Anasayfa arrow Tüm Dosyalar arrow Dini Dosyalar arrow Saidi Nursi'ye Cevaplar
 
   
Türkçülüğün Esasları
Türkçülüğün Özü
A) Dilde Türkçülük
B) Sanatta Türkçülük
C) Ahlaki Türkçülük
D) Hukukta Türkçülük
E) Dinde Türkçülük
F) İktisatta Türkçülük
G) Siyasette Türkçülük
H) Felsefede Türkçülük
Büyük Türkçülerden
Türkçülerden Özlü Sözler
Genel İçerik
Marşlarımız
Görsellikler
Türk Dünyası Ezgileri 1
Türk Dünyası Ezgileri 2
Türkçülük Hakkında
Tüm Dosyalar
Tüm Yazarlar
Edebiyat
Makaleler
Tepkisiz Kalma
Ağelini Öneriniz
Belge Resim

Bilgilendirme
Türküler
Görsellik
Kitap Önerileri
Büyük Türkçüler
Büyük Türkçülerden
Azınlık veya Özerk Türkler
Nutuk
Duyurular
Özlü Sözler
Yorumsuz Resimler
Siyasi Dosyalar

  :: TSK'dan ABD-İsrail Koridoru'na balyoz
  :: Emperyalizmin Tetikçileri
  :: Komünistlerin Atatürk karşıtlığı
  :: Rockefeller'den yüzyılın itirafı
  :: Ayrılma bildirisi ve Sevr
  :: İstanbul Barosu’ndan yapılan 14 maddelik açıklama
  :: Öz Yurdunda Köleleşen Türk
  :: IŞİD – ABD ilişkisinin delilleri
  :: Barzani ve Erdoğan
  :: İran Türkleri Hapislerde
  :: Hitler’in Müftüsü Hacı Emin El Hüseyni
  :: Seçsis Neden Türkiye'de Kullanılıyor?
  :: Irak’ın 16. Tugayı Peşmergeye katıldı!
  :: Türker Ertürk , ABD tertiplerini ve ABD işbirlikçilerini açıklıyor.
  :: Hava Kuvvetlerinde Tasfiye
  :: Esad'ın Ulusal Kanal Söyleşisi
Türkçe
Türkçe Adlar
Türkçe İzgileri
Hayvan Adları
Türkçe Terimler
Göktürk Yazıtları
Kuş Adları Derlemesi
Türkçe Adlar Sözlüğü
Kazakistan Türkçesi Sözlüğü
Azerbaycan Türkçesi Sözlüğü
Dosyalar
Siyasi Dosyalar
Tarihi Dosyalar
Görüntüler
Dini Dosyalar
Belge Resim
Bilimsel Dosyalar
Atatürk
Eserleri
Makaleleri
Özlü Sözleri
Atatürk Dosyaları
İletişim
 

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

İlgili İçerikler

Saidi Nursi'ye Cevaplar

PDF Yazdır Ağhesabı

Hain Said'e ALLAH(c.c) ve HZ. PEYGAMBER (s.a.s) SÖZLERİYLE CEVAP

Vatan Haini, din istismarcısı said denen herifi savunanlar, bu yazı sizlere ithaf olunur.
Robotlaşmış beyinlerinizdekileri klavyeye dökmeden önce bu yazıyı iyice, sindirerek okuyun ve araştırın tek tek...
Sonra istediğiniz her konuda soru sorun, hepinize cevap gelecektir.



Kur'an’da hristiyanların şirk ve küfürlerinden bahseden nice ayet vardır.

Said Kurdî, hakikî hristiyanların Müslümanlarla birleşeceğini ve dinsizlere
karşı ortak mücadele vereceklerini söylemektedir.
Halbuki hakikî hristiyanların yapması gereken şey, Müslüman olmaktır. Hz. Muhammed (s.a.v.)’e ve Kur'an’a iman etmektir. Nitekim, Peygamberimiz dönemindeki Adiy b. Hatem, Abdullah b. Selâm gibi bazı Hristiyanlar İslâm’la şereflenmişlerdi.
"Allah katında din, İslâm’dır. Kitap verilmiş olanlar, kendilerine ilim geldikten
sonra sırf aralarındaki aşırılıktan ötürü, ayrılığa düştüler. Allah’ın ayetlerini inkâr eden bilsin ki, Allah hesabı çabuk görendir. Seninle tartışmaya girişirlerse, de ki: 'Ben de kendimi Allah’a teslim ettim, bana uyanlar da.' Kendilerine kitap verilenlere ve ümmîlere de ki: 'Siz de islâm oldunuz mu?' Eğer islâm olurlarsa doğru yolu bulurlar. Yok eğer dönerlerse, sana düşen, yalnız duyurmaktır. Allah, kullarını hakkıyla görmektedir."

"'Yahudi veya Hristiyan olun ki, doğru yolu bulasınız!' dediler. De ki: 'Hayır, biz dosdoğru İbrahim dinine (uyarız). O, (Allah’a) ortak koşanlardan değildi.' 'Allah’a, bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına indirilene, Musa ve İsa’ya verilene ve (diğer) peygamberlere Rableri tarafından verilene inandık, onlar arasında bir ayrım yapmayız, biz Allah’a teslim olanlarız.' deyin! Eğer onlar da sizin inandığınız gibi inanırlarsa, doğru yolu bulmuş olurlar; ama dönerlerse mutlaka anlaşmazlık içine düşerler. Onlara karşı Allah sana yeter. O, işitendir, bilendir."

"İslâm’dan başka bir din arayandan, (bu din) asla kabul edilmeyecektir. O,
ahirette de hüsrana uğrayanlardan olacaktır."

"De ki: 'Ey Kitap ehli! Allah’tan başkasına ibadet etmeyeceğimiz, hiçbir şeyi
ona ortak koşmayacağımız, Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi rabler
edinmeyeceğimiz hususunda bizimle sizin aranızda müsavi olan bir kelimeye geliniz.' Eğer yine de yüz çevirirlerse, deyin ki: 'Şahit olun, biz muhakkak ki Müslümanız.'"

İmam Fahreddin Razî, bu ayetin tefsirinde şöyle der:
Hristiyanların Müşrik Sayılmalarına Sebep:
Allah Tealâ bu ayette şu üç şeyi zikretmiştir:

1- "Allah’tan başkasına tapmayalım";
2- "Ona hiçbir şeyi eş tutmayalım",
3- "Allah’ı bırakıp da, birbirimizi Rab edinmeyelim".

Allah Tealâ, özellikle bu üç şeyi zikretmiştir, çünkü Hristiyanlar bu üç işi bir arada yapıyorlardı.
Onlar, Allah’tan başkasına, yani Mesih İsa (a.s.)’ya ibadet etmişler ve Allah’a onu eş tutmuşlardır. Bu böyledir, çünkü onlar, "Allah şu üç şeydir: baba, oğul ve Ruhu’l-Kudüs" demişler, böylece de kadim ve eşit üç varlığın mevcut olduğunu söylemişlerdir. Biz onların, üç kadim varlık olduğunu söylediklerini ifade ediyoruz, çünkü onlar şöyle demişlerdir: "Kelime" uknumu Mesih’in beşerîlik vasfına (nâsût); Ruhu’l-Kudüs uknumu da, Meryem’in beşerîlik vasfına (nâsût) bürünmüştür. Şayet bu iki uknum, müstakil iki zat olmasaydı, Baba’nın zatından ayrılıp İsa ve Meryem’in beşerîlik vasfına bürünmeleri caiz olmazdı.
Onlar, müstakil üç ayrı zatın varlığını kabul etmekle, muhakkak ki müşrik olmuşlardır. Onların, Allah’ı bırakarak âlimlerini ve zahitlerini Rab edinmiş olduklarına şunlar da delâlet eder:

a) Onlar, helâl ve haram kılma konusunda âlimlerine ve zahitlerine itaat ediyorlardı.
b) Onlar, âlimlerine secdeye kapanıyorlardı.
c) Ebu Müslim şöyle demiştir: "Onların mezhebine göre riyazat ve mücahede konusunda kâmil olan herkeste, ona lâhût (ilâhîlik vasfı)un hulûl ettiğinin eseri görülür; böylece de o kimse, ölüleri diriltebilir. Körleri ve alacalı hastaları iyileştirebilir." Onlar, böyle olan kimseye her ne kadar Rab demeseler bile, ne de olsa o kişi hakkında rububiyet
manasının tahakkuk ettiğini kabul ediyorlardı.
d) Onlar, günahlar konusunda âlimlerine itaat ediyorlardı. Rububiyetin manası da ancak budur.

Bunun bir benzeri de, "Hevasını (ve hevesini) kendisine tanrı edinmiş kimseyi gördün mü?..." (Câsiye, 45/23) ayetidir. Böylece, Hristiyanların bu üç şeyi birden yaptıkları sabit olmuş olur. Bu üç şeyin batıl olduğu, akıl sahiplerince üzerinde ittifak edilmiş olan bir husus gibidir.

Hristiyanlarla Müslümanların ittihadı ancak bu şirklerinden vazgeçmeleriyle mümkün olabilir. İslâm’ın yanına ek olarak, başka bir din getirilemez. Allah, ehl-i kitaba girmeleri gereken yolu göstermiştir ki, onlar için bundan başka herhangi bir kurtuluş yolu da yoktur.

"Ey kitap ehli, (gerçeği) gördüğünüz hâlde, niçin Allah’ın ayetlerini inkâr
ediyorsunuz?"
"Hâlâ Allah’a tövbe edip, ondan af dilemiyorlar mı? Allah çok bağışlayandır,
çok merhametlidir."
Hakikî İsevîler ancak şu kişilerdir:
"Önceden kendilerine kitap verdiklerimiz Kur'an’a da iman ederler. Kendilerine bu Kitap okunduğu zaman, 'Biz, ona iman ettik; o, Rabbimizden gelen bir haktır; ondan önce de biz Müslüman idik.' derler. İşte bunlara mükâfatları, sabretmeleri dolayısıyla iki kere verilir. (...)”
"Meryem’in oğlu İsa da şöyle demişti: 'Ey İsrailoğulları! Ben, benden önce
gönderilmiş olan Tevrat’taki şeyleri doğrulayıcı ve benden sonra gelecek olan Ahmed ismindeki peygamberi de müjdeleyici olarak Allah’ın size gönderdiği peygamberiyim.'
Fakat, İsa’nın müjdelediği peygamber apaçık delillerle gelince de 'bu, besbelli bir sihirdir.' demişlerdi."
"Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu (Muhammed’i), oğullarını tanıdıkları gibi
tanırlar, ama yine de onlardan bir grup, bile bile gerçeği gizlerler."1214
"Allah’ı ve peygamberlerini inkâr edenler, Allah ve peygamberi arasını açmak
isteyenler, 'Bazılarına inanırız, bazılarını da inkâr ederiz' diyenler ve (iman ve küfür) arasında bir yol tutmak isteyenler... İşte gerçekten kâfir olanlar bunlardır. (...)"
Hz. İsa’nın inişinden bahseden hadisleri, Allah’ın Kitabına aykırı düşecek
şekilde yorumlamak doğru olamaz.
Hz. İsa (a.s.)’nın müjdelediği Hz. Ahmed (s.a.v.)’e ve onun getirdiği Kitaba
iman etmeden "hakikî İsevîlik" mümkün olamayacağı gibi; bu, Hz. İsa’nın
getirdiklerine tümüyle inanmamak demektir ki, bu küfürdür. Hz. Muhammed’e ve getirdiği kitaba iman edildikten sonra ise, başka bir dine ihtiyaç da yoktur. İslâmiyet, said kurdi’nin iddia ettiğinin aksine dinsizlik cereyanına karşı tek başına hiçbir zaman mağlup olmamıştır, olmayacaktır. Bu akıma karşı yenilmemek için Hristiyanlıkla birleşmeye ihtiyacı da yoktur. Said Kurdî’nin "dinsizlik cereyanı" diye tanımladığı materyalizm, sosyalizm, komünizmin... hepsi de Hristiyan toplumların çocuklarıdır. Müslüman toplumlarda bu ideolojiler hiçbir zaman tutunamamıştır.

Said kurdî, Müslümanların komünizme karşı ancak Hristiyanlarla birleşmek suretiyle mücadele edebileceklerini zannederken, vefatından birkaç 10 yıl sonra komünizm tarih sahnesinden silinip gitmiştir.
Hem de komünist olan o eski Hristiyanlar, bırakın İslâm’a tâbi olmayı tekrar asıllarına rücu etmiş ve tıpkı ataları gibi dünyanın dört bir tarafında Müslümanlara karşı yeni haçlı seferleri başlatmışlardır.

Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, muhakkak ileride Meryem oğlu
İsa sizin içinize adaletli bir hakem olarak inecektir. O zaman o, haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracaktır. (...)"
Hadisi rivayet eden Ebu Hureyre (r.a.) şöyle derdi: İsterseniz şu ayeti
okuyunuz: "Kitap ehlinden hiç kimse hariç olmamak üzere, ölümünden evvel, andolsun ona (İsa’ya) mutlaka iman edecek, o da kıyamet günü kendileri aleyhine bir şahit olacaktır" (Nisâ, 4/159)
Ahmed Davudoğlu bu hadisin izahında şöyle der:
Onun indiğini duyunca hemen Yahudilerle Hristiyanlar peyder pey istikbale koşarak: "Biz senin ümmetindeniz" diyeceklerse de, Hz. İsa "Yalan söylüyorsunuz!" diyerek kendilerini paylayacak ve ashabının ancak muhacirler olduğunu söyleyerek, onların halifesini arayacak, onu namaz kıldırırken görünce geri çekilerek: "Sen namazı kıldır. Allah senden razı olmuştur. Ben emîr değil, ancak vezir olarak gönderildim!" diyecek, namazı her zamanki imam kıldıracaktır. (...)
Haçı kırmaktan maksat; Hristiyanlığı iptal ederek, İslâm şeriatıyla hüküm vermektir. et-Tavdih nam eserde "haç kırılması, ona tapanları öldürdükten sonra olacaktır" denilmiştir.
Aynî diyor ki: Haçı kırmaktan murat, Hristiyanların yalanını meydana çıkarmaktır. Çünkü, onlar Yahudilerin Hz. İsa (a.s.)’yı çarmıha gerdiklerini iddia etmişlerdi. İşte Allah Tealâ, Kitab-ı Kerim’inde: "Onu ne öldürdüler, ne de astılar, lâkin (onların gözünde) benzettirildi" buyurarak onların bu yalan ve iftiralarını haber vermiştir. (...)
İşte İsa’nın haçı kırması, kendisinin öldürüldüğünü iddia edenlerin yalan söylediklerine, dinlerinin batıl, İslâmiyetin hak olduğuna, kendisinin Müslümanlığı meydana çıkarmak ve sair dinlere mensup olanları öldürmek, haçı kırmak ve domuzu tepelemek gibi icraatla o dinleri iptal etmek için indiğine işarettir. Tibî: "Domuzun öldürülmesinin manası, onu edinmenin ve yemenin haram, öldürülmesinin helâl kılınmasıdır" diyor. Cizye küffardan alınan vergidir. Hz. İsa (a.s.) bunu da ve bir rivayette harbi de kaldıracaktır. Bunun manası, din bir olacak demektir. Çünkü, İsa (a.s.) Müslümanlıktan başka din kabul etmeyecektir. (...)
Müslümanlarla Hristiyanların birleşmesi bir tarafa, Hristiyanlık bizzat Hz. İsa
tarafından iptal edilecektir. Bu, hadiste Hz. İsa’nın haçı kırması şeklinde ifade edilmiştir.

Said kurdî’nin yorumlarını iptal eden başka hadisler de vardır:

Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Kıyamet, Rumlar (Hristiyanlar) insanların en çoğu oldukları hâlde kopar."
Hz. İsa (a.s.) Hristiyanlarla değil, Müslümanlarla birlikte olacaktır.
Nakledeceğimiz şu hadis de bunu belirtmektedir:
"(...) Müslüman askerler nihayet Şam’a geldikleri zaman, harp için hazırlık
yapıp saflarını düzeltirlerken namaza kamet yapılır. Hemen Meryem oğlu İsa (a.s.) iner ve peygamberlerinin Sünnetini alıp tâbi olmak için, o Müslüman cemaatının yanına gelir. İşte o sırada Allah’ın düşmanı olan Mesih Deccal, İsa’yı görünce tuzun suda erimesi gibi erir. Şayet, İsa onu terk edip bırakmış olsaydı, (Deccal) kendi kendine helâk oluncaya kadar eriyip gidecekti. Lâkin, Allah onu kendi eliyle öldürür de süngüsündeki kanını Müslümanlara gösterir."


Yine Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurmuştur ki:
"Arap yarımadasına gaza edeceksiniz. Allah, onu fethedecektir (onu size açıp
fethine muvaffak kılacaktır). Sonra Fars’a (İran’a gaza edeceksiniz), Allah onu
fethedecektir. Sonra Rum’a gaza edeceksiniz. Allah onu da fethedecektir. Sonra
Deccal’la gaza edeceksiniz., Allah onu da fethedecektir."

Hadisten açıkça anlaşılacağı üzere, Deccal ile çarpışacak olan sadece
Müslümanlardır. Onlar, dinsizlik cereyanlarına karşı mağlup değil, bilâkis muzaffer olacaklardır ve bunun için de Hristiyanların yardımına ihtiyaçları yoktur. Zaten, onlarla da dünyanın birçok bölgesinde savaş içerisindedirler ve bu durum devam edecektir.

Nur Risaleleri’ndeki bütün bu yorumlar, dinleri birleştirme fikrinin tezahürleridir ve Said kurdî’yi izleyen nurcular, bu yorumların hadislerin doğru tevilleri olduğunu zannettiklerinden, hâlâ dinleri birleştirme gayret ve mücadelesi içindedirler.

"Ey iman edenler, Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmeyin! Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden onları dost edinen de onlardandır. Şüphesiz Allah, zalim toplumu doğru yola iletmez."
"Sizin dostunuz ancak Allah, onun Elçisi ve namazlarını kılan, zekâtlarını
veren, rükû eden müminlerdir. Allah’ı, onun Elçisini ve müminleri dost edinen (bilsin ki) galip gelecek olan, yalnızca Allah’ın taraftarlarıdır.”


SAİD kurdi’nin hristiyanlar HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ
Şiddet-i şefkat ve rikkatten, bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber mânevî ve
şiddetli bir soğuk ve musibet-i beşeriyeden bîçârelere gelen felâketler, helâketler,sefâletler, açlıklar, şiddetle rikkatime dokundu. Birden ihtar edildi ki: Böyle musibetlerde kâfir de olsa hakkında bir nevi merhamet ve mükâfat vardır ki, o musibet ona nisbeten çok ucuz düşer. Böyle musibet-i semâviye, mâsumlar hakkında bir nevi şehâdet hükmüne geçiyor.
Üç-dört aydır ki, dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiçbir haberim yokken
Avrupa’da, Rusya’daki çoluk-çocuğa acıyarak tahattur ettim. O mânevî ihtarın beyan ettiği taksimat, bu elîm şefkate bir merhem oldu. Şöyle ki: O musibet-i semâviyeden ve beşerin zâlim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar eğer onbeş yaşına kadar olanlar ise;
ne dinde olursa olsun şehid hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mükâfat-ı
mâneviyeleri, o musibeti hiçe indirir.
Onbeşinden yukarı olanlar, eğer mâsum ve mazlum ise; mükâfatı büyüktür
belki onu Cehennem’den kurtarır. Çünki, âhirzamanda mâdem fetret derecesinde din ve Dîn-i Muhammedî’ye (A.S.M.) bir lâkaydlık perdesi gelmiş. Ve mâdem âhirzamanda Hazret-i İsa’nın (A.S.) dîn-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyet’le omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa’ya (A.S.) mensub Hristiyanların mazlumları çektikleri felâketler, onlar hakkında bir nevi şehâdet denilebilir. Hususan ihtiyarlar ve musibetzedeler, fakir ve zaifler, müstebid büyük zâlimlerin cebir ve şiddetleri altında musibet çekiyorlar. Elbette o musibet onlar hakkında medeniyetin sefâhetinden ve küfrânından ve felsefenin dalâletinden ve küfründen gelen günahlara keffaret olmakla beraber; yüz derece onlara kârdır, diye hakikattan haber aldım. Cenâb-ı Erhamürrâhimîne hadsiz şükrettim. Ve o elîm elem
ve şefkatten teselli buldum.
Eğer o felâketi gören, zâlimler ise ve beşerin perişaniyetini izhar eden
gaddarlar ve kendi menfaati için insan âlemine ateş veren hodgâm, alçak insî
şeytanlar ise; tam müstehak ve tam adalet-i Rabbaniye’dir.
Eğer o felâketi çekenler, mazlumların imdadına koşanlar ve istirahat-ı beşeriye
için ve esasât-ı diniyeyi ve mukaddesat-ı semâviyeyi ve hukuk-u insaniyeyi muhafaza için mücadele edenler ise; elbette o fedakârlığın mânevî ve uhrevî neticesi o kadar büyüktür ki: o musibeti onlar hakkında medar-ı şeref yapar, sevdirir.



Said kurdi, bu büyük iddialarına ilmî bir tek delil göstermemiştir. Tek delili (?), kimin ettiği belli olmayan ihtardır. Yukarıdaki sözleri, hakikatten haber aldığını (?) iddia ederek söyleyen Said kurdi’ye, Allah’ın Kitabından ve Resulünün sahih hadislerinden aldığımız haberler ile cevap vereceğiz:

Cennet ve nimetleri kâfirlere haram kılınmış olup, yüce Allah, başlarına ne
musibet gelirse gelsin kâfirleri cennete koyacak değildir. Küfrün cezası da içinde ebedî kalınacak olan cehennemdir. Bunlar nasslar ile sabittir.

Cehennemin pek çok tabakası, çeşit çeşit azabı vardır.
"Şüphe yoktur ki, münafıklar ateşin en aşağı tabakasındadırlar. Onlar için asla
bir yardımcı bulamazsın."
"Cehennem ise, o azgınların hepsinin birden buluşma yeridir. Onun yedi
kapısı, her kapının da, oradan girmek için ayrılmış bir grubu vardır."

Hz. Peygamber (s.a.v.) de bu konuda şöyle buyurmuştur:
"Kıyamet günü cehennem ehlinin en hafif azap göreni, ayak çukurlarına iki
ateş parçası konulacak olandır ki, bunların sıcaklığından beyni kaynayacaktır."

"Mükâfat" kelimesi ise, bu konuda kaçınılması gereken bir sözdür. Kâfirler
mükâfatlandırılacak ne yapmışlardır?

"(...) Kâfir olarak ölenlerin bütün amelleri dünyada da ahirette de boşa çıkmıştır ve onlar ateş halkıdır, orada sürekli kalacaklardır."

"(...) İmanı tanımayıp küfre sapanın ameli boşa gitmiştir. Kendisi de ahirette
kaybedenlerdendir."

"Ayetlerimizi ve ahirete kavuşmayı yalanlayanların amelleri boşa çıkmıştır.
Onlar yaptıklarından başkasıyla mı cezalandırılacaklardı?"

"Rablerini inkâr edenlerin amelleri, fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle
savurduğu küle benzer (ki, rüzgâr sebebiyle ondan hiçbir eser kalmamış gibi) onlar da kıyamette amellerinden hiçbir şey elde edemezler. İşte bu, çok uzak bir
sapıklıktır."

"İnkâr edenlerin ve Allah’ın yolundan saptıranların amellerini Allah boşa
çıkarır. İman edip salih amel işleyenlerin ve Muhammed’e Rablerinden hak olarak indirilene inananların kötülüklerini ise örter ve hâllerini ıslah eder. Bu, inkâr edenlerin batıla; iman edenlerin ise Rablerinden gelen hakka tâbi olmaları dolayısıyladır. İşte Allah, onların durumlarını, insanlara böyle anlatır."

Said kurdi’nin "masumlar"dan kimleri kastettiği anlaşılmıyor. Eğer kastedilen kâfirlerin çocukları ise, bunların durumu hakkında ulema ihtilâf etmiştir. Bazı âlimler,onların cennetlik olduğu görüşündedirler ki, onlar için sadece "ehl-i necat" demişlerdir. Bu görüşten hareket edilse dahi, "şehadet" kelimesi onlar için yine kullanılamaz. Çünkü, birine ancak nasslarda belirlenen durumlar doğrultusunda "şehit" denebilir ki, bunlar için böyle bir şey asla varit değildir.

Kâfirlerin çocuklarının babalarına tâbi olduğu ve haklarında tevakkuf edilip,
"Yaşayacak olsalardı onların neler yapacaklarını Allah daha iyi bilir" şeklinde ifade edilen görüşteki âlimlere göre ise, onlara ehl-i necat bile denilmez, nerede kaldı ki şehit denilsin...

Said kurdî’nin masumlardan kastı, herhangi bir durumdaki kâfirler ise,
bu kelimenin onlar için kullanılması "şehadete ve şuhedaya" yapılan bir iftira ve
zulümdür.

Bizim burada maksadımız, kâfirlerin çocuklarının durumunu tahkik etmek
değil, sadece, ne şekilde ölürlerse ölsünler ya da öldürülsünler onlara "şehit"
denilemeyeceğini ortaya koymaktan ibarettir.Meselenin on beş yaşla bir ilgisi de yoktur. Fıkıh usûlünde incelendiği gibi, mükellefiyet yaşla sabit olmaz

On beş yaşına kadar olanların, hangi dinden olurlarsa olsunlar "şehit" kabul
edilmesi, İslâm’a aykırıdır. Örneğin; bir çocuk on dört yaşında iken büluğa erse ve küfür üzere iken bir musibet sırasında ölse, o, kâfir olarak ölmüştür, şehit olarak ölmesi ise şurada kalsın...

Said kurdî, zamanını âdeta "fetret devri" olarak görmektedir. Bahsimiz olan bu mektup, Tarihçe-i Hayat’ta da belirtildiği gibi, 2. Dünya Savaşı sırasında yazılmıştır.
Savaş esnasında ölen Hristiyanların durumunu, kendince ele almaktadır.

Said kurdi, Hristiyanlardan genel olarak bahsetmektedir. Said kurdî’nin Hristiyanlarla Müslümanların birleşeceği, komünizm ve dinsizliğin ancak bu şekilde mağlup edileceği şeklindeki kehaneti gerçekleşmeden komünizm tarih sahnesinden silinip gitmiştir. Üstelik, komünizmin yıkılması sürecine Müslümanların ciddi bir katkısından söz edilemez. Hatta birçok Müslüman, o süreç devam ederken aymazlık içinde hâlâ "İslâm sosyalizmi"nden bahsediyorlardı. Eski komünist ülkelerde dinsizliğin yerini tekrar Hristiyanlık almıştır. Emperyalist-faşist devletler, oralarda filizlenmeye çalışan İslâmiyeti ve Müslümanları boğmaya çalışmaktadır. Eski Sovyetlerdeki özellikle Müslüman Türklerin kurdukları devletlere, lâiklik ihraç edilmektedir. Türkiye, bu ülkelere model ülke olarak gösterilmektedir ki, epeydir bu konuda Türkiye’ye biçilen misyon, batının çıkarlarını korumaktan ibarettir.

Yine ne kadar acıdır ki, fakir ve çaresiz, hata büyük çoğunluğu aç olan Afrika
ülkelerinde, Müslümanların bu durumlarından istifade eden misyonerler, gıda ve sağlık yardımı bahanesiyle aslında ehl-i İslâmı dininden döndürmeye çalışmaktadır. Açtıkları okul, hastane, yemekhane vb.ni Müslümanları dinlerinden vazgeçirmek için kullanmaktadır. Ya çok safdil ve bütün bunlardan habersiz ya da aslında gizli ve kirli emeller sahibi, kurnaz ve sinsi olan, dinleri birleştirmek gibi bir hedef için çalışan, istediği zaman Papa’yla bile görüşebilen bu zihniyet, öyle ya da böyle, Amerika’nın kendi çıkarları için uydurmaya çalıştığı dine talip olduğunu açıkça ilân etmiştir.

Şimdi de nur risaleleri’ndeki şu ibretamiz ibareleri okuyalım:
BİR DERECE MAHREMDİR. (...) Hem Salâhaddin’in, Asâ-yı Musa’yı
Amerikalıya vermesi münasebetiyle deriz: "Misyonerler ve Hıristiyan ruhanîleri, hem Nurcular, çok dikkat etmeleri elzemdir. Çünki, her halde şimâl cereyanı; İslâm ve İsevî dininin hücumuna karşı kendini müdafaa etmek fikriyle, İslâm ve misyonerlerin ittifaklarını bozmaya çalışacak. Tabaka-i avama müsaadekâr ve vücub-u zekât ve hürmet-i riba ile, burjuvaları avâmın yardımına dâvet etmesi ve zulümden çekmesi cihetinde müslümanları aldatıp, onlara bir imtiyaz verip, bir kısmını kendi tarafına çekebilir." Her ne ise, bu defa sizin hatırınız için kaidemi bozdum, dünyaya baktım. (Said-i nursi- Emirdağ Lâhikası I, 150, Yirmiyedinci Mektuptan/Bir Derece Mahremdir; Tarihçe-i Hayat, 473, Emirdağ Hayatı/Bir Derece Mahremdir.)

Nurcuların misyonerlerle ittifakı...

Ne diyelim, yolunuz açık olsun!...

 alıntıdır


 
< Önceki   Sonraki >
 
Tavsiye Ettiklerimiz
Yasaklı Belgesel
Tebriz Türk Takımı
Tolon Paşa ve Ordusu
O.Sinanoğlu Sohbet
İthal Tohum İhaneti
Durum Çözümlemesi
Zekeriya Öz Hakkında
Kurtuluş Savaşında 2000 Kırgız
Hakikat nerede?
Etki Ajanları
Çıkışyolu Turan
Dilde Birlik ve Türklük Şuuru
TSK'yı Yıpratma Girişimleri
Siyasetimiz Nasıl Düzelir
Sivil cehalet
Türk Ülküsü
Mevlana'dan Öğütler
Kazak ve Türkiye Türkçesi
Ampulün Anlamı
Said-i Nursi'nin Gerçek Yüzü
Bor Madeni ve Önemi
İran'a şeriat nasıl geldi?
Atatürk'ün Kaleminden
Hablemitoğlu Belgeseli
Gül'ün Süreci
Gizli Mutabakat
Gladyocu İftirası
Kürt Federe Devletine
Gökşad'tan

Saçların gezerdi yüzümde eskiden

Ağlarsın

Saçların gezerdi yüzümde eskiden,

Şimdi yanaklarımda damla damlasın.

Ne çok severdim dizinde yatmayı,

Şimdi uykumu bölen keskin bıçaksın.

 

Nefesin vururdu nefesime her akşam,

Şimdi soluğumu kesen acı rüzgarsın.

Bütün dertlerim yalnız sende biterdi,

Şimdi yüreğimde kapanmaz yarasın.

 

Şehre uzak yerlerden yıldızlar sayardık,

Şimdi gökyüzünde en uzak yıldızsın.

Ne çok özledim seni anlatabilsem,

Şimdi oturup kana kana ağlarsın...

 

Çorlu, 2002

Gökşad

 

Gölgeler

Gölgeler

-I-

Ömrün gölgesi olsun ömrümün

Uzayıp gitsin ardımca

Ben gidersem bir ikindi vakti...

Ki sen bir Cuma sabahı gelirken

Ömrüm gölgesi olmuştu ömrünün

Uzayıp gitmişti ardınca...

 

Ankara, 2004

 

Gölgeler

-II-

Bütün zamanların tek suçlusu ben miyim

Üstüme bir bulutun bile gölgesi düşmez

Bu karanlık sahrada neye pervaneyim

Kapanan gözlerime bir ışık düşmez...

 

Medet ey sevgili, yandım bu çölde!

Bu nasıl bir serap, bu nasıl bir gölge?

Düştüm düşeli bu amansız hüzne

Divane yüreğim bir lahza gülmez

                                  

Ankara, 2004

 

Ahiret'te

 


 

Tanrım sen varlığı yaratansın

Canlı cansız her şeyi kuşatansın

Bir dileğim var sen bağışlayansın

Desem korkarım demesem yer beni

 

Garip gönlüm gece gündüz âhtadır

Dileğim gönlümde sana âyandır

Kusur kulundan bağış katındandır

Desem korkarım demesem yer beni

 

Bedenimi balçıktan sen halk ettin

Yüreğime dünyayı sen dar ettin

Gönlüm coştu, dilimi sen lâl ettin

Desem korkarım demesem yer beni

 

Tanrım hurilerin gözümde değil

Aşk için bir ömür yeterli değil

Hâşâ Kaynaroğlu isyanda değil

Âhirette sevdiğime ver beni

 

               Ankara, 2003

 

Sır Kapısı

Sır Kapısı

 

Kırk sır kapısı açıldı gözlerinde

Kırk ayrı yol var her kapının birinde

Her yol ağzında ayrı idam ettiler

Sade tenim kaldı saçının telinde

 

Bir tel saç ile bağladılar çenemi

Üç tas su ile yıkadılar tenimi

 

Beni gonca gül yaprağına sardılar

Musalla diye avucuna koydular

Nasıl bilirdiniz diye sordular

Sustum da dinledim başka bir alemde

 

Aşkı bilmeyenler hiç ses çıkarmadı

Mecnun dedi ki “beni utandırmadı”

 

Kaynaroğlu, adını toprağa verdin

İki kaş arasından sıratı geçtin

Lokman’ın sırrını sen âşikar ettin

Ölü müsün diri mi, bilmez hiç kimse.

 

Ankara, 2004

 

Nevruz

  

Nevruz

Gökyüzünde göç başlar vakit gece

Sultan kız batıdan doğuya göçer

Toy düğün başlar Türkistan ilinde

Sultan Nevruz önünde gergef işler

 

Bize de gel bilinmez bir saatte

Benim de ölülerim yeyip içsin

Rızkımızı bulalım bu yengi gün’de

Bütün alem Tanrı’ya secde etsin

 

Esir Türkleri unutma Sultanım

Onlar beklese de başka baharı

Birgün muhakkak biter bu zalim kış

Yine az görür Türk, koca dünyayı

 

Hazar’a muhabbet götür sultanım

Yesevi’den hikmet getir bizlere

De ki özlemiş sizi Kaynaroğlu

Gayrı dayanmazmış gönlü hasrete

Gökşad

Sivas, 1997

 

Kuşların Rüyası

Kuşların Rüyası 

Kuşların rüyasına girdim dün gece

Karar verdim bunu hep yapacağım

Hepsi de uyuyordu gözlerinde

Onları mı yoksa seni mi kıskanayım

 

Güya bir bülbül senin nefesinden

Şiirler okuyordu seher vaktinde

Şaşırdım kaldım, ses benim sesim

Dedi ki “İlham” derler buna sizin alemde

 

Rüyasında bir güvercin konup pencerene

Uzatıp kanatlarını tutundu ellerine

Şaşırdım kaldım, el benim elim

Dedi ki “Vuslat” derler buna sizin alemde

 

Bir serçe rüyasında kanat çırpıp

Su içti avuçlarından kana kana

Şaşırdım kaldım içim yanmış benim de

Dedi ki “Mecnun” derler buna sizin alemde

 

Kuşların rüyasına girdim dün gece

Gördüm ki seni seviyorum her bedende

Bir kaknus yaklaşıp kulağıma sessizce

Dedi ki “Kader” derler buna sizin alemde

 

Dedim ki “Hayrolur İnşallah...”

Gökşad 

Ankara, 2004

 

Gidişine Ağıt

 

 Mecnûn düşünde gördü Leylâ’yı bir gece:

 Ve sen, şehirlerini benim ülkeme kurdun,Pâyitahtını benim yaralı kalbime..

.Seni bir kan pıhtısı gibi elimde tuttum.

 İnsafsız rüzgârlar uğradı yurduma: 

Yağmur kar ortasında bir çöle düştüm,Kum fırtınasında tutundum saçlarına...

Sen uykudaydın, ben kâbuslar gördüm. 

Buğday tarlalarına kızgın alevler düştü: 

Çıplak ayaklı çocuklar savruldu her yana,

Çıplak ayaklı yıldızlar gibi darmadağın...

Ne olur beni de kat, beni de kat dualarına. 

Seni düşümde gördüm,  tam altı yıl önce: 

Ve sen, gözlerini giyindin Asya ceylanlarının,

Ak sakallardan miras bir huzur yüzünde...

Gezinip durdun içinde bütün damarlarımın.    

 Benim yüreğim mahşer, senin gönlün sırat: 

Zalim bir korku boğazlar sevincimi,

Gözlerim karanlık benim, senin gözlerin hayat.

Gözlerim hiç görmesin gittiğini...  

Ki o Selçuklu şehri seni bırakır mı bilmem:

 Lacivert göğünde gözlerin, bir muska gibi dururken,

Vakitsiz düşer toprağa kırkikindi yağmurları.

Bin yıllık Medrese, yeni bir Eylül’e soyunmuşken... 

Yıldızlara söyle seni geri getirsinler: 

Onlar bilir benim çekik gözlü yüreğimi.

Geçmişin saçından tut, sana yol göstersinler,

Yıldızlar bilir benim gökçe soylu düşlerimi... 

Ankara, 2003

Gökşad 

 

Gözlerin

 

Gözlerin

 

Sanki deryalara dalar giderim

Baktıkça içimi yakar gözlerin

Her şafak vaktinde çalar kapımı

İlmiği boynuma takar gözlerin

 

Mecnun’u çöllerde koyar çaresiz

Ferhad’ı dağlara salar gözlerin

Yanımda yöremde ölüm gezdirir

Benim peşimde o yeşil gözlerin

 

Başı dik dağlara yasla sırtını

Dolunay akşamı kaldır başını

Her kim ki yazarsa kişi bahtını

Ezelden alnıma yazmış gözlerin

 

Dört duvardan gayrı yerim olmadı

Kendi gölgem bana sadık kalmadı

Şu yalan dünyada yüzüm gülmedi

Benim tek servetim senin gözlerin

 

Kefenimi yeşil sarın, beyaz olmasın

Mezarımı göğe kazın yerde kalmasın

Sevdiğim gözünden yaşlar akmasın

Gider Kaynaroğlu, kalır gözlerin

 

Sivas, 1998

 
   
 
Benzer Yazılar