Türkçülüğün Esasları
Türkçülüğün Özü
A) Dilde Türkçülük
B) Sanatta Türkçülük
C) Ahlaki Türkçülük
D) Hukukta Türkçülük
E) Dinde Türkçülük
F) İktisatta Türkçülük
G) Siyasette Türkçülük
H) Felsefede Türkçülük
Büyük Türkçülerden
Türkçülerden Özlü Sözler
Genel İçerik
Marşlarımız
Görsellikler
Türk Dünyası Ezgileri 1
Türk Dünyası Ezgileri 2
Türkçülük Hakkında
Tüm Dosyalar
Tüm Yazarlar
Edebiyat
Makaleler
Tepkisiz Kalma
Ağelini Öneriniz
Belge Resim

Bilgilendirme
Türküler
Görsellik
Kitap Önerileri
Büyük Türkçüler
Büyük Türkçülerden
Azınlık veya Özerk Türkler
Nutuk
Duyurular
Özlü Sözler
Yorumsuz Resimler
Siyasi Dosyalar

  :: TSK'dan ABD-İsrail Koridoru'na balyoz
  :: Emperyalizmin Tetikçileri
  :: Komünistlerin Atatürk karşıtlığı
  :: Rockefeller'den yüzyılın itirafı
  :: Ayrılma bildirisi ve Sevr
  :: İstanbul Barosu’ndan yapılan 14 maddelik açıklama
  :: Öz Yurdunda Köleleşen Türk
  :: IŞİD – ABD ilişkisinin delilleri
  :: Barzani ve Erdoğan
  :: İran Türkleri Hapislerde
  :: Hitler’in Müftüsü Hacı Emin El Hüseyni
  :: Seçsis Neden Türkiye'de Kullanılıyor?
  :: Irak’ın 16. Tugayı Peşmergeye katıldı!
  :: Türker Ertürk , ABD tertiplerini ve ABD işbirlikçilerini açıklıyor.
  :: Hava Kuvvetlerinde Tasfiye
  :: Esad'ın Ulusal Kanal Söyleşisi
Türkçe
Türkçe Adlar
Türkçe İzgileri
Hayvan Adları
Türkçe Terimler
Göktürk Yazıtları
Kuş Adları Derlemesi
Türkçe Adlar Sözlüğü
Kazakistan Türkçesi Sözlüğü
Azerbaycan Türkçesi Sözlüğü
Dosyalar
Siyasi Dosyalar
Tarihi Dosyalar
Görüntüler
Dini Dosyalar
Belge Resim
Bilimsel Dosyalar
Atatürk
Eserleri
Makaleleri
Özlü Sözleri
Atatürk Dosyaları
İletişim
 

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

İlgili İçerikler

Kaşgarlı Mahmud

PDF Yazdır Ağhesabı
Büyük düşünür ve şair Yusup Has Hacip şöyle diyor: “Âlimlerin ilmi, halkın yolunu aydınlatır, onları pek çok sev ve onlardan hürmetle bahset. Senin için lâzım olan onların ilmidir; onlar insanlara yol göstererek doğruluğa sevk eder. Onların ilmi, halk için bir meş’ale oldu; geceleyin meş’ale yanarsa, insanlar yolu şaşırmazlar.”Büyük adamlara saygı göstermek, bilginleri anmak ve eserlerini korumak, istinsah etmek, hikmetli sözlerini okumak ve üzerinde fikir yürütmek, adına türbe ve anıtkabir yapıp her zaman ziyaret etmek bu suretle yeni nesiller yetiştirmek Uygur Türklerinin geleneksel bir yaşam tarzıdır.


Kaşgarlı Mahmud, XI. yüzyılda yaşamış bir Türk bilgini, gelmiş geçmiş dilcilerin en büyüğüdür, diyebileceğimiz bir Türk dilcisidir. Bu gün için, onun hayatından çok, kişiliği ve eseri üzerinde bilgi sahibiyiz. Türk Dili Kamusu (sözlüğü) diye çevirebileceğimiz Divanu Lûgati't - Türk ve Türk dilinin sentaksı (söz dizimi cevherleri) yani, cümle yapısı bilgileri diye çevirebileceğimiz Kitabu Cevâhirü''n-nahv fi lûgati't-Türk adlı iki dev eserin sahibidir. Ancak bu eserlerden ikincisi bugün elimizde değildir. Böyle bir eserin yazılmış olduğunu Divanu Lûgati't Türk'te adının verilmiş ve kısaca da ondan söz edilmiş olmasından anlıyoruz. Kitâbu Cevâhirü'n-nahv, ya geçmiş devirlerde örneklerine sık sık rastlayabildiğimiz sebeplerle, tarihin karanlıklarına gömülüp gitmiş olan kayıp eserlerdendir, yahut da hâlâ uçsuz bucaksız eski kitap hazînelerinin derinliklerinde başka bir ad altında gizlenmektedir de daha el vurulmadığı için gün ışığına çıkarılamamıştır. Türk dilinin ansiklopedik bir sözlüğü niteliğinde olan Divanu Lûgati't-Türk ise elimizdedir. Bu tek eseri bile bugün Kâşgarlı Mahmud'u, Türk diline hizmet etmiş büyük şahsiyetler ve ölümsüzler arasına katabilecek niteliktedir

KÂŞGARLI MAHMUD'UN ESERİ

           Kâşgarlı Mahmud'u dilcilik alanına ve bilim dünyasına tanıtan eseri, bildiğimiz gibi Divanu Lûgati't-Türk'üdür. Divanu Lûgati't-Türk, Türk dilinin ansiklopedik bir sözlüğüdür. Kâşgarlı bu eserini 1072 yılında yazmaya başlamış ve 1074 yılında, yani bundan 921 yıl önce tamamlamıştır. Kâşgarlı'nın eserini Kâşgar'da mı yoksa Bağdat'ta mı yazdığı kesinlikle belli değildir. Ancak, o bu eseri yazabilmek için, o devir Türk dünyasını adım adım dolaşarak pek çok notlar almış, yığın yığın dil malzemesi toplamış; sonra da bu malzemeyi işleyerek ve çok iyi bildiği Arap dilinin kurallarına göre düzenleyerek bir sözlük hâline getirmiştir.

           Bu gün yeryüzünde eserin bir tek yazma nüshası vardır. Bu tek nüsha da bir şans eseri olarak kaybolmaktan kurtarılabilmiştir. Hikâyesi oldukça ilgi çekicidir. Kilisli Rifat'ın anlattığına göre: "Meşrutiyet'in ilk yıllarında ve Emrullah Efendi'nin maarif nazırlığı ettiği sıralarda, eski maliye nazırlarından Nazif Paşa'nın akrabası olan bir hanım günlerden birinde Sahaflar Çarşısı'na satılık bir kitap getirmiş; kitapçı Burhan Efendi de bunu satmak üzere Maarif Nezareti'ne götürmüştür. Ne var ki, Nezaret yani o zamanki Milli Eğitim Bakanlığı kitap için istenen 30 sarı lirayı çok gördüğü için kitabı almaktan vazgeçmiştir. Bunun üzerine kitapçı bir de Ali Emirî Efendi'ye uğramayı uygun bulmuştur. Ali Emirî, kitabı şöyle bir inceledikten sonra değerini takdir ederek istenen 30 sarı lirayı ödeyip hemen satın almıştır. Ancak, bundan sonrada Ali Emirî Efendi herkese bu eserin öneminden bahsettiği halde, kaybolur korkusu ile kitabı kimselere göstermez olmuştur. Onu görmek isteyip de göremeyenler arasında devrin ünlü sosyolog ve fikir adamı Ziya Gökalp de vardır. Daha sonraki yıllarda harcanan uzun çabalar ve Sadrazam Talat Paşa'nın araya girmesi ile bu değerli eser Maarif Nezareti'ne devredilerek ve Kilisli Rifat Bey'in denetimi altında 1915-1917 yılları arasında üç cilt hâlinde bastırılarak kaybolmaktan kurtarılabilmiştir. Aksi halde, bu kitap da nice değerli eserin alın yazısına uğrayarak kaybolup gidebilirdi. Eser 1920-1939 yıllan arasında birkaç tercüme denemesinden geçtikten sonra, nihayet Besim Atalay'ın tercümesi ile 1939-1941 yılları arasında 3 cilt hâlinde ve buna ilâveten birer indeks ve fotokopi ciltleri ile birlikte TDK tarafından yayımlanmıştır.

                                   DİVANU LÛGATİ'T-TÜRK'ÜN YAZILIŞ SEBEBİ

           Divanu Lûgati't-Türk, adından ve Arap dilinin kurallarına göre düzenlenmiş olmasından da anlaşılacağı üzere, aslında Araplara Türkçe öğretmek üzere kaleme alınmış bir eserdir. Ancak, onun yazılışını böyle tek bir sebebe bağlamak da doğru değildir. Çünkü, Kâşgarlı Mahmud bu görevi yerine getirirken hem Türk dili ile Arap dilinin karşılaştırmasını, daha doğrusu bir muhakemesini yapmış, hem de Türk dili ve kültürü ile ilgili geniş ve çok yönlü bilgiler vermiştir. Böylece, o, Türkçenin ve Türk kültürünün o çağın îslâm topluluğu içindeki yerini belirtmeye çalışmıştır.

           Bu noktaya biraz daha açıklık verebilmek için, öncelikle o devir Türk dünyası ile İslâm ve Arap dünyası arasındaki karşılıklı bağlantılara şöyle bir göz atmak yerinde olur sanıyoruz.

XI. yüzyıl Türk dünyası, ta Çin sınırlanndan Bizans sınırlarına kadar uzanan bir genişlikte idi. Asya'yı bir başından öteki başına kadar kaplayan bu geniş alanın doğu kesimi Uygur ve Karahanlıların, batı kesimi de Selçukluların elinde bulunuyordu. Bu siyasi sınırlar içinde, Uygur, Karahanlı ve Selçuklu Türkleri dışında Oğuz, Türkmen, Türkiş, Karluk, Yağma, Toxsı, Çigil, Kırgız, Kıpçak, Uğrak, Çaruk, Suwar, Bulgar gibi adlar almış, birbirinden ayrı ağız ve lehçeler konuşan çeşitli boylar ve unsurlar yaşamakta idi. Böylece, XI. yüzyılın ikinci yarısında bir yandan ta Bizans sınırlarına bir yandan da Irak'ta Abbasî halifesinin oturduğu Bağdat şehrine varıncaya kadar Türk üstünlük ve hâkimiyeti yayılmış bulunuyordu. Öte yandan, Türkler Budizmi ve Manihaizmi bırakıp toplu olarak İslâm dinini kabûl ettiklerinden, artık İslâm medeniyeti alanına da girmiş bulunuyorlardı. Ayrıca, bu yeni medeniyet dolayısıyla, Orta Asya’da bilim ve kültür dili olarak Arapça da hâkim duruma geçme savaşı veriyordu. Maveraünnehir bölgesi ile Buhara, Semerkant ve Kâşgar gibi Türk illeri İslâm kültürünün de önemli merkezleri durumuna yükselmişti. Türk ülkelerinde, Türkçe eserler yanında Arapça ve Farsça eserler de yazılıyordu. Öyle ki, Türk kültürü ile İslâm kültürü, Türk dili ile Arap dili karşı karşıya geçerek birbirlerini yenme savaşı veriyorlardı. Dinî bakımdan Abbasî halifesine bağlı olan İslâm âlemi, o günün tarihî ve sosyal şartları dolayısıyla Türk'ün üstünlüğünü, maddî ve manevî gücünü de kabul etmek zorunda kalmıştı. Bu bakımdan İslâm-Arap âlemi Türkleri tanımak ve dillerini öğrenmek gereğini duymuştu. İşte Kâşgarlı Mahmud bu gereği karşılamak üzere bir yandan Araplara Türk dilini öğretmek isterken bir yandan da Türkçenin Arapça ile atbaşı beraber gittiğini ispatlamak istemiştir. Bu işi yaparken de dolayısıyla Türk kültürünün değer biçilmez bir hazinesini ortaya koymuş oluyordu. O, eserini yazıp bitirdikten sonra Bağdat'ta devrin halifesi Ebü' l-Kasım Abdullah'a sunarken, Arapçanın bütün İslâm dünyasında, kültür dili olarak hâkim olduğu bir çağda: "Tanrı yeryüzündeki erki (gücü) Türklere vermiştir. Bunların dilini öğrenmekte yarar vardır. Bu kitabı Araplara Türkçe öğretmek için ve Türk dili ile Arap dilinin atbaşı beraber yürüdükleri bilinsin diye yazdım" diyebilecek kadar üstün bir Türklük sevgisine, üstün bir ana dil şuuruna sahip bulunuyordu. Bu konu ile ilgili bazı satırları eserin tercümesinden olduğu gibi aktaralım:

"İmdi bundan sonra Muhammed oğlu Hüseyn, Hüseyn oğlu Mahmud der ki: Tanrı'nın devlet güneşini Türk burçlarından doğdurmuş olduğunu ve onların mülkleri üzerinde göklerin bütün teğrelerini[1] döndürmüş bulunduğunu gördüm. Tanrı onlara Türk adını verdi; onları herkese üstün eyledi; kendilerini hak üzere kuvvetlendirdi. Onlarla birlikte çalışanı, onlardan yana olanı aziz kıldı ve Türkler yüzünden onları her dileklerine eriştirdi; bu kimseleri kötülerin -ayak takımının- şerrinden korudu. Okları dokunmaktan korunabilmek için, aklı olana düşen şey, bu adamların tuttuğu yolu tutmak oldu. Derdini dinletebilmek ve Türklerin gönlünü almak için onların dilleri ile konuşmaktan başka yol yoktur".

"And içerek söylüyorum, ben Buhara'm sözüne güvenilir imamlarımn birinden ve başkaca Nasaburlu bir imamdan işittim, ikisi de senetleriyle bildiriyorlar ki, yalavacımız (Peygamberimiz S.A.) kıyamet belgelerini, ahir zaman kanşıklarını ve Oğuz Türklerinin ortaya çıkacaklannı söylediği sırada Türk dilini öğreniniz; çünkü, onlar için uzun sürecek egemenlik vardır, buyurmuştur".

"Bu söz (hadis) doğru ise (sorgusu kendilerinin üzerine olsun) Tiirk dilini öğrenmek çok gerekli (vâcib) bir iş olur; yok bu söz doğru değilse akıl da bunu emreder"[2].

"Türk dili ile Arap dilinin atbaşı beraber yürüdükleri bilinsin diye Halifin Kitabü'l-ayn'ında yaptığı gibi, kullanılmakta olan kelimelerle bırakılmış bulunan kelimeleri bu kitapta birlikte yazmak ara sıra yüreğime doğar dururdu"[3].

Divanu Lûgati't-Türk'ü, sıradan herhangi bir sözlük gibi kabul etmek doğru değildir. Çünkü, o, yazarının üstün şahsiyeti ve birçok alandaki geniş bilgisi dolayısıyla, XI. yüzyıl Türk kültür tarihini pek çok yönleri ile aydınlatabilen bir kaynak eser vasfı kazanmıştır.
Kâşgarlı Mahmud'un, XI. yüzyıl Türk dünyasına yayılmış bütün Türk boylarının yaşadıkları bölgelerden, oturdukları büyüklü küçüklü yerleşim merkezlerinden buraları bizzat dolaşarak malzeme toplamış olması; Karahanlı yazı dilindeki sözleri verirken, onları öteki Türk lehçe ve ağızlarından topladığı örneklerle karşılaştırması, gerekli yerlerde bunlar için ses bilgisi ve gramer açıklamaları yapmış olması, onun eserini, modern dilcilik metodlarına göre hazrrlanmış ansiklopedik bir sözlük; geniş çapta karşılaştırmalı bir gramer durumuna getirmiştir. Elimizde, Türkçenin eski devirlerini ele alan bu vasıfta, bu genişlik ve derinlikte başka bir eser bulunmadığından, Divanu Lûgat-it-Türk, Türk lehçe ve ağızları için değer biçilmez bir kaynak durumuna girmiştir.

Bunun dışında, Kâşgarlı Mahmud ele aldığı Türk boy ve kavimlerinin oturdukları yerleri uzun uzun anlatmış, kullandıkları alfabe sistemlerinden, dillerindeki ses ve yapı ayrılıklarından, boy teşkilâtlarından söz etmiş; onların etnografyalarından tutunuz da inançlarına, gelenek ve göreneklerine, edebiyat ve folkloruna varıncaya kadar ayrıntılı bilgiler vermiş, bu bilgileri gerektiğinde hadisler, atasözleri, şiir parçaları ve dörtlükler gibi canlı örnekler sıralayarak açıklamaya çalışmıştır. İlk Türk dünya haritası ve en eski Türk savları (atasözleri) onun kitabında yer almıştır.

Kâşgarlı Mahmud'un, eserinde oldukça geniş ölçülerle yer verdiği Türk kavimlerinden biri Uygurlardır. VIII. yüzyılda Moğolistan'da, IX. yüzyılda da Doğu Türkistan'da yüksek seviyede şehirli bir Türk kültürü geliştirmiş olan Uygurlar hakkında, Uygur devri metinlerinde tarihî bilgiler mevcut değildir. Bu kavim komşularınca da az tanınmış olduğundan, XI. yüzyılda Kâşgarlı Mahmud'un kendi eserinde Uygurlar için vermiş olduğu bilgiler hayli değerlidir. Ayrıca, Kâşgarlı Mahmud, Uygurlardan doğrudan doğruya kendi adları ile bahseden ve haklarında çok yönlü bilgi veren ilk Islâm dil tarihçisi vasfını da taşımaktadır. Bu konuda verilen bilgiler arasında, Kâşgarlı Mahmud'un mensup bulunduğu Karahanlı Devleti ile Uygurlar arasındaki savaşlara ait tarihî hatıraların izleri olarak bir destan parçası durumundaki bazı dörtlüklere rastlanmaktadır. İşte bir örnek:

Kimi içre oldurup
Ilav suvın keçtimiz
Uygur tapa başlanıp
Mınğlak ilin açtımız

(Gemi içine oturarak Ila suyunu geçtik; Uygur memleketine yönelerek Manglak elini fethettik)

Uygur eline yapılan bir gece baskını anlatılırken de:

Tünle bile bastımız
Tegme yanğak bustumız
Kesmelehn kestimiz
Mınglak erin bıçtımız
(Geceleyin baskın yaptık, her yandaki pusuya girdik. Öyle ki, atalarının perçemlerini kestik ve Mınglak erlerini öldürdük) denmektedir.

Kâşgarlı'nın, eserinde sık sık söz konusu ettiği kavimlerden biri de Oğuzlardır. Oğuzların dili, yani Türkiye Türklerinin atalarının konuşmuş oldukları Eski Oğuzca da öteki Türk boylarının lehçelerine bakarak daha ayrıntılı bir şekilde ele alınmıştır. Eserde Oğuzlar, Oğuzeli ve Oğuzca üzerinde genişlemesine bilgi verilmiş olmasının sebebi, şüphesiz Oğuzların X, XI. yüzyıllar Orta Asya Türk dünyasındaki önemleri ile orantılıdır. Oğuz Türkmen boyları daha X. yüzyıldan ve Sirderya ırmağı kuzeyindeki steplerden başlayarak. Sirderya, Maveraünnehir, Harezm ve Horasan bölgelerinde önemli bir yer tutmuş bulunuyorlardı XI. yüzyılda Büyük Selçuklu Devleti'nin batıya yaptığı göçler ve fütuhatlar ile, Oğuz hakimiyeti Azerbaycan, Irak bölgelerine ve devrin büyük kültür merkezlerinden biri durumunda olan Bağdat'a kadar uzanmıştı. Orta Asya Türk dünyasında bu kadar önemli bir yer tutmuş olan Oğuzların Türk dili tarihi bakımından etkisiz kalmaları elbette söz konusu olamazdı. Kâşgarlı Mahmud'un eserinde Oğuzcaya çok sık yer vermiş olması, herhalde bu durumla ilgili olmalıdır. Kâşgarlı'nın Oğuzca hakkında verdiği bilgiler, dil tarihi açısından daha başka bir değer de taşımaktadır. Şöyle ki; VIII. yüzyıldan XIII. yüzyıla kadar değişik bölgelerde müstakil, fakat ayrı birer yazı dili hâlinde yol almış bulunan Türkçe, tek bir kol hâlinde ilerlemiştir. Oğuzcanın gerek Orta Asyada gerek Anadolu bölgesinde müstakil bir yazı dili hâlinde kuruluşu XIII. yüzyıldadır. Elimizde XIII. yüzyıldan önceye ait yazılış alanları belli metinler bulunmadığından bu gün için Oğuzcanın XIII. yüzyıl öncesi, sisli bir dönem durumundadır. İşte bundan dolayıdır ki, Kâşgarlı Mahmud'un Oğuzca için verdiği bilgiler bu lehçenin XI. yüzyıldan XIII. yüzyıl ortalarına kadar uzanan devresinin tayini bakımından çok değerlidir ve iki dönem arasında bir köprü vazifesi görmektedir.

Bütün konuşma ve yazı dilleri gibi, Oğuzca da sürekli bir değişme yolu izlediğinden, Divanu Lûgati' t-Türk vasıtasıyla Oğuzcanın tarihî gelişme durumu hakkında da değerli bilgiler alınabilmektedir. Ayrıca, bu eser sayesinde, Oğuzcanın, o devrin ortak yazı dili olan Karahanlı Türkçesi ile öteki ağız ve lehçeler arasındaki yerini, onlarla birleşen ve ayrılan yanlarını da az çok öğrenebilmekteyiz. Çünkü, Kâşgarlı Mahmud, eserinde herhangi bir kelime veya dil kuralı üzerinde dururken "Türklerce -yani Karahanlı Türklerince- böyle söylenir; Oğuzlarda karşılığı şudur; Oğuzlar bunu bilmezler; Çiğil, Yağma, Suvar ve Bulgar Türkleri ile Kıpçaklar bu söyleyişle ortaklaşırlar ya da ayrılırlar; onların başka bir diyaleği vardır" gibi ayrıntılı açıklamalara da girmiş; gerektiğinde bunlar için örnekler de sıralamıştır.

Divanu Lûgati't-Türk'ün dil ve kültür tarihindeki yeri üzerinde ne kadar dursak, ne kadar yazsak azdır. Sonuç olarak diyebiliriz ki, Kâşgarlı Mahmud, bu değerli eseri ile Türk milletinin kalbinde olduğu kadar Türk dil ve kültür tarihine de adını altın harflerle yazdırmaya hak kazanmış üstün değerlerimizden biridir.

Sayın okuyucularımıza Türkçenin XI. yüzyılda nasıl bir dil yapısında olduğunu gösterebilmek ve günümüze gelinceye kadar ne gibi değişikliklere uğradığı hususunda bir fikir verebilmek için, yazımızı, aşağıda Divanu Lûgati' t-Türk'ten aktardığımız birkaç sav (atasözü) ve birkaç dörtlükle bitirmek istiyoruz:


 

SAVLAR :

Erdem başı tıl
'Erdemin, yani faziletin başı dildir.'

Ot tise ağız köymes
' Ateş demekle ağız yanmaz'

Közden yırasa köngülden yıne yırar
'Gözden ıraklaşan gönülden de ıraklaşır.'

Tağ tağka kavuşmas kişi kişike kavuşur
'Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur.'

Öd keçer kişi tuymaz, yalanğuk oğlı mengkü kalmas
'Zaman geçer kişi duymaz, insanoğlu baki kalmaz.'

Suv körmeginçe etük tartma
'Suyu görmeden pabuç çıkarma.'

Tüzün birle uruş utun birle üsterme
'Ağırbaşlı ile uğraş, yüzsüzle yarışma.'

Neçe munduz erse eş edgü, neçe egri erse yol edgü
'Ne kadar ahmak olursa olsun arkadaş yalnızlıktan iyidir;
ne kadar eğri olursa olsun, yol yolsuz kalmaktan daha iyidir.'

DÖRTLÜKLER :

Begler atın arğurup
Kadgu anı turgurup
Mengzi yüzi sarğarıp
Kürküm anğar türtülür
'Beyler atlarını yordular, kaygı onları durdurdu, yani sardı; benizleri sarardı; sanki safran sürülmüştü'

Tumlığ kelip kapsadı
Kutluğ yayığ tepsedi
Karlap ajun yapsadı
Et yin üşüp emrişür.
'Soğuk gelip kapladı, kutlu yazı çekemedi; kar yağarak dünyayı kapattı vücut üşüyerek titriyor'

Yığlap udu artadım
Bağrım başın kartadım
Kaçmış kutug irtedim
Yağmur küni kan saçar.
'Arkasından ağlayarak bozuldum, bağrımın yarasını deştim, giden saadeti aradım, gözüm yağmur gibi kan saçar.'

Tümen çeçek tizildi
Bükünden ol yazıldı
Öküş yatıp üzeldi
Yerde kopa adrışur
'Yazın gelişi dolayısıyla, tümen tümen çiçek dizildi, yer altında yatmaktan sıkılan bitkiler yerden fışkırıyor ve birbirinden ayrılıyor.'

Yaşın atıp yaşnadı
Tuman turup tuşnadı
Adğır kısır kişnedi
Ögür alıp okraşur
'Bahar dolayısıyla: bulut şimşek çaktırdı ve bulutlar coştu; kısrakla aygır baharın geldiğini görerek kişnediler, her aygır kısrağını aldı.'

 

KAŞGARLI MAHMUT HAKKINDA SÖYLENEN SÖZLER

Aşağıda XIX. ve XX. asırlarda yaşayan Uygur aydınlarının ve yabancı müelliflerin Kaşgarlı Mahmud hakkında verdiği bilgileri göstereceğiz:

  1. Kaşgarlı Mahmud’un türbesi hakkında özel bir tezkere yazılmıştır. Aynı tezkerenin esas muhtevası, kimileri tarafından ezberlenmiştir. Bildiğimiz ilk tezkerelerden birini Kaşgarlı tarihçi Abdul-Alı, “Tezkere-i Hazreti Mollam” adı altında 1791’de yazmıştır.[3] Bu gibi tezkereler günümüze kadar halk arasında saklanmıştır.
     
  2. Kaşgarlı Mahmut’un türbesi, “Hazreti Mollam” adıyla maruf olmuştur. Burası bilginlerin, ilim peşinden koşanların sık sık toplanıp ziyaret ettikleri, ateş gecesi ve bilimsel konuşmalar düzenledikleri bir yer haline gelmiştir. Böyle bir durumun ne zamandan itibaren yaygın bir hale geldiği hakkında elimizde yazılı malzemeler bulunmamasına rağmen, aynı vaziyetin XX. yüzyılın 50’li yıllarına kadar devam ettiğini gören kimseler ve müşahitler vardır.
     
  3. Muhammed Sadik Kaşgarî (1725-1849), Mesnevi Şirip adlı kitabın cildi üstüne hicri 1252’de (1836-1837) bir “Hediyename” yazmış ve aynı kitabı Kaşgar Opal’de bulunan “Hazreti Mollam” türbesine vakfetmiştir. Üzerinde şöyle yazılmıştır: “Hicri 1252’de yani Sığır yılı 14. Recep günü, şeriatı temel yapmış olan Kaşgar Mahkemesinin kadısı olan ben Molla Sadik Alam Ala Ahunoğlu şu hususta bir hüccet verip mühürledim ki, ben bu sene 114 yaşındayım. Bedenim henüz sağlamken; ilme karşı hislerim, sevgilerim ve erdemli davranışlarım ile aydınlığın kaynağını oluşturan, muhtevası sadece ilim zihniyeti ile hazırlanmış, altı defterden müteşekkil olup sayfaları itinalı ve güzel bir biçimde yazılan, paha biçilmez ve altın para ile satın alınmış varlığım sayılan Mesnevi Şirip adlı bu kitabımı Kaşgar’ın Opal bölgesinde dağ yamaçlarında bulunan “Arık Bulak” yanına gömülmüş Hazret Mevlam, dinin güneşi, Hüseyinoğlu, kalem sahibi Kaşgarlı Mahmut’un türbesine mutlak vakıf ve ebedî olarak armağan ettim”.[4] O sırada, Kaşgar’ın ünlü ve büyük şahsiyetlerinden müderris, din adamı Nazar Ahunum, Başkatib Molla Abdulrahim Nizari, Noruzahun Katib, Turduşahun Katib, Turdi Şeyh Ahunum, Molla Gocilak ve Zeydin Kurulbegi gibi adamlar da müşahit olarak aynı hüccet üstüne mühürlerini basmıştır.[5] Bu kitap, Kaşgar büyüklerinden Kutluk Şavki huzurunda uzun süre saklandıktan sonra oğlu Amir Hüseyin Kadı Ahunum’un eline geçmiştir ve 1983’de halk hükümetine teslim edilmiştir. Bu tarihten sonra Urumçi’de Şincan Sosyal Bilimler Akademisi El Yazmalar Bölümü’nde saklanmaktadır. Kısaca, cildi üzerine hediyename yazılan bu kitabı, Uygur aydınları elden ele geçirip okumuştur.
     
  4. Abdulrahim Nizari, Turduş Ahun Garibi ve Ahmet Ziyaî gibi şairler, “Hazreti Mollam”ı ziyaret ederken ona atfedilen şiirler yazmıştır.
    Abdulrahim Nizari (1767?-1850?) Kaşgar medreselerinde müderris olmuştur. Şair bir defa “Hazreti Mollam” türbesine ziyarete giderken şöyle bir şiir yazmıştır


Yene hazreti şeyh hebibi Ecem,
Ki kayrağıda kılmış vücudu edem.
Opalda yatmış Hazreti mevla,
Ki molla demiş her bir zeipu kevi.
Yene hem azizi imamlar diban,
Diyarı Opal’de olmuştur ayan,
Yene yeri paki azizan durur,
Bunlar menzili kum şehidan durur.
Ki Seyd Calalleddin Ali Necad,
Bunlar yeri paki aslı Bağdad.


Turduş Ahun Garibi (1802-1862?) Kaşgar’da yaşayan ünlü şairlerdendir. Kitab--ı Garib gibi birkaç dev eseri vardır. Şair, Muhammed Sadik Kaşgari’nin Kaşgarlı Mahmut türbesine kitap vakfetmesine şâhit olanlardandır. O, sık sık “Hazreti Mollam” türbesini ziyaret etmek için gitmiştir ve türbenin kapısına şu mısraları yazmıştır

Ümüd birle gelmişim dergahına padişahim dat,
Bu bekru-zari birle arz kıldım, kılmağıl berbat.



Şair, bu şiirin altına “1252, Molla Turduş asi Kaşgari” diye imza atmıştır.
1839-1840 tarihinde yazılan bu mesneviyi, 1940’lı yıllarında “Rabiya ve Saiddin” operasını yazmak isteğinde bulunan şair Ahmet Ziyaî, eseri için malzeme toplamak amacıyla “Hazreti Mollam”ı ziyaret ederken görmüştür.. Şair, 1980’li yıllarında aynı operayı temel alarak yazdığı Rabiya ve Saiddin adlı destanında bu ziyareti şöyle bir şiirle anmıştır

 

Büyük bilgin Mahmut Kaşgari’yi,
Bu yüce insanın gömüldüğü yeri.
Her zaman seçtiği bir seyirgahı,
Zannetmiş o yeri ilmin bargahı.
Bu destanın yazıldığı o esnada ben,
Bir görmek için düştüm oraya,
Ziyaret amacıyla gittim Opal’e.
Gözüm daldı orada kapı tahtası üstüne,
Her tarafına pek çok mektup yazılmış,
Bazıları sağlam, bazıları bozulmuş.
Kapı tahtası üstünde şu yazıyı da gördüm.
Şöyle ki bu Garibi’nin eliyle yazılmış.
Silinmemiş o şiir sağlam kalmış,
Garibi’nin yazmasının aslı kalmış

Bundan başka Şemseddin Damollam ile Kutluk Şavki de şiirlerinde Kaşgarlı Mahmut’tan bahsetmiştir.
Şemseddin Damollam (1874-1933) Kaşgar’ın ünlü müderrislerindendir. Din adamı ve şairdir. O, aşağı yukarı 20. yüz yılın başlarında Satuk Bugrahan türbesini ziyaret ederken onun yanında bulunan Çahar Bağ’da gömülen şair Mahmud Hakim Bey’in (1818-1902) mezarını da ziyaret etmiş ve kabrinin üstüne şöyle bir parça şiir yazmıştır

Sani Mahmut Kaşgari’nın yurdu Atuş meşhedi,
Babası Mirahmadı Sultan Satuk şeyhiydi.
İyi izler bırakti öldü acep ol rahmeti,
Dine ve kavme hizmetinden dilerim ona cenneti.

 

Demek ki, Kaşgarlı Mahmut hakkında iyice bir bilgi edinmiş olan Şamseddin Damollam, devrinin tanınmış bilgini ve şairi sayılan Mahmud Hakim Bey’e büyük bir saygı göstermiş ve “İkinci Kaşgarlı Mahmut” olarak değerlendirmiştir.
Kutluk Şavki (1876-1937) Kaşgar’da yetişmiş bilim sever bir zattır. O, tahsilini; Kaşgar medreselerinde, Kahire’de, İstanbul’da ve Moskova’da yapmıştır. Kaşgarlı Mahmut’u iyi öğrenen ve şuurlu bilginlerden olan Kutluk Şavki, XX. yüzyılın başlarında yazdığı “Kaşgar” adlı bir şiirinde şunları yazmıştır

Küçümseme Kaşgar’ı , bu yerde merdanlar gömülmüş,
Hazreti Sultan Satuk Bugra Hanlar gömülmüş.
Halk için can verip, düşman ile savaşmış,
Ol şehid ü kahraman Alp Arslanlar gömülmüş.
Işık saçıp “Kutadgu Bilig” halkı etmiş bahtiyar,
Has Yusup Hacip gibi ilim erbabı gömülmüş.
Yadıgar etmek için cihana yazdı “Divanü Lugat”,
Mahmudu’l Kaşgari gibi şerefler şanlar gömülmüş.
Celbetmiş Şavki’yi halk için ışıklar saçıp
Bu şehirde nice merdan-ı el gömülmüş

5.      Min-guo döneminde (1912-1949) Şincang’da bazı kütüphaneler kurulmuştur. Kitap rafında dizilmiş çeşitli kitaplar arasında Divanü Lugati’t-Türk de vardı. Aynı kitabın okuyucular arasında büyük bir ilgi çektiği bilinmektedirler.

Abdulkadır Damollam (1862-1924) Kitaplığı, Uygurlarda demokratik hareketlerin öncülerinden Abdulkadır Damollam tarafından kurulmuştur. O, Rusya’daki tahsilini tamamlayıp Kaşgar’a döndükten sonra evinin yanında söz konusu kitaplığı kurmuştur. 1920-1924 tarihinde açılmış bu kitaplıkta Divan’ın Kilisli Rifat tercümesi mevcuttur.[11] Bu tercüme, 1915-1917 tarihinde Türkiye’de yayınlanmıştır.

Yusup Has Hacip Kitaplığı, 1945-1949 tarihinde Urumçi’de tesis edilmiştir. Bu kitaplıkta, Divan’ın Besim Atalay tarafından Türkiye Türkçesine çevrilmiş ve 1939-1941 tarihinde yayınlanan nüshasının yanı sıra Kutadgu Bilig de vardır.[12]
 

6.      Min- Guo iktidarının ilk yıllarından itibaren Uygur aydınları ve bilginleri, Divan’ı Uygur Türkçesine çevirip milletin tüm fertlerine sunmuşlardır. Bu hayırlı çalışmayı, ilk olarak Uygur demokratik hareketlerinin öncülerinden Kutluk Şavki ele almıştır. O, Türkiye’de tahsilini yaptığı sıralarda Divan’ın Kilisli Rifat tarafından yayınlanan tercümesinden bir adet satın almış ve 1917’den sonra ülkesine dönünce tercüme edilmesini gündeme getirmiştir.[13] 1930’lu yıllarda Şavki’nin, vatansever, ateşli şair Mamat Ali Efendi (Tevfik) ile beraber Divan’ın tercümesine resmen giriştiğini biliyoruz. Fakat, 1937’de bu iki bilim adamının Shing-Shi-Sai tarafından acıklı bir şekilde öldürülmesi nedeniyle tercüme işi öylece kalmıştır.[14] Ondan sonra bu hayırlı hareketin takipçisi, ünlü din adamı ve Arap dili uzmanı İsmail Damollam olmuştur.

İsmail Damollam, tahsilini doğum yeri Kaşgar medreselerinde yapmış nüfuzlu bir din adamıdır. Sonra Çöçek iline yerleşen İsmail Damollam, 1946’da Üç İl Devrimi’nin önderlerinden Ahmatcan Kasımı’nın teşviki ile Divan’ın 1. cildini Uygur Türkçesine tercüme etmiştir.[15] Damollam, yeni bir tercüme üslubunu uygulayarak, kelimelerin Arapça izahları, notları ve eski lehçelerin gramer kurallarını mümkün olduğu kadar detaylı ve kolay anlaşılır bir biçimde aydınlatmaya çalışmıştır. Oldukça samimi bir tutum ve sorumluluk duygusu ile yapılan bu tercümeden sonra bazı sebeplerden dolayı bu çeviri aynı kalitede devam ettirilememiştir. r.[16]

1950’li yıllarda ünlü şair ve edebiyatçı Ahmet Ziyaî, Divan’ın çalışmalarını omuzlarına aldı. O sıralarda Kaşgar’a, ‘İl başkanı’ olarak tayin edilen Saydulla Sayfullayuf’un her bakımdan kendisini desteklemesi ve Kaşgar iline bağlı emniyet bürosunun başkanı Abdulrahim Emin (Fetek)’in düzenlemesi altında Ahmet Ziyaî, 1951-1952 tarihinde Divan’ı Türkiye Türkçesi’nden Uygurca’ya tercüme etmiştir.[17] Aynı tercümenin orijinalini büyük kardeşi, Kaşgar Sakiya medresesinin müderrisi, din adamı ve şair Muhammedhan Maksum, sekiz basma tabaklı bir deftere Arap dilinin hat sanatına uygun bir biçimde istinsah etmiştir. İstinsah şekli, defterin sağ tarafına eserin Arapça nüshası ve sol tarafına Uygurca tercümesi verilmek suretiyle yapılmıştır. Kaşgar’ın müderrislerinden Arap dili uzmanı Muhammet Eminhacı, tercüme orijinalini bilimsel bakımdan gözden geçirmiş ve 3. cildinin son sayfasına şöyle yazmıştır “Tercüman Ahmed Ziyaî Bey bu dev eseri çok güzel bir şekilde tercüme etmiş. Biz onun tamamen doğruluğunu tasdik etmek üzere mühürlerimizi bastık.”[18]

Sayfullayuf’un Kaşgar’daki görevi 1953’de sona ermiştir. O, aynı yıl Urumçi’ye dönerken Divan’ın tercüme orijinalini beraberinde getirmiş ve kısa bir zaman sonra Eyalet Kültür bakanlığına bağlı kültür yadigarlıkları servisinin sorumlusu Yusuf Muhlisov Bey’e teslim etmiştir. Sayfullayuf’un bildirdiğine göre, o sıralarda, önce Saven ve Çöçek’te, 1950’den sonra Urumçi’de çalışan bir adam (adımı hatırlayamamış) Divan’ın matbu nüshasını ve bir orijinal tercümesini Sayfullayuf’un eline vermiş ve şöyle demiştir: “Ben, muhtemelen bunu gün ışığına çıkaramayacağım. Duyduğuma göre, Kaşgar’da çalıştığınız sıralarda bu eseri Ahmed Ziyai’nin eliyle tercüme ettirmişsiniz. Araştırmalar için lüzumlu olursa bundan da istifade edilsin”.[19] Bu tercüme aynı adam tarafından mı yapıldı yoksa başka birisi tarafından mı, bilmiyoruz.. Sayfullayuf, aldığı bu nüshaları da Yusup Muhlisov Bey’e teslim etmiştir.

1960’lı yıllarda Uygur Sayrani de Divan’ın bir tercümesini yaptı. 1960-1963 tarihlerinde yapılan bu tercüme, Salih Mutellifov’un hazırladığı Özbekçe nüshadan yapılmıştır. Burhan Şaidi, bu haberi duyunca çok sevinmiştir.. Besim Atalay tarafından üç cilt olarak yayınlanan aynı kitabı ve 1945 yılında Mehmet Emin ve Isa Yusuf Beyler tarafından kendine armağan edilen Türkçe nüshayı Pekin’den ona göndermiştir. Uygur Sayrani, yine Divan’ın Arapça nüshasını bulmuş ve iki nüshayı din bilimcisi Muhammed Salih Damollam ile beraber titiz bir şekilde mukayese ederek, tercümenin bilimsel değerini daha da yükseltmiştir. O, bu yeni tercümenin orijinalini Şincang Sosyal Bilimler Akademisi Tarih Araştırmaları Enstitüsü sorumlularına teslim etmiş ve yayınlanması hususunda öneride bulunmuştur. 1966’da “Kültür Devrimi” başlamış ve böylece de bu tercüme , kara (zararlı) kitaplar listesine alınarak yasaklanmış , kısa bir zaman sonra ortadan kaldırılmıştır.[20]

İbrahim Muthi Bey, Pekin’de Milletler Yayın Evi’nin kuruluş hizmetine iştirak etmiş ve bir takım kitapların yayınlanması için çaba harcamıştır. O, 1956’da yayın evi sorumlularına bir dilekçe vermiş ve Divan’ı yayınlamak hakkında öneride bulunmuştur. Bu öneri yayınevi aracılığıyla Başbakan Zhou-En-lai’ye bildirilmiştir. Başbakan, bu öneriyi gördükten sonra hemen “Eğer Uygurlarda böyle bir klasik eser var ise, tabii ki yayınlamak lüzumludur.” diye bir direktif vermiştir.[21] Böylece İbrahim Muthi, Şincang’daki ilgililere mektup göndermiş ve Divan’ın tercüme nüshasının hemen Pekin’e iletilmesini istemiştir. Ama, bu istek gerçekleşinceye kadar aniden “eski kitapları tahkik etme hareketi” başlamış, neticede Divan’ın yayını da kendiliğinden durmuştur.[22]
 

7.      Min-guo döneminden 1980’li yıllara kadar Uygurların aydınları ve ilim adamları, Kaşgarlı Mahmut ve Divan hakkında bir çok araştırma ve inceleme yapmışlardır Bu konudaki araştırmaları ilk olarak Abdulkadir Damollam (1919-1924 tarihlerinde), Kutluk Şavki (1917-1930 yılları arasında), Mamat Ali Efendi (1930’lu yıllarda) yapmıştır.[23] Ondan sonraki aydın kimseler de bunları takıp etmiştir.

Aşağı yukarı 80 sene kadar devam eden bu araştırmaların şöyle bir seyri olmuştur. 20. yüzyılın ilk yarısında araştırmalar kesik kesik devam etmiştir. Sadece aydınlar ve bazı okumuş kimseler, Kaşgarlı ve Divan hakkında belirli bir bilgi edinmiştir. 1950’li ve 1960’lı yıllarda Muhammedcan Sadik, Abduşükür Mehmet Emin, Ablimit Rozi, Geng-Shi-Men gibi araştırmacılar, bilimsel yönü ağırlık taşıyan makaleler yazmışlardır. Bunların bazıları neşredilmiştir. 1970’li yılların sonunda Chang-Guang-Da, Abduşükür Turdi, Hao-Guan-Zhong ve Ma-An gibi araştırmacıların yazdığı makaleler, Uygurca ve Çince yayınlanan dergilerde neşredilmiştir. 1980’den sonra bu konudaki makaleler, sürekli olarak artmış ve günümüze kadar Uygurca ve Çince olarak neşredilen yazıların sayısı, 500’den fazla olmuştur.
 

8.      Kaşgarlı’nın adına atfedilen okullar açılmıştır. 1932’de Çöçek’te “Mahmudiye Uygur Kızlar Okulu” adında yeni bir okul kurulmuştur. Aslında “Kaşgarlı Mahmud” adını takmak isteyen kurucular, Eyalet Hükümeti’nin Çinli Umumî Valisi Chin-Shu-Ren’in öğretim alanında uyguladığı terör politakasının baskılarına maruz kalmamak için, okul adını, Kaşgarlı sözünü çıkartarak bu şekilde vermişlerdir. 10 Mart 1946’da il hükümetinin onayı ile “Kaşgarlı Mahmud Kızlar Okulu” adının kullanılması kararlaştırılmıştır. Böylece, bu okul, büyük bilginin adı verilen ilk okul olmuştur. 2 Ekim 1946’da Ahmetcan Kasımi, bu okulu gözden geçirerek öğretmen ve öğrenim konusunda önemli bir demeç vermiştir.[24]
 

9.      Şincang’da Kaşgarlı Mahmut’un heykelini dikme teşebbüsü olmuştur. Ressam Gazi Ahmet, 1957’de neşredilen “Güzel Sanatımızın Rolünü İcra Edelim” adlı yazısında, bu husustan bahsetmiş ve şöyle yazmıştır: “Urumçi’nin başlıca caddelerinde ve cemaat yerlerinde Kaşgarlı Mahmut ve Balasagunlu Yusuf’un heykelleri dikilirse bunun, son nesillere vatanseverlik, bilim ve ahlak eğitiminin verilmesinde önemli bir rolü olacaktır.” Bu temenni gerçekleşmiş ve 1990’lı yıllarda bilginin doğum yeri olan Opal’de görkemli bir heykeli dikilmiştir. 1980’den sonra yeniden tamir edilen türbesinin müze kısmına aynı ressam tarafından büyük boyda yapılmış Kaşgarlı Mahmut’u çalışırken gösteren temsili bir resim konmuştur.
 

10.  1950’li yıllardan başlayarak orta okul ve üniversitelerde Kaşgarlı Mahmut ve Divan hakkında konferanslar verilmiştir. Çin Halk Cumhuriyeti kurulduktan sonra Şincang’daki Uygur okullarında yeni ders kitapları kullanılmıştır. 1951’de hazırlanan Vatan Edebiyatı adlı orta okul kitabında Kaşgarlı Mahmut’un biyografisi verilmiştir. 1957’de Şincang Enstitüsü’nde, Uygur Klasik Edebiyatı içinde Kaşgarlı Mahmut ve Divan hakkında konferanslar verilmiştir. (Bu bilgiyi Yusup Muhlisov Bey’den öğreniyoruz. Ona göre benzeri konferanslar 1962-63 yıllarında da verilmiştir.) Bu konferansları, öğretmenlerden Muhammedcan Sadik vermiştir.

1978- 1979 tarihlerinde ilk olarak Şincang Üniversitesi’nde ve ondan sonra Kaşgar Pedagoji okulunda, İli Pedagoji okulunda ve Kuzey Batı Milletler Enstitüsünde Uygur Klasik edebiyatı ders kitabı programa alınmıştır.. Bu programın bir bölümü Kaşgarlı Mahmut ve çalışmaları için ayrılmıştır. Şincang Üniversitesindeki aynı dersi Prof. Şarafeddin Ömer vermiştir.
 

11.  “Uygur Edebiyatı Tarihi” adı ile yazılacak kitaplarda Kaşgarlı Mahmud için özel yer ayrılmıştır. 1956-1957 tarihinde Şincang Uygur Özerk Bölgesi Yazarlar Birliği “Uygur Edebiyatı Tarihi” hakkında bir proje hazırlamıştır.. Bunun için Urumçi’ye çağrılan Ahmet Ziyaî, Divan’ı yeniden gözden geçirmiştir. İlgili makamların kararı üzerine Ablimıt Rozi, adı geçen kitapta yer almak üzere, “Kaşgarlı Mahmut ve Divanü Lügati’t-Türk Adlı Eseri” adında önemli bir makale yazmıştır. 1957’de gene aynı kitabın malzeme kaynakları olarak hazırlanmış Uygur klasikleri el yazma kataloglarında Divan hakkında bilgi verilmiştir. Maalesef, 1958’de başlayan muhafazakarlar aleyhindeki mücadeleden dolayı bu proje gerçekleşememiştir. Ablimit Rozi’nin yazdığı makale de ancak 1981’de neşredilebildi. 1978’den sonra eyalet çapında özel makamların direktifleriyle, kurumlar, üniversiteler, araştırma bölümleri ve araştırıcılar tarafından değişik düzeylerde hazırlanan “Uygur Edebiyatı Tarihi” adlı kitaplarda Kaşgarlı ve Divan hakkında özel bir bölüm açılmıştır. Bu kitaplar 1980’den sonra Üniversitelerde ders kitapları olarak okutulmaktadır..
 

12.  Divan yayını gündeme getirilmiş ve başarıyla sonuçlanmıştır.. Eyalet Hükümetinin düzenlemesi altında Eyalet Milletler Araştırma Enstitüsü, 1977’de Divan’ın Uygurcaya ve Çinceye tercüme edilmesini gündeme getirmiştir. Bu çalışma, 1978’de devlet sosyal bilimler araştırma projelerinden biri olarak kabul edilmiştir. Aynı yıl Eylül ayında, Şincang Sosyal Bilimler Akademisi’nde Abdusalam Abbasov’un müdürlüğü ve Çin-Hua’nın müdür yardımcılığında bir “Hazırlık Komitesi” kurulmuştur. Neticede, Dil Araştırmaları Enstitüsünün araştırıcıları başta olmak üzere, diğer kurumlarda çalışan uzmanların iş birliğiyle Divan, Uygurca’ya ve Çince’ye başarılı olarak tercüme edilmiştir. Uygurca nüshası üç cilttir. Tercümenin baş muharrirliğini İbrahim Muthi, baş muharrir yardımcılığını Mirsultan Osman ile İmin Tursun, deruhte etmişlerdir. Bu tercüme, 1981, 1983 ve 1984’te Şincang Halk Yayınevi tarafından yayınlanmıştır. Çincesi, 2000’de, Pekin’de, Milletler Yayınevi tarafından yayınlanmıştır. Divan’ın yayını, Çin’de, Divan araştırmalarının resmî bir şekilde başlandığını göstermiştir. Bu tarihten sonra aynı konuda araştırmalar gittikçe çoğalmıştır ve ayrı ayrı alanlarda bilimsel bir hüviyet ile sürdürülmüş, büyük başarılar elde edilmiştir. Hatta, bu çalışmalar, birçok bakımdan yabancı illerdeki araştırmaların önüne geçmiştir. Elbette , seleflerin bu konuda harcadığı çabalar, itici bir rol oynamıştır.
 

13.  Şincang’da ve Çin’in diğer bölgelerinde yayınlanan. Sözlük, Ansiklopedi, Rehber ve diğer bilimsel kitaplarda Kaşgarlı ayrıca tanıtılmış ve Divan için ayrı bir yer ayrılmıştır.. Örneğin, Uygur bilim adamlarının yazdığı Uygur Tarihi ve Kültürü ile ilgili çeşitli kitapların dışında Çinlilerin hazırladığı Si-hai (1980. Shang-hai), Çin Azınlıkları (1981. Pekin), Büyük Çin Ansiklopedisi (“Millet”, Felsefe”, “Çin Edebiyatı”, “Dil ve Yazı” maddeleri, 1986, Pekin-Shang-Hai), Millet Lügati (1987. Shang-Hai), Çin Milletleri Tarihindeki Şahıslar Ansiklopedisi (1990. Pekin), Eski Uygur Şiirlerinden Derleme (1982. Urumçi), Göktürk Tarihi (1992. Pekin), Çin’in Kuzeyinde Yaşayan Eski Milletlerin Tarihi (1993, Harbin), Eski Uygur Tarihi (1995. Kökhot), Batı Eller Medeniyet Tarihi (1996. Pekin) bunlar arasındadır.
 

14.  Kaşgarlı Mahmut’un türbesi sürekli olarak ziyaret edilmektedir. Türbe muhafaza edilmekle beraber tamiri de yapılmıştır. Anlaşıldığı gibi, Kaşgarlı, hayatının son zamanlarında yurduna dönmüş ve “Medrese-i Mahmudiye” adlı bir medrese yaptırmış, burada bir süre müderrislik yapmıştır. Öldükten sonra da aynı bilim ocağının yanına gömülmüştür. Türbesi, Opal kasabasının Azik köyünde bulunan “Hazreti Mollam” adındaki dağın yamaçlarında “Arik Bulak”tadır.. Kaşgarlı Mahmut Türbesi’ne tarihte “Hazreti Mollam Türbesi” adı da verilmiştir. 1000 senelik bir tarihe sahip olan bu türbe, bildiğimize göre, Hicri 1245 (1829-1830) ve 1315’te (1897-1898) iki defa tamir edilmiştir. 1 Aralık 1983’te Şincang Uygur Özerk Bölgesi Halk Hükümeti özel bir duyuru yayınlamış ve Kaşgarlı Mahmut Türbesi’nin Eyalet Hükümeti tarafından ayrıca muhafaza edileceğini ve bunun için de “ kültürel bölgeler” listesine alındığını bildirmiştir. Burada şunu belirtmek icap etmek gerekir: Çin Devlet Konseyi 6. kez karar alarak devlet tarafından buranın muhafaza edilip özel kültürel alanlar listesine alındığını onaylamıştır.

Eyalet Hükümetinin bahsi geçen kararı üzerine 1984-1985 tarihinde Kaşgarlı Mahmut Türbesi büyük bir ölçüde tamir edilmiştir. Eyalet Hükümeti, türbenin tamiri için 400 bin yuan bütçe vermiştir. Kaşgarlı Mahmud türbesine bağlı muhafaza altına alınmış bölgenin yüz ölçümü 73 bin metre karedir. Aynı zamanda burası Çin sınırları içindeki önemli bir seyahat bölgesidir.Bu bölge, her sene Çin uyruklarından ve yabancı devletlerden binlerce ziyaretçiyi çekmektedir.
 

15.  Hazreti Mollam, yani Kaşgarlı Mahmut hakkında yazılmış tezkereler elden ele geçmiş ve sevgi ile okunmuştur. Bununla sınırlanıp kalmadan, uzun tarihten beri halk arasında söylenegelen Kaşgarlı Mahmut hakkındaki pek çok rivayet de kaleme alınmıştır. Geçmişte Uygur kültürüyle ilgilenen ve onu seven bir çok edip Hazreti Mollam’a atfen tezkere yazmıştır. Bu tür tezkerelerin ekseriyeti “Kültür Devrimi”ne (1966-1976) kadar halkın elinde muhafaza olunmuş ve ihlas ile okumuştur. Hatta bazıları, Tezkere’lerin bir kısmını ezberlemiştir. 1980’den sonra ezberlenmiş bu tezkereler, yazıya geçirilmiş ve Kaşgar Edebiyatı, Bulak, Miras dergileriyle, Şincang Halk Edebiyatı (3. cilt), İpek Yurdundaki Efsane ve Rivayetler, Kaşgar Köhne Şehir Halk Rivayet ve Hikayeleri, Kaşgar Halk Hikayeleri ve Uygur Halk Rivayetleri gibi kitaplarda yayınlanmıştır. Yine 1980’lerden itibaren Kaşgarlı Mahmut’un hayatını anlatan edebî eserler de yazılmaya başlamıştır. Bilhassa Ferhat Ceylan’ın yazdığı ve 1994’te Şincang Halk Yayın Evi tarafından yayınlanan Kaşgarlı Mahmud adlı biyografik roman, çok dikkat çekmiştir. Aynı romanın Zeynure Öztürk tarafından Türkiye Türkçesi’yle çevrilmiş nüshasının 2006’ da, İstanbul’da, Kaknüs yayınları tarafından yayınlandığı bilinmektedir. Bundan başka Ahmet Ziyaî, 1980’li yıllarda Yusup ve Mahmud adlı destan yazmıştır. Bu destanın bazı kısımları Uygur Klasik Edebiyatı ve On İki Mukam Araştırma Örgütü tarafından belgesel olarak yayınlanmıştır. Güftesini şair Nurmuhammed İrki’nin yazdığı ve bestesini ünlü müzisyen Tursun Kadir’in yaptığı Kaşgarlı Mahmut şarkısı yirmi senedir beğenilip dinlenmektedir.
 

16.  Kaşgarlı Mahmut ve eşsiz eseri Divan hakkında bizzat veya vasıtalı olarak yapılan konferanslar, toplantılar ve kongreler düzenlenmiştir. 1956-1957’de Urumçi’de, Eyalet Yazarlar Birliği’nin girişimiyle Uygur Edebiyat Tarihini yazmak hususunda müzakereler yapılırken aynı zamanda Kaşgarlı’nın hayatı ve eseri de müzakere edilmiştir.. 1977, 1978 ve 1979 yıllarında Şincang Sosyal Bilimler Akademisi’nde bilginler ve uzmanlar bir araya gelerek Divan’ı, Uygurca’ya ve Çince’ye tercüme etmek meselesi ve bunun yöntemi ve tanzimi hakkında görüşmeler yapmıştır.. 1978-1979 tarihinde Eyalet Yazarlar Birliği’nin huzurunda 1978, 1979, 1985, 1996 yıllarında Şincang Üniversitesi’nde Uygur Edebiyat Tarihini yazmak için müzakere yapılırken Kaşgarlı Mahmut hususi olarak muhakeme edilmiştir. 1980’de Urumçi’de, Türk dili araştırmaları konferansı yapılmıştır. Konferansta bir çok bilim adamı, Kaşgarlı Mahmud ve Divan hakkındaki çalışmalarından bilgi vermiştir. Türk Dili Araştırma Enstitüsü’nün son zamanlarda yapılan her bir bilimsel toplantısında da bu konuya ait bildiriler sunulmuştur. Çin Türk Dili Araştırma Enstitüsü’nün 1996’da Kasım ayında Pekin’de düzenlediği 8. kongre, Kaşgarlı Mahmut ve Divan’a atfedilmiştir. Kongreye 50 küsur bildiri sunulmuştur. Ekim 2000’de Urumçi’de Çin Uygur tarihi ve kültürü araştırmaları örgütünün düzenlemesi ile “Çin- Divanü Lügati’t-Türk” kongresi yapılmıştır ve 60 küsur bildiri sunulmuştur. Kongrenin neticelerinden biri olarak Çin Uygur Tarihi ve Kültürü Mecmuası’nın 3. cildi (Çince ve Uygurca) Kaşgarlı ve Divan’a ayrılmıştır..[26) 2005’te bilginin yurdu Kaşgar’da, “1. Ulusal Kaşgarlı Mahmut Kongresi” yapılmıştır. Kongrede 130’dan fazla bildiri sunulmuştur. Bundan başka Divan’ın yayını için emek harcayan kurum ve şahıslar ödüllendirilmiştir.

Ezcümle, 19. ve 20. yüzyıllarda Uygurlar, büyük bilgin Kaşgarlı Mahmut hakkında belirli ölçüde bilgi edinmiştir. Onlar, bu büyük insanın adını, kitabını ve türbesini değişik şekillerde dile getirmiştir. Bilimsel eserlerinde ondan yer yer söz edilmiştir.. Ayrıca, türbesi daima ziyaret edilmiş bugünkü nesillerin onu bilgisine olan ilgisi sağlanmıştır.. Adının kaybolmadan nesilden nesile ulaşması için bir zincirin halkaları gibi çalışılmıştır. Eserinin ve hayatının değeri konusunda destanlık bir çaba gösterilmiştir.
Günümüzde büyük dedemiz Kaşgarlı’nın paha biçilmez eseri Divanü Lügati’t-Türk ilim adamlarının elinde daha da iyi anlaşılmıştır. Dünyanın bütün bilim adamları ona büyük saygı göstermektedir.

                     KAŞGARLI MAHMUD’UN SÖZLERİ

1. Kaşgarlı Mahmut tarihimizde en eski bilgin, millî şuuru temsil eden bir şahsiyettir. Kendi ulusunun üstün niteliklerini ümmetçilik ortamında bağnazlığa kapılmadan ortaya koyabilmek, saygıya değer insanca bir davranıştır.

Kaşgarlı Mahmut eserinin başında Tanrı’ya şükür, Peygam­berlere salât ve selâdan sonra, sözünü şöyle devam ettirmektedir: "Tanrı’nın devlet güneşini Türk burcunda doğurmuş olduğunu ve onların mülkleri üzerinde, göklerin dairelerini döndürmüş bulun­duğunu gördüm. Tanrı, onlara Türk adını verdi ve onları yeryüzüne hâkim kıldı. Zamanımızın hakanlarını onlardan çıkardı. Dünya milletlerinin yularını onların ellerine verdi. Onlarla birlikte çalı­şanları, onlardan yana olanları aziz kıldı. Ve Türkler yüzünden onları her dileklerine eriştirdi. Bu kimseleri kötülerin, ayak takı­mının şerrinden korudu. Oklarının isabetinden kurtulmak için. aklı olana düşen vazife bu adamların tuttuğu yolu tutmaktır. Derdini dinletmek ve Türkler'in gönlünü almak için onların dilleriyle konuşmaktan başka yol yoktur

 

2. Ben Buhara'nın sö­züne inanılır imamlarından birinden ve Nişaburlu başka bir i imamdan kesinlikle duydum. Her ikisi de senetleriyle bildiriyorlardı ki, peygamberimiz (S.A.) kıyamet belirtilerinden ve karışıklık­larından ve Oğuz Türkleri'nden söz ederken, "Türk dilini öğreniniz, çünkü onların egemenlikleri uzun sürecektir" buyurmuşlardır. Bu söz doğru ise, sorgusu o ikisi üzerine olsun, onu öğrenmek vacip (gerekli) olur, eğer bu sözün aslı yoksa akıl da bu dili zaten öğrenmeyi emreder

 

3. Türklerin ululuğunu, Türk ulusunun İslâm topluluğu ve dini için ne kadar gerekli olduğunu da Kaşgarlı şu sözleriyle belirtiyor:

"Bize ad olarak Türk adını ulu Tanrı vermiştir" dedik, çünkü bize Halef oğlu imim Şeyh Hüseyin, ona da İbnü'l-Garkıy denilen kimse İbnü Ebi'd-dünya ahir zaman üzerine yazmış olduğu kita­bında ulu Peygamber'e tanıklıkla varan bir hadisi yazmış. Hadis şöyledir: "Yüce Tanrı, benim bir ordum vardır, ona Türk adını verdim. Onları doğuda yerleştirdim. Bir ulusa kızarsam, Türkleri o ulus üzerine musallat kılarım". İşte bu, Türkler için bir üstün­lüktür. Çünkü, Tanrı onlara ad vermeyi kendi üzerine almıştır. Bununla beraber, Türklerde güzellik, sevimlilik, tatlılık, edep, büyükleri ağırlamak, sözünü yerine getirmek, sadelik, öğünmemek, yiğitlik, mertlik gibi öğülmeye değer sayısız iyilikler görül­mektedir.

4. Kaşgarlı, Arap dili yanında Türk dilinin hiçbir eksikliği ol­mayan bir dil olduğunu şu sözleriyle işaret etmektedir: "Türk dilinin Arap dili ile koşu alanında yarışmakta olan iki at gibi paralel çizgide koşmakta olduğunu açıkça göstermek için Halul'ın "Kitab-u Eleyyin" adlı eserinde yaptığı gibi kullanılamayacak sözcükleri de bu kitaba ilâve etmeyi düşünmüş idim, lâkin söz­cükleri kolay bulmayı ve kişilerin heveslerini uyandırmayı naza­ra alarak özetledim. Kullanılmakta olan sözcükleri seçtim, top­ladım, kullanılmayanları bıraktım, benim takip ettiğim yol daha doğrudur".

 

5.  Türk'ün, Türkmen'in, Oğuz'un, Çiğil'in, Yağma'nın Kırgız'ın lisanlarını ve kafiyelerini tamimiyle zihnimde nakşettim. Bu hususta o kadar ileri gittim ki, her taifenin lehçesi bence en mükemmel surette elde edilmiş oldu... Türk dili ile Arab dilinin at başı beraber yürüdükleri bilinsin diye..."

6. Rum ülkesinden Maçine dek Türk illerinin hepsinin boyu beşbin ,eni sekizbin fersah eder. İyice bilinmek için bunların hepsi, yeryüzü biçiminde daire şeklinde gösterilmiştir.

 

Dağcı

17.5.2008

KAYNAKLAR:
Prof. Dr. Zeynep KORKMAZ

Geyretcan Osman

Cengiz Aslan

http://www.hurgokbayrak.com


 
< Önceki   Sonraki >
 
Tavsiye Ettiklerimiz
Yasaklı Belgesel
Tebriz Türk Takımı
Tolon Paşa ve Ordusu
O.Sinanoğlu Sohbet
İthal Tohum İhaneti
Durum Çözümlemesi
Zekeriya Öz Hakkında
Kurtuluş Savaşında 2000 Kırgız
Hakikat nerede?
Etki Ajanları
Çıkışyolu Turan
Dilde Birlik ve Türklük Şuuru
TSK'yı Yıpratma Girişimleri
Siyasetimiz Nasıl Düzelir
Sivil cehalet
Türk Ülküsü
Mevlana'dan Öğütler
Kazak ve Türkiye Türkçesi
Ampulün Anlamı
Said-i Nursi'nin Gerçek Yüzü
Bor Madeni ve Önemi
İran'a şeriat nasıl geldi?
Atatürk'ün Kaleminden
Hablemitoğlu Belgeseli
Gül'ün Süreci
Gizli Mutabakat
Gladyocu İftirası
Kürt Federe Devletine
Gökşad'tan

Saçların gezerdi yüzümde eskiden

Ağlarsın

Saçların gezerdi yüzümde eskiden,

Şimdi yanaklarımda damla damlasın.

Ne çok severdim dizinde yatmayı,

Şimdi uykumu bölen keskin bıçaksın.

 

Nefesin vururdu nefesime her akşam,

Şimdi soluğumu kesen acı rüzgarsın.

Bütün dertlerim yalnız sende biterdi,

Şimdi yüreğimde kapanmaz yarasın.

 

Şehre uzak yerlerden yıldızlar sayardık,

Şimdi gökyüzünde en uzak yıldızsın.

Ne çok özledim seni anlatabilsem,

Şimdi oturup kana kana ağlarsın...

 

Çorlu, 2002

Gökşad

 

Gölgeler

Gölgeler

-I-

Ömrün gölgesi olsun ömrümün

Uzayıp gitsin ardımca

Ben gidersem bir ikindi vakti...

Ki sen bir Cuma sabahı gelirken

Ömrüm gölgesi olmuştu ömrünün

Uzayıp gitmişti ardınca...

 

Ankara, 2004

 

Gölgeler

-II-

Bütün zamanların tek suçlusu ben miyim

Üstüme bir bulutun bile gölgesi düşmez

Bu karanlık sahrada neye pervaneyim

Kapanan gözlerime bir ışık düşmez...

 

Medet ey sevgili, yandım bu çölde!

Bu nasıl bir serap, bu nasıl bir gölge?

Düştüm düşeli bu amansız hüzne

Divane yüreğim bir lahza gülmez

                                  

Ankara, 2004

 

Ahiret'te

 


 

Tanrım sen varlığı yaratansın

Canlı cansız her şeyi kuşatansın

Bir dileğim var sen bağışlayansın

Desem korkarım demesem yer beni

 

Garip gönlüm gece gündüz âhtadır

Dileğim gönlümde sana âyandır

Kusur kulundan bağış katındandır

Desem korkarım demesem yer beni

 

Bedenimi balçıktan sen halk ettin

Yüreğime dünyayı sen dar ettin

Gönlüm coştu, dilimi sen lâl ettin

Desem korkarım demesem yer beni

 

Tanrım hurilerin gözümde değil

Aşk için bir ömür yeterli değil

Hâşâ Kaynaroğlu isyanda değil

Âhirette sevdiğime ver beni

 

               Ankara, 2003

 

Sır Kapısı

Sır Kapısı

 

Kırk sır kapısı açıldı gözlerinde

Kırk ayrı yol var her kapının birinde

Her yol ağzında ayrı idam ettiler

Sade tenim kaldı saçının telinde

 

Bir tel saç ile bağladılar çenemi

Üç tas su ile yıkadılar tenimi

 

Beni gonca gül yaprağına sardılar

Musalla diye avucuna koydular

Nasıl bilirdiniz diye sordular

Sustum da dinledim başka bir alemde

 

Aşkı bilmeyenler hiç ses çıkarmadı

Mecnun dedi ki “beni utandırmadı”

 

Kaynaroğlu, adını toprağa verdin

İki kaş arasından sıratı geçtin

Lokman’ın sırrını sen âşikar ettin

Ölü müsün diri mi, bilmez hiç kimse.

 

Ankara, 2004

 

Nevruz

  

Nevruz

Gökyüzünde göç başlar vakit gece

Sultan kız batıdan doğuya göçer

Toy düğün başlar Türkistan ilinde

Sultan Nevruz önünde gergef işler

 

Bize de gel bilinmez bir saatte

Benim de ölülerim yeyip içsin

Rızkımızı bulalım bu yengi gün’de

Bütün alem Tanrı’ya secde etsin

 

Esir Türkleri unutma Sultanım

Onlar beklese de başka baharı

Birgün muhakkak biter bu zalim kış

Yine az görür Türk, koca dünyayı

 

Hazar’a muhabbet götür sultanım

Yesevi’den hikmet getir bizlere

De ki özlemiş sizi Kaynaroğlu

Gayrı dayanmazmış gönlü hasrete

Gökşad

Sivas, 1997

 

Kuşların Rüyası

Kuşların Rüyası 

Kuşların rüyasına girdim dün gece

Karar verdim bunu hep yapacağım

Hepsi de uyuyordu gözlerinde

Onları mı yoksa seni mi kıskanayım

 

Güya bir bülbül senin nefesinden

Şiirler okuyordu seher vaktinde

Şaşırdım kaldım, ses benim sesim

Dedi ki “İlham” derler buna sizin alemde

 

Rüyasında bir güvercin konup pencerene

Uzatıp kanatlarını tutundu ellerine

Şaşırdım kaldım, el benim elim

Dedi ki “Vuslat” derler buna sizin alemde

 

Bir serçe rüyasında kanat çırpıp

Su içti avuçlarından kana kana

Şaşırdım kaldım içim yanmış benim de

Dedi ki “Mecnun” derler buna sizin alemde

 

Kuşların rüyasına girdim dün gece

Gördüm ki seni seviyorum her bedende

Bir kaknus yaklaşıp kulağıma sessizce

Dedi ki “Kader” derler buna sizin alemde

 

Dedim ki “Hayrolur İnşallah...”

Gökşad 

Ankara, 2004

 

Gidişine Ağıt

 

 Mecnûn düşünde gördü Leylâ’yı bir gece:

 Ve sen, şehirlerini benim ülkeme kurdun,Pâyitahtını benim yaralı kalbime..

.Seni bir kan pıhtısı gibi elimde tuttum.

 İnsafsız rüzgârlar uğradı yurduma: 

Yağmur kar ortasında bir çöle düştüm,Kum fırtınasında tutundum saçlarına...

Sen uykudaydın, ben kâbuslar gördüm. 

Buğday tarlalarına kızgın alevler düştü: 

Çıplak ayaklı çocuklar savruldu her yana,

Çıplak ayaklı yıldızlar gibi darmadağın...

Ne olur beni de kat, beni de kat dualarına. 

Seni düşümde gördüm,  tam altı yıl önce: 

Ve sen, gözlerini giyindin Asya ceylanlarının,

Ak sakallardan miras bir huzur yüzünde...

Gezinip durdun içinde bütün damarlarımın.    

 Benim yüreğim mahşer, senin gönlün sırat: 

Zalim bir korku boğazlar sevincimi,

Gözlerim karanlık benim, senin gözlerin hayat.

Gözlerim hiç görmesin gittiğini...  

Ki o Selçuklu şehri seni bırakır mı bilmem:

 Lacivert göğünde gözlerin, bir muska gibi dururken,

Vakitsiz düşer toprağa kırkikindi yağmurları.

Bin yıllık Medrese, yeni bir Eylül’e soyunmuşken... 

Yıldızlara söyle seni geri getirsinler: 

Onlar bilir benim çekik gözlü yüreğimi.

Geçmişin saçından tut, sana yol göstersinler,

Yıldızlar bilir benim gökçe soylu düşlerimi... 

Ankara, 2003

Gökşad 

 

Gözlerin

 

Gözlerin

 

Sanki deryalara dalar giderim

Baktıkça içimi yakar gözlerin

Her şafak vaktinde çalar kapımı

İlmiği boynuma takar gözlerin

 

Mecnun’u çöllerde koyar çaresiz

Ferhad’ı dağlara salar gözlerin

Yanımda yöremde ölüm gezdirir

Benim peşimde o yeşil gözlerin

 

Başı dik dağlara yasla sırtını

Dolunay akşamı kaldır başını

Her kim ki yazarsa kişi bahtını

Ezelden alnıma yazmış gözlerin

 

Dört duvardan gayrı yerim olmadı

Kendi gölgem bana sadık kalmadı

Şu yalan dünyada yüzüm gülmedi

Benim tek servetim senin gözlerin

 

Kefenimi yeşil sarın, beyaz olmasın

Mezarımı göğe kazın yerde kalmasın

Sevdiğim gözünden yaşlar akmasın

Gider Kaynaroğlu, kalır gözlerin

 

Sivas, 1998