zekeriya Öz Hakkında
Kurtuluş Savaşında 2000 Kırgız
Hakikat nerede?
Etki Ajanları
Çıkışyolu Turan
Dilde Birlik ve Türklük Şuuru
TSK'yı Yıpratma Girişimleri
Siyasetimiz Nasıl Düzelir
Sivil cehalet
Türk Ülküsü
Mevlana'dan Öğütler
Kazak ve Türkiye Türkçesi
Ampulün Anlamı
Said-i Nursi'nin Gerçek Yüzü
Bor Madeni ve Önemi
İran'a şeriat nasıl geldi?
Atatürk'ün Kaleminden
Hablemitoğlu Belgeseli
Gül'ün Süreci
Gizli Mutabakat
Gladyocu İftirası
Kürt Federe Devletine
Gökşad'tan

Saçların gezerdi yüzümde eskiden

Ağlarsın

Saçların gezerdi yüzümde eskiden,

Şimdi yanaklarımda damla damlasın.

Ne çok severdim dizinde yatmayı,

Şimdi uykumu bölen keskin bıçaksın.

 

Nefesin vururdu nefesime her akşam,

Şimdi soluğumu kesen acı rüzgarsın.

Bütün dertlerim yalnız sende biterdi,

Şimdi yüreğimde kapanmaz yarasın.

 

Şehre uzak yerlerden yıldızlar sayardık,

Şimdi gökyüzünde en uzak yıldızsın.

Ne çok özledim seni anlatabilsem,

Şimdi oturup kana kana ağlarsın...

 

Çorlu, 2002

Gökşad

 

Gölgeler

Gölgeler

-I-

Ömrün gölgesi olsun ömrümün

Uzayıp gitsin ardımca

Ben gidersem bir ikindi vakti...

Ki sen bir Cuma sabahı gelirken

Ömrüm gölgesi olmuştu ömrünün

Uzayıp gitmişti ardınca...

 

Ankara, 2004

 

Gölgeler

-II-

Bütün zamanların tek suçlusu ben miyim

Üstüme bir bulutun bile gölgesi düşmez

Bu karanlık sahrada neye pervaneyim

Kapanan gözlerime bir ışık düşmez...

 

Medet ey sevgili, yandım bu çölde!

Bu nasıl bir serap, bu nasıl bir gölge?

Düştüm düşeli bu amansız hüzne

Divane yüreğim bir lahza gülmez

                                  

Ankara, 2004

 

Ahiret'te

 


 

Tanrım sen varlığı yaratansın

Canlı cansız her şeyi kuşatansın

Bir dileğim var sen bağışlayansın

Desem korkarım demesem yer beni

 

Garip gönlüm gece gündüz âhtadır

Dileğim gönlümde sana âyandır

Kusur kulundan bağış katındandır

Desem korkarım demesem yer beni

 

Bedenimi balçıktan sen halk ettin

Yüreğime dünyayı sen dar ettin

Gönlüm coştu, dilimi sen lâl ettin

Desem korkarım demesem yer beni

 

Tanrım hurilerin gözümde değil

Aşk için bir ömür yeterli değil

Hâşâ Kaynaroğlu isyanda değil

Âhirette sevdiğime ver beni

 

               Ankara, 2003

 

Sır Kapısı

Sır Kapısı

 

Kırk sır kapısı açıldı gözlerinde

Kırk ayrı yol var her kapının birinde

Her yol ağzında ayrı idam ettiler

Sade tenim kaldı saçının telinde

 

Bir tel saç ile bağladılar çenemi

Üç tas su ile yıkadılar tenimi

 

Beni gonca gül yaprağına sardılar

Musalla diye avucuna koydular

Nasıl bilirdiniz diye sordular

Sustum da dinledim başka bir alemde

 

Aşkı bilmeyenler hiç ses çıkarmadı

Mecnun dedi ki “beni utandırmadı”

 

Kaynaroğlu, adını toprağa verdin

İki kaş arasından sıratı geçtin

Lokman’ın sırrını sen âşikar ettin

Ölü müsün diri mi, bilmez hiç kimse.

 

Ankara, 2004

 

Nevruz

  

Nevruz

Gökyüzünde göç başlar vakit gece

Sultan kız batıdan doğuya göçer

Toy düğün başlar Türkistan ilinde

Sultan Nevruz önünde gergef işler

 

Bize de gel bilinmez bir saatte

Benim de ölülerim yeyip içsin

Rızkımızı bulalım bu yengi gün’de

Bütün alem Tanrı’ya secde etsin

 

Esir Türkleri unutma Sultanım

Onlar beklese de başka baharı

Birgün muhakkak biter bu zalim kış

Yine az görür Türk, koca dünyayı

 

Hazar’a muhabbet götür sultanım

Yesevi’den hikmet getir bizlere

De ki özlemiş sizi Kaynaroğlu

Gayrı dayanmazmış gönlü hasrete

Gökşad

Sivas, 1997

 

Kuşların Rüyası

Kuşların Rüyası 

Kuşların rüyasına girdim dün gece

Karar verdim bunu hep yapacağım

Hepsi de uyuyordu gözlerinde

Onları mı yoksa seni mi kıskanayım

 

Güya bir bülbül senin nefesinden

Şiirler okuyordu seher vaktinde

Şaşırdım kaldım, ses benim sesim

Dedi ki “İlham” derler buna sizin alemde

 

Rüyasında bir güvercin konup pencerene

Uzatıp kanatlarını tutundu ellerine

Şaşırdım kaldım, el benim elim

Dedi ki “Vuslat” derler buna sizin alemde

 

Bir serçe rüyasında kanat çırpıp

Su içti avuçlarından kana kana

Şaşırdım kaldım içim yanmış benim de

Dedi ki “Mecnun” derler buna sizin alemde

 

Kuşların rüyasına girdim dün gece

Gördüm ki seni seviyorum her bedende

Bir kaknus yaklaşıp kulağıma sessizce

Dedi ki “Kader” derler buna sizin alemde

 

Dedim ki “Hayrolur İnşallah...”

Gökşad 

Ankara, 2004

 

Gidişine Ağıt

 

 Mecnûn düşünde gördü Leylâ’yı bir gece:

 Ve sen, şehirlerini benim ülkeme kurdun,Pâyitahtını benim yaralı kalbime..

.Seni bir kan pıhtısı gibi elimde tuttum.

 İnsafsız rüzgârlar uğradı yurduma: 

Yağmur kar ortasında bir çöle düştüm,Kum fırtınasında tutundum saçlarına...

Sen uykudaydın, ben kâbuslar gördüm. 

Buğday tarlalarına kızgın alevler düştü: 

Çıplak ayaklı çocuklar savruldu her yana,

Çıplak ayaklı yıldızlar gibi darmadağın...

Ne olur beni de kat, beni de kat dualarına. 

Seni düşümde gördüm,  tam altı yıl önce: 

Ve sen, gözlerini giyindin Asya ceylanlarının,

Ak sakallardan miras bir huzur yüzünde...

Gezinip durdun içinde bütün damarlarımın.    

 Benim yüreğim mahşer, senin gönlün sırat: 

Zalim bir korku boğazlar sevincimi,

Gözlerim karanlık benim, senin gözlerin hayat.

Gözlerim hiç görmesin gittiğini...  

Ki o Selçuklu şehri seni bırakır mı bilmem:

 Lacivert göğünde gözlerin, bir muska gibi dururken,

Vakitsiz düşer toprağa kırkikindi yağmurları.

Bin yıllık Medrese, yeni bir Eylül’e soyunmuşken... 

Yıldızlara söyle seni geri getirsinler: 

Onlar bilir benim çekik gözlü yüreğimi.

Geçmişin saçından tut, sana yol göstersinler,

Yıldızlar bilir benim gökçe soylu düşlerimi... 

Ankara, 2003

Gökşad 

 

Gözlerin

 

Gözlerin

 

Sanki deryalara dalar giderim

Baktıkça içimi yakar gözlerin

Her şafak vaktinde çalar kapımı

İlmiği boynuma takar gözlerin

 

Mecnun’u çöllerde koyar çaresiz

Ferhad’ı dağlara salar gözlerin

Yanımda yöremde ölüm gezdirir

Benim peşimde o yeşil gözlerin

 

Başı dik dağlara yasla sırtını

Dolunay akşamı kaldır başını

Her kim ki yazarsa kişi bahtını

Ezelden alnıma yazmış gözlerin

 

Dört duvardan gayrı yerim olmadı

Kendi gölgem bana sadık kalmadı

Şu yalan dünyada yüzüm gülmedi

Benim tek servetim senin gözlerin

 

Kefenimi yeşil sarın, beyaz olmasın

Mezarımı göğe kazın yerde kalmasın

Sevdiğim gözünden yaşlar akmasın

Gider Kaynaroğlu, kalır gözlerin

 

Sivas, 1998

 
   
 
Benzer Yazılar