Anasayfa arrow İthal Tohum İhaneti
 
   
Türkçülüğün Esasları
Türkçülüğün Özü
A) Dilde Türkçülük
B) Sanatta Türkçülük
C) Ahlaki Türkçülük
D) Hukukta Türkçülük
E) Dinde Türkçülük
F) İktisatta Türkçülük
G) Siyasette Türkçülük
H) Felsefede Türkçülük
Büyük Türkçülerden
Türkçülerden Özlü Sözler
Genel İçerik
Marşlarımız
Görsellikler
Türk Dünyası Ezgileri 1
Türk Dünyası Ezgileri 2
Türkçülük Hakkında
Tüm Dosyalar
Tüm Yazarlar
Edebiyat
Makaleler
Tepkisiz Kalma
Ağelini Öneriniz
Belge Resim

İlgili Altbölümler :

Bilgilendirme
Türküler
Görsellik
Kitap Önerileri
Büyük Türkçüler
Büyük Türkçülerden
Azınlık veya Özerk Türkler
Nutuk
Duyurular
Özlü Sözler
Yorumsuz Resimler
Siyasi Dosyalar

  :: TSK'dan ABD-İsrail Koridoru'na balyoz
  :: Emperyalizmin Tetikçileri
  :: Komünistlerin Atatürk karşıtlığı
  :: Rockefeller'den yüzyılın itirafı
  :: Ayrılma bildirisi ve Sevr
  :: İstanbul Barosu’ndan yapılan 14 maddelik açıklama
  :: Öz Yurdunda Köleleşen Türk
  :: IŞİD – ABD ilişkisinin delilleri
  :: Barzani ve Erdoğan
  :: İran Türkleri Hapislerde
  :: Hitler’in Müftüsü Hacı Emin El Hüseyni
  :: Seçsis Neden Türkiye'de Kullanılıyor?
  :: Irak’ın 16. Tugayı Peşmergeye katıldı!
  :: Türker Ertürk , ABD tertiplerini ve ABD işbirlikçilerini açıklıyor.
  :: Hava Kuvvetlerinde Tasfiye
  :: Esad'ın Ulusal Kanal Söyleşisi
Türkçe
Türkçe Adlar
Türkçe İzgileri
Hayvan Adları
Türkçe Terimler
Göktürk Yazıtları
Kuş Adları Derlemesi
Türkçe Adlar Sözlüğü
Kazakistan Türkçesi Sözlüğü
Azerbaycan Türkçesi Sözlüğü
Dosyalar
Siyasi Dosyalar
Tarihi Dosyalar
Görüntüler
Dini Dosyalar
Belge Resim
Bilimsel Dosyalar
Atatürk
Eserleri
Makaleleri
Özlü Sözleri
Atatürk Dosyaları
İletişim
 

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

İlgili İçerikler

Ben bir Kürt aydını olsaydım

PDF Yazdır Ağhesabı

Ben bir Kürt aydını olsaydım, kendimi parçası hissettiğim halkın bütününü tanımaya adardım. Tanıma sürecine mutlaka bizzat kendimi tanımaktan başlar, aidiyet duygumun dayanaklarını acımasızca irdelerdim. Kendime dair keşfettiğim ilk özellik, pek muhtemeldir ki "Kürtçe" konuşuyor olmam olurdu.

 

Kimliğime ilişkin bu değerli ipucunun izini sürer, Kürtçe'yi "İndo-Avrupa dil ailesinin, İndo-İran dalının İran dilleri alt-grubu"na yerleştiren Batılı dilbilimcilerin eserlerini irdelerdim. Ben bir Kürt aydını olsaydım, irdelediğim dilbilimcilerinin anadilimi altında tasnif ettikleri "İndo-Avrupa dili" sınıfının ideolojik bir "varsayım"dan ibaret olduğunu, böyle bir dilin varlığına ilişkin hiçbir bilimsel verinin bulunmadığını keşfetmekten büyük rahatsızlık duyardım. Rahatsızlığım, "İndo-Avrupa dili" konuştukları varsayılan "Aryan" kavimlerinin bizzat kendilerinin de ideolojik bir kurmacadan ibaret olduklarını keşfettiğimde daha da artar; "ilk İndo-Avrupa dili" ve "Aryan kavimleri" icatlarının arkasında 19. yüzyıl İngilizlerini gördüğümde teyakkuza geçerdim. Bir Kürt aydını olsaydım, halkımın 19. yüzyıla ve İngilizlere ilişkin deneyimleri, beni "emperyalizm"e karşı mutlaka uyarır; araştırmamı derinleştirmeye s evk ederdi. Az biraz daha irdelediğimde, "Aryan" kelimesini, Sanskritçe'den türetip, Avrupa dillerine salanların da onlar olduklarını öğrenirdim.


Ben bir Kürt aydını olsaydım, halkımın Batı'nın gündemine Mezopotamya'da petrol bulunmasından çok daha önce, dini nedenlerle girdiğini, 1800'lü yılların daha ilk yarısında "Havarilerin ruhlarıyla donanmış, İsa'nın aşkı uğruna dünya nimetlerini terk etmiş" misyonerlerin "o vahşi dağlar" dedikleri topraklarıma İsa'nın "haçını yerleştirmek" için geldiklerini hatırlardım. Ben bir Kürt aydını olsaydım, Edward Said'in "Avrupalı olmayan halkların özelliklerinden bir tanesi de belgeler, tarihler, otobiyografiler, kayıtlar ve benzerleri bakımından zengin olmamasıdır.../onların/ tarihi hakkında kapsamlı, güvenilir bir eser bulunmamasının nedeni de budur" tesbiti kulağıma küpe olur, halkıma ilişkin Batılı "tesbitler"i öğrenir ama mutlak doğru gibi asla kabullenmez; Ermeni diyasporasının ithamları karşısında boynumu bükmezdim.


Ben bir Kürt aydını olsaydım, meselâ 1840 yılında, Muş, Bitlis, Erzurum ve Van'a misyoner aileler yerleştiren Papaz Horatio Southgate(1)gibi bir adamın, "putperest" dediği halkıma kapı komşum Ermeniler aracılığıyla ulaşma planları yaptığını öğrendiğimde düşünür, bu hususta misyonerlerin "Hıristiyan Ermenilerle işbirliği" yapmış olmalarının telmihlerini irdelerdim. Bu bağlamda, Papaz Efendinin "...Bununla beraber, diğer Doğu halklarının hepsinden üstün oldukları kanısındayım. Türklerin ve İranlıların arasında yaşayan Kürtler, ne Türkler gibi suratsız ve ağır, ne İranlılar gibi mülayim ve sinsidirler. Yırtıcı ve aşağılanmış bir ırk olarak dağlarda dolanır, yerleşik Kürtler tarafından sahiplenilmezler. Yerleşikler, farklı bir türdür. İçtenlikleri, erkekçe bağımsızlıkları, şeffaflıkları, cömertlikleri, canlılıkları, zekâları Hıristiyanlığa yaklaşımları bağlamında olumsuzluk içermez, dahası, Hıristiyanlığa biat etti kleri takdirde soylu ve özel bir halk olacaklarına işaret eder" şeklindeki tesbitlerini, halkım üzerindeki emellerin olası bir tezahürü olarak kaydetmekten geri durmazdım.


Ben bir Kürt aydını olsaydım, rahmetli Musa Anter'in anılarını okumuş, Hitler'in Ankara Büyükelçisi Franz Joseph Hermann Michael Maria von Papen'in(2) rahmetliyi "Kürt ırkı"nın katışıksız olduğu, yani Araplara, İranlılara, Türklere veya Ermenilere "bulaşmadığı" asırlarda "mavi gözlü-sarışın" olduklarına dair ikna turlarını ürpererek hatırlardım. Aynı bağlamda, Madam Danielle Mitterrand'ın yoksul ve garip Diyarbakır'ı "dünyanın en güzel şehri, şehirlerin anası" ilân etmesini de aynı çerçevede değerlendirirdim. Ben bir Kürt aydını olsaydım, sarışın, mavi gözlü ve bütünüyle sanal "Aryan"ların, "Beyaz Avrupalılar"ın Cilâlı Taş Devrinde Kafkaslarda "yaşamış" atalarına dönüştürülmesi sürecini ibretle izler; "Beyaz adamın üstünlüğü" kuruntusunun insanlığın başına sardığı felâketleri düşünür, yüreğim daralırdı. Ben bir Kürt aydını olsaydım, 17.yüzyıl gezgini Evliya Çelebi'yi gözden kaçırmaz, dördüncü kitabında onaltı d eğişik Kürtçe'den bahsettiğini kaydeder; buna karşın, "anadil"in bir halkın etnik kökeninin saptanmasında yegâne belirleyici unsur olmadığını, din, aşiret bağlantıları gibi unsurlarla çakışması halinde önem kazandığını keşfederdim. Ben bir Kürt aydını olsaydım, günümüz dünyasında "millet" kavramının Frenk armudu misali bir sözcük olup, kim hangi niyetle isterse öyle istimal edilebildiğini keşfettiğimde bir daha durur düşünür, "Kürt milliyetçiliği" gibi bir tanımı dillendirmeden önce içini doldurduğumdan emin olmak isterdim. Nedir, "millet"? Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Büyük Lügat'ın dediği gibi "bir dinden olanların topluluğu" ise; "milliyet"in karşılığını "ümmet" ise; "aralarında din, dil ve tarih birliği olan topluluktaki hâl; maddi manevi birlik ve beraberlik rabıtaları bulunan topluluklardaki vasıf" ise; "milletimiz bir vücuttur; ruhu İslâmiyet; aklı Kur'an ve imandır" açıklaması doğru ise, ne "Kürt," ne de ne "Türk" milliyetçiliği diye bir tanımlamanın olamayacağını t eslim ederdim.


Ben bir Kürt aydını olsaydım, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Büyük Lügat'la yetinmez, Batı kaynaklarını didiklerdim. İngilizce, Fransızca, Almanca'da hatta Rusça'da aynı olan "nation" kelimesinin pek ünlü bir çağdaş filozof(3) tarafından "Nation/millet soyuna ilişkin bir kuruntuyu paylaşan, komşularına karşı nefret besleyen bir toplumdur. Bu nedenledir ki, bir nation/millet'teki bağlılığın temelinde kusurlu bellek (kuruntu) ve ötekine duyulan nefret yatar" cümlesini görünce kanım donardı. Biraz daha inceleyince, Profesör Margalit'in ailelerimiz, arkadaşlarımız, sevgililerimiz, komşularımız, kavmimiz ve nation/milletimizle geliştirdiğimiz sağlam ilişkilerin ortak belleğimizin ürünü olduğunu iddia ettiğini görür; "ortak bellek"in sağlam ve ahlâki ilişkiler geliştirirken, aynı biyolojik türden olmamızın dışında hemen hiçbir şey paylaşmadığımız yabancılarla ilişkilerimizin zayıf ve gayri-ahlâki olduğunu söylediğini öğrenirdim. Bu çerçevede, "ortak bellek"in Kürtleri özgürleştirmekten çok sakatlayan, barışmacılıktan çok öç alma duygularını körükleyen bir olgu olabileceğinden korkardım.


Ben bir Kürt aydını olsaydım, Margalit'in çözümlemesi bize uyar diye heveslensem dahi, öncülünde zorlanır, "öteki"nden kategorik olarak nefret eden/dışlayan bir "Türk" tanımadığım gibi, Türklerin dört başı mamur ortak bir "soysop" doktrinleri olmadığını bildiğimi teslim ederdim. Bir ucu Manas, diğer ucu Hayber Kalesi destanı olan bir anılar manzumesi, ne kadar "ortak bir kuruntu" olabilir diye irdelerdim. Ben bir Kürt aydını olsaydım, talihsiz bir tarihin, tanımların ideolojik karmaşasının acısının, hele de Yeni Dünya Düzeni'nde yaşayakalabilmek için canını dişine takmış çabalayan Türkiye'den çıkarılmasına izin vermezdim.


****

Ben bir Kürt aydını olsaydım, Türklerin niye soyumu ille de kendilerinden bilmek istediklerini, "dağ Türkü" filân gibi aidiyetler icat ettiklerini merak ederdim.

 

Ben bir Kürt aydını olsaydım, ulusal devletlerin "milli birlik ve beraberlik"i sağlamak arzusuyla ulusal sınırları içinde yaşayan farklı etnik ve dinsel grupları mezcetme eğilimleri olduğunu bilir; Türk hükümetlerinin de benzeri tutum içine girmiş olabileceklerini yadırgamazdım. Ben bir Kürt aydını olsaydım, 20. yüzyılın başlarında minnacık Arnavutluk bile Avrupa'nın hasta adamından bağımsız bir devlet kopartırken, benimkilerin neden aynı performansı gösteremediklerini çözümlemeye çalışırdım. Ben bir Kürt aydını olsaydım, benimkilerin Osmanlı mirasından bağımsız bir devlet kopartmaya yeterince asılmamalarının sebebinin sadece din kardeşliği ile açıklanamayacağını, Arnavutların, meselâ, bağımsız İslam devletlerini, üstelik, Batılılara "Avrupa'nın ilk İslam Devleti" olarak kabul ettirmeyi başardıklarını hatırlardım.


Ben bir Kürt aydını olsaydım, Osmanlı tarihçilerinin 16. yüzyılın ilk senelerinden itibaren, "Kürtler" diye bir halktan, hatta topraklarının İmparatorluk'a katılma sürecinden bahsede geldiklerini, Bitlis hâkimi Kürt Şeref Han'ın dönemin egemen Kürt ağalarının aile tarihlerini ayrıntılarıyla kaleme aldığı eserinin Osmanlı siyasilerinin başucu kitabı olduğunu hatırlar, 1930'lu yıllarda bile Türkiye'de "Kürt" kimliğinin tabu olmamış olması üzerinde düşünürdüm.


Ben bir Kürt aydını olsaydım, Türkiye'de soyağacının bir yerinde bir Kürt atası olmayan hemen hiç kimsenin yaşamadığını hatırlar; örneğin, Erzurum Cephesi gazisi Kürt İhsan Nuri Paşa'yı rahmetle anardım. Ben bir Kürt aydını olsaydım, Hamidiye Alayları komutanı Mirliva İbrahim Paşa'yı, Osmanlı Şûrâ-yı Devlet başkanı Kürt Said Paşa'yı unutmaz, rahmetli Menderes'in bakanları Yusuf Azizoğlu'nun, Mustafa Ekinci'nin, Ord. Prof. Hüseyin Şükrü Baban'ın, Sabahattin Eyüboğlu'nun Türklerin gönüllerindeki konumlarını duyumsamaya çalışırdım. Ben bir Kürt aydını olsaydım, başta İsmet İnönü ve Turgut Özal olmak üzere, nice devlet adamını "devlet adam"ı yapan şecerelerini ihmal etmezdim.


Ben bir Kürt aydını olsaydım, İngiltere'yle Fransa, Osmanlı İmparatorluğu'nu paylaştıkları gizli Sykes-Picot antlaşmasını (4) imzalamış, yağma kervanına Rusya'yı da katmışlarken; tuzu kuru ABD Başkanı Wilson'u ciddiye alıp, tam da hayat memat mücadelesi verdikleri bir aşamada Türk kan kardeşlerini bağımsızlık ile özerklik arasında gidip gelen dayatmalarıyla bunaltan başta Kürt Teali Cemiyeti, İstiklali Kürdistan, Hevi gibi örgütlenmelerin onlarda yarattığı ihanete uğramışlık duygusuna empati ile yaklaşmaya çalışır, Kemal Burkay'ın Sezen Aksu tarafından ölümsüzleştirilen "Gülümse"sini dilimden düşürmezdim.


Ben bir Kürt aydını olsaydım, devasa bir İmparatorluk'tan arda kalanların Gürcü'den Ermeni'ye, Boşnak'tan Arnavut'a, Tatar'dan Acem'e, Çeçen'den Arap'a varıncaya kadar, hemen her halktan akrabaları olmuş olmasını doğal karşılardım. Ben bir Kürt aydını olsaydım, kendi soyuma yakıştırdığım ayrıcalığın rasyonel mesnetlerini irdelerdim. Ben bir Kürt aydını olsaydım, İmparatorluk'un ve izleyen Cumhuriyet'in asli kurucuları Türklerin başta isim hakkı olmak üzere, müktesep haklarının tümünün teslim edilmek durumunda olduğunu itiraf ederdim.


Ben bir Kürt aydını olsaydım, bir dönemin alenen ırkçı akımlarının nasıl ve ne zaman Kürt önderlerine musallat olduğunu kestirmeye çalışırdım. Ben bir Kürt aydını olsaydım, ümmetçilikle ırkçı milliyetçilik arasında kalmış gibi duran Şeyh Sait'in oğlu merhum Ali Rıza Efendi'nin merhum Şeyhmus Anter'in (5) naklettiği tutumunu değerlendirmeye çalışırdım: "Oğlum, bak, Osmanlı'ya bir hal oldu, kendisine Türk demeye başladı. Bunu başlatan Sultan Abdülhamid'dir. Kürtler, İttihat Terakki'ye bunun için girdiler. Sonra bir de baktık ki, İttihat Terakki, Abdülhamid'den beter oldu... Anadolu'ya dönmeler hâkim oldu. Bu adamların ne Türk'le ilişkisi vardır, ne Kürt'le... Bu adamların hangisinin kökünü kazısan ya Yahudi dönmesi veya Kafkas, Kırım ve Selanik, Rumeli muhaciridir. Bu da bir tesellidir. Şükrediyoruz ki, bunlar hakiki Türk ve Kürt değillerdir... Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne hakim oldular. Temiz Türk halkını mahc up edip, utangaç duruma düşürüyorlar."


Ben bir Kürt aydını olsam, rahmetli Anter'in "Harp /İkinci Dünya Harbi/ yıllarında Ankara'daki İngiliz, Alman elçiliklerini davet ettik. İngiliz elçisi gelmedi ama Alman Büyükelçisi Von Papen ve daha sonra Leningrad Harbi'nde (6) ölecek olan muhteşem kızı geldiler. Ben onları karşıladım, Almanca, 'Hoş geldiniz' dedim. Von Papen, elimi tutup bırakmayarak, kendisi ve kızını şöyle tanıttı, 'Seinen ankel Von Papen und seinen ankel schwesster.' (7) Tabii, burada o zamanki Alman doktrinine göre, Kürtleri Alman ırkına en yakın soy olarak kabul etmelerinin de etkisi vardı. Fakat son zamanlarda Muş yöresine yaptığım bir gezide bir Kürt aşiretine rastladım. Aşiretin adı 'Alman'dı. Tiplerine baktım, hakikaten çoğunluğu Cermen tipindeydi. Zaten, Arap, Acem ve Türklerden uzak kalan saf Kürt aşiretlerinin çoğu Cermen tipindeydi. Örneğin, Bohtan ve Şirvan bölgeleri gibi, çoğu uzun boylu, mavi gözlü, beyaz tenli ve sarışındırl ar." sözlerini hayli yadırgardım.


Ben bir Kürt aydını olsaydım, bu "Kürtler, Araplardan ve Türklerden farklı bir ırktandırlar" temasının 1918-1921 yıllarında ısrarla işlenmiş olmasının telmihlerini değerlendirmeye çalışır; gururumu ne denli okşarsa okşasın, meselâ, Hindistan hükümetinin 24. Pencaplılar Kıtası, Siyasi Şubesi'nde görevli Yüzbaşı W. R. Hay gibi bir İngiliz subayının "Kürtlerin ulusal bilinçlerinin uyandığı ve birleştikleri gün, Türk, İran ve Arap devletleri onların karşısında ufalıp, toz olacaklardır" dolduruşuna gelmez, halkımı sürüklenmesi kuvvetle muhtemel felâketlere karşı uyarmaya çalışırdım.


Ben bir Kürt aydını olsaydım, Batılı emperyalistlerin, meğerki üçümüzden birinden özel bir çıkarları olsun, Kürtler, Araplar ve Türkler söz konusu olduklarında aynı aşağılayıcı sıfatları kullandıklarının ayırdında olurdum. Ben bir Kürt aydını olsaydım, halkımın ırkçı safsataları benimsemekten her şeye rağmen korunmuş olmasını, Türk kankalarını anımsatır biçimde okuma özürlü olup, Batı'nın rahle-yi tedrisinden geçmekte gecikmiş olmalarına verir, şükrederdim.


Ben bir Kürt aydını olsaydım, rahmetli Anter'in "Hayırsever ve muhterem Kürt anası" diye ululadığı Madam Mitterrand'ın elini öpüp başına koyduğunu okuduğumda, bir diğer İngiliz Siyasi Subayı (8) Binbaşı E. B. Sloan'ın Kürtçenin Süleymaniye'de resmi dil olarak kullanılmasına yönelik "üstün gayretleri"nin, yörede petrolün keşfedildiği yıllara denk düştüğünü hatırlar, bölgedeki İngiliz-Fransız-Alman rekabetini düşündüğümde yüreğim büsbütün daralırdı. Ben bir Kürt aydını olsaydım, Çanakkale Boğazı'na aç kurtlar gibi yüklenenleri unutmaz, halkıma sempatilerini sunmaya gelenlere hiçbir biçimde bel bağlamaz, çapanoğlunu keşfetmeye çalışırdım.


Ben bir Kürt aydını olsaydım, ahlâken savunamadığım hiçbir önder ya da örgüte bel bağlamaz, Türk hükümetlerinin "Resmi Tarihi"nden yakınırken, PKK ve uzantılarının söylemlerine teslim olmazdım. Ben bir Kürt aydını olsaydım, bizzat kendi entelijensiyası tarafından ihmal edilmiş soyumun acısının 'Yeni Dünya Düzeni'nde var olabilmek için petrolsüz, doğalgazsız çabalayan kan kardeşlerimden çıkarılmasına razı olmazdım. Ben bir Kürt aydını olsaydım, toza dumana aldırmaz, "aydın" sıfatımın kefaretini bambaşka oluşumlarla şahlanan Bilgi Çağı'nda halkımın var olabilmeyi sürdürebilmesi için şart olan donanımı sağlamaya çalışarak ödemeye gayret ederdim.
 

***

Ben bir Kürt aydını olsaydım, Türkiye'de, sosyalizme, ilk kez yasalar çerçevesinde meşru bir fikir akımı ve siyasî hareket olarak ortaya çıkma ve kendisini ifade etme fırsatı tanıyan 27 Mayıs Anayasası'nı yürürlüğe koyan ruhu doğru çözümlemeye çalışırdım.

 

Ben bir Kürt aydını olsaydım, halkımın farklı bir nation/millet olduğu savını, Türk hükümetleri ve kamuoyuna kabul ettirmekte en büyük rolü, Türk sol hareketinin oynamış olmasının telmihlerini iyi değerlendirmeye çalışırdım.


Ben bir Kürt aydını olsaydım, "Türkiye'nin doğusunda Kürt halkının yaşamakta olduğunu; Kürt halkı üzerinde baştan beri hâkim sınıfların faşist iktidarlarının zaman zaman kanlı zulüm niteliğine bürünen baskı ve terör, asimilasyon politikaları uyguladıklarını... 'Doğu Sorunu'nu bir bölgedeki kalkınma sorunu olarak ele almanın hâkim sınıf iktidarlarının şöven-milliyetçi görüşlerinin ve tutumlarının uzantısından başka bir şey olmadığını; ...Kürt halkının anayasal vatandaşlık haklarını kullanmak ve diğer tüm demokratik özlem ve isteklerini gerçekleştirmek yolundaki mücadelesinin, bütün anti-demokratik, faşist, baskıcı, şöven-milliyetçi akımların amansız düşmanı olan Partimiz tarafından desteklenmesinin olağan ve zorunlu bir devrimci görev olduğunu, ...Kürt halkının gelişen demokratik özlem ve isteklerini ifade ve gerçekleştirme mücadele/sinde... Kürt ve Türk sosyalistlerinin Parti içinde omuz omuza çalışmalarının ge rektiğini, ...kabul ve ilan"(9) eden Türkiye İşçi Partisi'nin Türk delegelerinin haklarını teslim ederdim. Ben bir Kürt aydını olsaydım, 1969 Ağustos'unda alınan bu ortak karara karşın, Türkiye İşçi Partisi'nin Kürt delegelerinin yönetimde görev almayı reddetmiş, hatta karar çıkar çıkmaz ayrılmış olmalarının telmihlerini de doğru çözümlemeye çalışırdım.


 

Tekerrür eden tarih
 

Ben bir Kürt aydını olsaydım, "Her halkın ayrı devlet kurmak hakkı vardır. Kürt halkının özgür iradesi ayrılma yönünde ise buna saygılı olmak zorundayız" aşamasına kadar gelebilmiş Türk sosyalistlerinin,(10) "Son tahlilde Kürdistan'da ya da Taksim'de Türk tankları yerine Sovyet tankları görmeyi yeğleriz" buyuran Kürt dava arkadaşlarıyla ilişkilerinin gelişim süreçlerini merak eder, sorgulamaya girişirdim. Ben bir Kürt aydını olsaydım, Mahmut Baksi'nin(11) daha 1968'de "Türk solu bizi kısıtlıyor. Eğer biz bir dönem Kürt kimliğimize sahip çıkamadıysak, Türk solunun ideolojik baskısındandı. Türk solunun zayıfladığı zamanlarda Kürt milliyetçiliği, Kürt yurtseverliği güçlendi" saptaması üzerinde iyi düşünürdüm.


Ben bir Kürt aydını olsaydım, 1969 seçimlerinde milletvekili adayı, 1975'te ikinci kez Behice Boran'ın başkanlığında kurulan TİP'te görevli Mehdi Zana'nın "...Artık hiçbir kuvvet Kürt halkının kurtuluş mücadelesini durduramaz. Ne tanklar, ne askerler ne de uçaklar! Ayrılmayı kimse önleyemez!" şeklindeki demecinin mesnetlerini doğru değerlendirmeye çalışırdım. Ben bir Kürt aydını olsaydım, Mehdi Zana'nın eşinin "Nobel Barış Ödülü"ne aday gösterilmiş olmasının perde arkasını önemle merak eder, irdelerdim. Ben bir Kürt aydını olsaydım, Öcalan'ın Kürt sosyalistlerinin Türk sosyalistlerinden ayrı örgütlenmesi çabalarının bir diğer ürünü olarak ortaya çıkmasının telmihlerini de göz ardı etmezdim. Ben bir Kürt aydını olsaydım, Stalin'in "Ölüm her sorunu çözer; adam yoksa, sorun da yoktur" şeklindeki diskuru tüylerimi diken diken eder; 1965'te kurulan Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi (T-KDP) ile Irak Kürdistan Demokr at Partisi (I-KDP) arasında Sait Kırmızıtoprak, Sait Elçi, Mehemmede Bego, Hikmet Buluttekin, Hasan Yılmaz gibi isimlerin ve diğerlerinin birbirlerini katletmeleriyle sonuçlanan uzlaşmazlıkların neden ve telmihleri üzerinde hassasiyetle dururdum. Ben bir Kürt aydını olsaydım, 1974'ten itibaren Komal, ardından Türkiye Sosyalist Partisi, ardından Kürdistan İşçi Partisi ve diğerlerinde onlarca bölünme ve yeniden bölünmenin yaşanmış olmasının nedenlerini de iyi incelerdim. Ben bir Kürt aydını olsaydım, PKK'nın "ajan örgütü" olmakla suçladığı, Kürt KUK ve Tekoşin'le çatışmasını ve daha o yıllarda örgütün kendi soyundan en az iki yüz kişiyi katletmiş olmasının ardındaki zihniyeti berraklaştırmaya çalışırdım. Ben bir Kürt aydını olsaydım, Barzani'nin Suriye'ye geçmeye çalışan Talabani'nin Kürdistan Yurtseverler Birliği peşmergelerine Hakkari'de pusu kurmuş, yüzlercesini öldürmüş olmalarını unutmaz, güdümlü ittifaklara bel bağlamazdım.


Ben bir Kürt aydını olsaydım, "Yüzyılın başlarında, İmparatorluk'ta 'Türk' kelimesi 'kaba saba köylülere tahsis edilmiş aşağılayıcı bir göndermeydi... 'Türk' kelimesi afaroz edilmişti... 'Türk' milliyetçiliğinin ortaya çıkmasını sağlayan arkaplan, /Osmanlı İmparatorluğu'nda/ Türklere karşı duyulan bu köklü nefrettir..."(12) gibisinden akıl yürütmelerin işlevselliğini iyi değerlendirmeye çalışırdım. Ben bir Kürt aydını olsaydım, Türklerin ne olmuş ne olmamış olduklarıyla uğraşmaz, entelektüel donanımımı halkımı birleştirmekten çok ayrıştırıyormuş gibi duran dil ve din gibi temel kültürel unsurlar üzerinde yoğunlaştırırdım. Ben bir Kürt aydını olsaydım, Şafi'i Kürtler ile, Şii Kürtler, Şii Kürtler ile Alevi Kürtler, Alevi Kürtler ile Ehli Hakk ya da Irak'taki isimleriyle Kaka'i Kürtleri, Yezidi Kürtler, hatta Kürtçe konuşan Yahudi ve Hıristiyan toplulukları arasındaki birlikteliğin olası esasları ve fizibilitesi ü zerinde kafa yorardım.


Ben bir Kürt aydını olsaydım, ne "Kürdistan, onlara/Türk Devletlerine/ bol ve ucuz işgücü sağlayan, çeşitli mineraller ve tarım ürünleri olan bir sömürge/dir/... Kürdistan'ın ekonomik olarak sömürülmesi ve servetinin Türk metropollerine transferi Kamu İktisadi Teşekkülleri aracılığıyla gerçekleşir... Bugün Kürdistan'ın temel ve belirgin vasfı, zenginliklerinin sistematik olarak Türk metropolleri lehine sağılıyor olmasıdır..." diye sürdüren Nezan Kendal'ın(13) ne de "Kürdistan, dört parçaya bölünmüş bir sömürgedir" diye ilân eden Abdullah Öcalan'ın söylemlerini, titiz bir bilimsel çözümlemeye tabi tutup, nitelik ve nicelik olarak doğrulamadan benimsemez; "Bilgi Çağı"nın tanım ve kriterlerine sırt çevirmezdim.

 


Daha ehil önder ihtiyacı
 

Ben bir Kürt aydını olsaydım, aslolanın bambaşka parametrelerle şekillenen çağdaş dünyada yaşaya kalmak olduğunu teslim eder, halkımı Bilgi Çağı'na yetiştirmeye çabalarken, ezilmişlik, Türk sömürgeciliği gibi lumpenlik davet eden sakatlayıcı söylemlerin, 'Üçüncü Milenyum'un gerçeklerini ıskalatmalarına razı olmazdım. Ben bir Kürt aydını olsaydım, sömürgeciliğin "bilimsel gerekçesini" teşkil eden "ırkların sınıflandırılması" olayının bu topraklarda asla yerleşememiş olmasının nedenlerini doğru değerlendirmeye çalışır, Türklerin "üstün ırk" kavramından nasibini almamış bir halk olduğunu hatırımdan çıkartmazdım. Ben bir Kürt aydını olsaydım, tam anlamıyla bir gâvur icadı olan bu kavramın, Madame Mitterrand'ın hemşerileri tarafından "mükemmelleştirildiğini" aklımdan çıkarmaz; Etiene ve Isidore Geoffroy Saint Hilarie, Ernest Renan adlarını savalat getirmeden anmazdım. Ben bir Kürt aydını olsaydım, Cuvier'in "Regene animal" (Hayvanların saltanatı), Gobineau'nun "Essai sur les inegalite des races" (Irkların eşitsizliği üzerine deneme), Robert Knox'un "The dark races of man" (İnsanoğlunun karanlık ırkları) gibi sömürgeciliğe bilimsel gerekçeler üreten iğrenç tezlerini dikkatlice irdeler; Doğululara yakıştırdıkları "kul olmaya mahkûm halklar" tanımına, "Kürtler hariç!" diye dipnot düşmediklerini gözden kaçırmazdım.


Ben bir Kürt aydını olsaydım, emperyalizm tarihinde sömürdüğü halkı "din kardeşlerim, ırkdaşlarım, akrabalarım" gibi ille de "bilimsel mesnedi" olmayan ama gönül-işi olduğu muhakkak sıfatlarla bezeyen, kendisinden ayırmamak için çırpınan bir millete rastlanmadığını teslim eder, "dağ Türk'ü," "kart kurt" gibi tanımlamaların mizahi olduğu kadar da sevecen tınısını savsaklamazken, fazla naz âşık usandırır deyişinin gerçekçi olma ihtimalini de göz ardı etmez; kader ortaklığımızın geleceğini, Kürtlerin daha yüce, daha çelebi, daha inançlı, daha ehil önderlerine teslim etmeye çalışırdım.

Alev Alatlı

Kasım 2007


(1) Papaz Horatio Southgate,1812-1894, Portland, Maine doğumlu Amerikalı "Congregationalist" papaz. "Muhammediliğin İran ve Türkiye'deki durumu" başlıklı araştırması için 1836'da New York'tan çıkıyor, dört yıl süreyle "Ermenistan, Kürdistan, İran ve Mesopotamya"da geziyor. "Narrative of a Tour through Armenia, Kurdistan, Persia, and Mesopotamia, New York, 1840.
 

(2) Almanya'nın Türkiye Büyükelçisi, 1939 to 1944.
 

(3) Avishai Margalit'in The Ethics of Memory (2002)

 

(4) 1916-17

 

(5) Musa Anter, 1920 Nusaybin, Mardin, 1992 Diyarbakır

 

(6) Almanların "Operation Nordlicht"/ Kuzey Işığı Harekâtı; Sovyetler Birliği'nin Leningrad/ St. Petersburg şehri kuşatmaları, modern zamanların bu en uzun kuşatması 1941 Eylül'ünden 1944 Ocak'ının sonuna kadar sürmüştü.

 

(7) Mealen, "Amcanız Von Papen ve amcakızınız."

 

(8) İngiliz İmparatorluğu'nda askerî görevlerine ek olarak, Kraliçe'nin özel elçileri olarak diplomatik görev yapan subaylar.

 

(9)   TİP, Mehmet Ali Aybar'ın istifaya zorlandığı Dördüncü Kongre

 

(10) THKP ve muhtelif Stalinci fraksiyonlar

 

(11) Batman TİP İlçe Başkanı, 1970'te İsveç'e kaçtı

 

(12) Nezan Kendal, "People Without a Country; The Kurds and Kurdistan" (Ülkesiz bir Halk; Kürtler ve Kürdistan)

 

(13) Paris Kürt Enstitüsü Başkanı


İlgili Altbölümler :

 
< Önceki   Sonraki >
 
Tavsiye Ettiklerimiz
Yasaklı Belgesel
Tebriz Türk Takımı
Tolon Paşa ve Ordusu
O.Sinanoğlu Sohbet
İthal Tohum İhaneti
Durum Çözümlemesi
Zekeriya Öz Hakkında
Kurtuluş Savaşında 2000 Kırgız
Hakikat nerede?
Etki Ajanları
Çıkışyolu Turan
Dilde Birlik ve Türklük Şuuru
TSK'yı Yıpratma Girişimleri
Siyasetimiz Nasıl Düzelir
Sivil cehalet
Türk Ülküsü
Mevlana'dan Öğütler
Kazak ve Türkiye Türkçesi
Ampulün Anlamı
Said-i Nursi'nin Gerçek Yüzü
Bor Madeni ve Önemi
İran'a şeriat nasıl geldi?
Atatürk'ün Kaleminden
Hablemitoğlu Belgeseli
Gül'ün Süreci
Gizli Mutabakat
Gladyocu İftirası
Kürt Federe Devletine
Gökşad'tan

Saçların gezerdi yüzümde eskiden

Ağlarsın

Saçların gezerdi yüzümde eskiden,

Şimdi yanaklarımda damla damlasın.

Ne çok severdim dizinde yatmayı,

Şimdi uykumu bölen keskin bıçaksın.

 

Nefesin vururdu nefesime her akşam,

Şimdi soluğumu kesen acı rüzgarsın.

Bütün dertlerim yalnız sende biterdi,

Şimdi yüreğimde kapanmaz yarasın.

 

Şehre uzak yerlerden yıldızlar sayardık,

Şimdi gökyüzünde en uzak yıldızsın.

Ne çok özledim seni anlatabilsem,

Şimdi oturup kana kana ağlarsın...

 

Çorlu, 2002

Gökşad

 

Gölgeler

Gölgeler

-I-

Ömrün gölgesi olsun ömrümün

Uzayıp gitsin ardımca

Ben gidersem bir ikindi vakti...

Ki sen bir Cuma sabahı gelirken

Ömrüm gölgesi olmuştu ömrünün

Uzayıp gitmişti ardınca...

 

Ankara, 2004

 

Gölgeler

-II-

Bütün zamanların tek suçlusu ben miyim

Üstüme bir bulutun bile gölgesi düşmez

Bu karanlık sahrada neye pervaneyim

Kapanan gözlerime bir ışık düşmez...

 

Medet ey sevgili, yandım bu çölde!

Bu nasıl bir serap, bu nasıl bir gölge?

Düştüm düşeli bu amansız hüzne

Divane yüreğim bir lahza gülmez

                                  

Ankara, 2004

 

Ahiret'te

 


 

Tanrım sen varlığı yaratansın

Canlı cansız her şeyi kuşatansın

Bir dileğim var sen bağışlayansın

Desem korkarım demesem yer beni

 

Garip gönlüm gece gündüz âhtadır

Dileğim gönlümde sana âyandır

Kusur kulundan bağış katındandır

Desem korkarım demesem yer beni

 

Bedenimi balçıktan sen halk ettin

Yüreğime dünyayı sen dar ettin

Gönlüm coştu, dilimi sen lâl ettin

Desem korkarım demesem yer beni

 

Tanrım hurilerin gözümde değil

Aşk için bir ömür yeterli değil

Hâşâ Kaynaroğlu isyanda değil

Âhirette sevdiğime ver beni

 

               Ankara, 2003

 

Sır Kapısı

Sır Kapısı

 

Kırk sır kapısı açıldı gözlerinde

Kırk ayrı yol var her kapının birinde

Her yol ağzında ayrı idam ettiler

Sade tenim kaldı saçının telinde

 

Bir tel saç ile bağladılar çenemi

Üç tas su ile yıkadılar tenimi

 

Beni gonca gül yaprağına sardılar

Musalla diye avucuna koydular

Nasıl bilirdiniz diye sordular

Sustum da dinledim başka bir alemde

 

Aşkı bilmeyenler hiç ses çıkarmadı

Mecnun dedi ki “beni utandırmadı”

 

Kaynaroğlu, adını toprağa verdin

İki kaş arasından sıratı geçtin

Lokman’ın sırrını sen âşikar ettin

Ölü müsün diri mi, bilmez hiç kimse.

 

Ankara, 2004

 

Nevruz

  

Nevruz

Gökyüzünde göç başlar vakit gece

Sultan kız batıdan doğuya göçer

Toy düğün başlar Türkistan ilinde

Sultan Nevruz önünde gergef işler

 

Bize de gel bilinmez bir saatte

Benim de ölülerim yeyip içsin

Rızkımızı bulalım bu yengi gün’de

Bütün alem Tanrı’ya secde etsin

 

Esir Türkleri unutma Sultanım

Onlar beklese de başka baharı

Birgün muhakkak biter bu zalim kış

Yine az görür Türk, koca dünyayı

 

Hazar’a muhabbet götür sultanım

Yesevi’den hikmet getir bizlere

De ki özlemiş sizi Kaynaroğlu

Gayrı dayanmazmış gönlü hasrete

Gökşad

Sivas, 1997

 

Kuşların Rüyası

Kuşların Rüyası 

Kuşların rüyasına girdim dün gece

Karar verdim bunu hep yapacağım

Hepsi de uyuyordu gözlerinde

Onları mı yoksa seni mi kıskanayım

 

Güya bir bülbül senin nefesinden

Şiirler okuyordu seher vaktinde

Şaşırdım kaldım, ses benim sesim

Dedi ki “İlham” derler buna sizin alemde

 

Rüyasında bir güvercin konup pencerene

Uzatıp kanatlarını tutundu ellerine

Şaşırdım kaldım, el benim elim

Dedi ki “Vuslat” derler buna sizin alemde

 

Bir serçe rüyasında kanat çırpıp

Su içti avuçlarından kana kana

Şaşırdım kaldım içim yanmış benim de

Dedi ki “Mecnun” derler buna sizin alemde

 

Kuşların rüyasına girdim dün gece

Gördüm ki seni seviyorum her bedende

Bir kaknus yaklaşıp kulağıma sessizce

Dedi ki “Kader” derler buna sizin alemde

 

Dedim ki “Hayrolur İnşallah...”

Gökşad 

Ankara, 2004

 

Gidişine Ağıt

 

 Mecnûn düşünde gördü Leylâ’yı bir gece:

 Ve sen, şehirlerini benim ülkeme kurdun,Pâyitahtını benim yaralı kalbime..

.Seni bir kan pıhtısı gibi elimde tuttum.

 İnsafsız rüzgârlar uğradı yurduma: 

Yağmur kar ortasında bir çöle düştüm,Kum fırtınasında tutundum saçlarına...

Sen uykudaydın, ben kâbuslar gördüm. 

Buğday tarlalarına kızgın alevler düştü: 

Çıplak ayaklı çocuklar savruldu her yana,

Çıplak ayaklı yıldızlar gibi darmadağın...

Ne olur beni de kat, beni de kat dualarına. 

Seni düşümde gördüm,  tam altı yıl önce: 

Ve sen, gözlerini giyindin Asya ceylanlarının,

Ak sakallardan miras bir huzur yüzünde...

Gezinip durdun içinde bütün damarlarımın.    

 Benim yüreğim mahşer, senin gönlün sırat: 

Zalim bir korku boğazlar sevincimi,

Gözlerim karanlık benim, senin gözlerin hayat.

Gözlerim hiç görmesin gittiğini...  

Ki o Selçuklu şehri seni bırakır mı bilmem:

 Lacivert göğünde gözlerin, bir muska gibi dururken,

Vakitsiz düşer toprağa kırkikindi yağmurları.

Bin yıllık Medrese, yeni bir Eylül’e soyunmuşken... 

Yıldızlara söyle seni geri getirsinler: 

Onlar bilir benim çekik gözlü yüreğimi.

Geçmişin saçından tut, sana yol göstersinler,

Yıldızlar bilir benim gökçe soylu düşlerimi... 

Ankara, 2003

Gökşad 

 

Gözlerin

 

Gözlerin

 

Sanki deryalara dalar giderim

Baktıkça içimi yakar gözlerin

Her şafak vaktinde çalar kapımı

İlmiği boynuma takar gözlerin

 

Mecnun’u çöllerde koyar çaresiz

Ferhad’ı dağlara salar gözlerin

Yanımda yöremde ölüm gezdirir

Benim peşimde o yeşil gözlerin

 

Başı dik dağlara yasla sırtını

Dolunay akşamı kaldır başını

Her kim ki yazarsa kişi bahtını

Ezelden alnıma yazmış gözlerin

 

Dört duvardan gayrı yerim olmadı

Kendi gölgem bana sadık kalmadı

Şu yalan dünyada yüzüm gülmedi

Benim tek servetim senin gözlerin

 

Kefenimi yeşil sarın, beyaz olmasın

Mezarımı göğe kazın yerde kalmasın

Sevdiğim gözünden yaşlar akmasın

Gider Kaynaroğlu, kalır gözlerin

 

Sivas, 1998