Türkçülüğün Esasları
Türkçülüğün Özü
A) Dilde Türkçülük
B) Sanatta Türkçülük
C) Ahlaki Türkçülük
D) Hukukta Türkçülük
E) Dinde Türkçülük
F) İktisatta Türkçülük
G) Siyasette Türkçülük
H) Felsefede Türkçülük
Büyük Türkçülerden
Türkçülerden Özlü Sözler
Genel İçerik
Marşlarımız
Görsellikler
Türk Dünyası Ezgileri 1
Türk Dünyası Ezgileri 2
Türkçülük Hakkında
Tüm Dosyalar
Tüm Yazarlar
Edebiyat
Makaleler
Tepkisiz Kalma
Ağelini Öneriniz
Belge Resim

Bilgilendirme
Türküler
Görsellik
Kitap Önerileri
Büyük Türkçüler
Büyük Türkçülerden
Azınlık veya Özerk Türkler
Nutuk
Duyurular
Özlü Sözler
Yorumsuz Resimler
Siyasi Dosyalar

  :: TSK'dan ABD-İsrail Koridoru'na balyoz
  :: Emperyalizmin Tetikçileri
  :: Komünistlerin Atatürk karşıtlığı
  :: Rockefeller'den yüzyılın itirafı
  :: Ayrılma bildirisi ve Sevr
  :: İstanbul Barosu’ndan yapılan 14 maddelik açıklama
  :: Öz Yurdunda Köleleşen Türk
  :: IŞİD – ABD ilişkisinin delilleri
  :: Barzani ve Erdoğan
  :: İran Türkleri Hapislerde
  :: Hitler’in Müftüsü Hacı Emin El Hüseyni
  :: Seçsis Neden Türkiye'de Kullanılıyor?
  :: Irak’ın 16. Tugayı Peşmergeye katıldı!
  :: Türker Ertürk , ABD tertiplerini ve ABD işbirlikçilerini açıklıyor.
  :: Hava Kuvvetlerinde Tasfiye
  :: Esad'ın Ulusal Kanal Söyleşisi
Türkçe
Türkçe Adlar
Türkçe İzgileri
Hayvan Adları
Türkçe Terimler
Göktürk Yazıtları
Kuş Adları Derlemesi
Türkçe Adlar Sözlüğü
Kazakistan Türkçesi Sözlüğü
Azerbaycan Türkçesi Sözlüğü
Dosyalar
Siyasi Dosyalar
Tarihi Dosyalar
Görüntüler
Dini Dosyalar
Belge Resim
Bilimsel Dosyalar
Atatürk
Eserleri
Makaleleri
Özlü Sözleri
Atatürk Dosyaları
İletişim
 

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

İlgili İçerikler

Şamanizm-2

PDF Yazdır Ağhesabı

2. Şamanist Dünya Görüşü

Şamanlığa bağlı halklar çeşitli din ve kültürlerin etkisi altında kaldıkları için, Şamanist dünya anlayışını tam ve açık bir biçimde saptamak çok zordur. Şamani halklar arasında yapılan çeşitli saptama ve gözlemler başta gelemek üzere, onların inanışını yansıtan efsane, masal ve benzeri gibi yazın ürünleri hakkındaki tasarımları, hiç değilse ana çizgileri ile kavramaya yarar.
Şamanistler dünyayı, gök, yeryüzü ve yeraltı olmak üzere 3 kısma ayırırlar. Altay Türklerine göre, aydınlık dünyası olan “yukarıdaki dünya”da Ülgen ile ona bağlı iyi ruhlar bulunur. “Orta dünya”’da insan oğulları yaşar. “Aşağıdaki dünya” ise, Erlik ile ona bağlı kötü ruhların meskenidir. Yakutlarda da “görünen ve görünmeyen dünya” buna yakın bir şekilde, “yukarı”, “orta”, “aşağı” diye üçe ayrılır. Soyotlar bu 3 dünyayı, üstüste 3 büyük tekerlek halinde düşünürler.

A- Gök Tanrı

Türk-Moğol halklarında çeşitli şekilleri ile tanrı kelimesi, eskiden “gök” ve “ilah” anlamında kullanılmıştır. Bazan “ruh, put, tanrısal güç” anlamlarında da gelir. Anlaşıldığına göre, Türk-Moğol halklarında başlangıçta doğrudan doğruya “gök”e tapılmıştır. Bu olasılığı güçlendiren örnekler, onların komşuları olan Çin, İran ve Fin halklarında da vardır. Nihayet Asya’nın kuzey bölgesinde bazı halklarda “gök” için kullanılan kelimenin aynı zamanda “Gök-Tanrı”’yı ifade ettiği görülür. Şamanlığa bağlı bulunan halklarda Gök-Tanrı, göğin belirli bir katında ve insana benzeyen kişileştirilmiş bir varlık olarak tasarlandığı için, kavram bakımından herhangi bir karışıklığı önlemek amacıyla, artık yalnızca “Gök=Tanrı” diye çağrılmayıp, başka başka adlar ile anılmıştır. Nitekim örneğin Altay Türkleri bu varlığa Ülgen (Ulgen, Ülgön) “ulu” ya da Bay Ülgen “zengin ulu” adını verirler.

Altay halklarındaki bir inanışa göre, çeşitli gök ya da gök katları vatdır. Efsanelerde 3 ya da 9 kat gökten sözedilir. Nitekim bunlarda Kam, ayin sırasında göğe çıkarken, gök katlarına karşılık oldukları söylenen 7 ya da 9 engel ya da durağı aşmak zorunda kalır. Bu tabaka ya da katların sayısı çeşitli olup, Radloff’agöre, bazan 17’ye çıkmaktadır. Nihayet Verbitskiy Altay yöresinde bazı yerlerde 33 gök dairesinden sözedildiğini yazar. Denildiğine göre, Orta Asya’da gök için yapılan ayin nedeniyle her zaman kurulan olan çadır, doğrudan doğruya göğü simgeler.

Genellikle Tanrı ya da en büyük göksel ruh, göğün en üst katında insan şeklinde tasarlanır. Abakan Türkleri, Gök-Tanrı’nın çadırından bile söz ederler. Altay Türklerine göre ise, Ülgen altın kapılı bir sarayda, altın bir taht üzerinde oturur. Gök-tanrı dualarda çeşitli güçleri ve sıfatları ile anılır. Gökte yaşayan en büyük ruh, insanları, ovaları, çimenleri ve ateş ile yeri, güneşi, ayı ve yıldızları ile gök kubbeyi yaratan, dünyanın düzenini yönetmek ile kaderi belirleyen bir varlıktır. Yakutlarla Altay Türklerine göre, insan oğluna çocuk veren de odur. Gök-tanrı herşeye üstün ve güç sahibi olmakla birlikte, yalnız iyilik eden bir iyilik tanrısıdır. Diğer tarftan Moğollar, herşeyi bilen Gök-tanrı’nın, hiddet ve hoşnutsuzluğunu kıtlık ve seller gibi korkunç doğa olayları ile gösterdiğine inanırlar. Oysa, kuzey Asya halklarına göre, Gök-tanrı, insanların yaptığı işlerle ilgili değildir. Ülgen için belirli zamanlarda yapılan ve ilkbahar, yaz ve bazan sonbahara rastlayan ayinlerde beyaz bir kısrak kesmek gelenektir.

1- Altay Türklerine göre, Ülgen’in 7 ya da 9 oğlu, 9 kızı ve nihayet birtakım yardımcı ruhları vardır. Anohin’de Ülgen’in oğullarının adları şöyle sıralanmıştır: Karşıt, Pura Kan, Yajıl Kan, Burça Kan, Karakuş, Paktı Kan, Er Kan. Radloff’un Lebed Türkleri arasında saptadığı başka bir söylenceye göre, Bay Ülgen’in 4 oğlu vardır: Pırşak Kan, Töz Kan, Kara Kan, Suylap. Bu sonuncunun oğlu Sarı Kan’dır. Pırşak Kan’ın oğlu Kırgız Kan, Kargısan ırmağı çevresindeki Lebed Türklerinin koruyucu ruhu sayılır. Pırşak Kan’a al at kurban edilir. Kara Kan’dan başka diğer tanrılar insanlara iyilik ederler. Kara Kan ise, tanrıların dünyasından ayrılarak, yeraltının karanlıklarına çekilmiştir. Lebed Türklerine göre, ölüler dünyasının hakimi Erlik, onun oğludur. 7 kattan oluşan göğün en üst katında Ülgen ile karısı oturur. Diğer katlarda ise, bunların oğulları ile, tanrıların insanlara elçi olarak gönderdiği ruhlar bulunur. Ülgen’in oğullarının kökeni bilinmemekle birlikte, göğün 7 kat olarak tasarlanması ve bunlardan her birine, Ülgen’in oğullarından birinin yerleştirilmesi dikkate değer. Altaylılarda her boy, Ülgen’in oğullarından birini kendi koruyucu ruhu sayar. Bu ruhlar için yapılan kurban töreni, Ülgen’e yapılanın aynıdır.

Yakutlara göre de, en büyük tanrının emrinde 7 tanrı bulunur. Bu tanrıya, ilkbahar bayramında ateşe kımız serpilerek kurban sunulur. Priklonskiy, adlarını saydığı bu 7 tanrıdan 7 kardeşin kastedilmiş olacağını yazmaktadır. Ona göre, bunlar gök gürültüsü, şimşek, aydınlık, savaş yaratan, göğün kızgınlığını bildiren, kaderi belirleyen tanrılardır. Aynı yazar Yakutlarda ayrıca 9 tanrıdan sözedildiğini ve bunlara kurban olarak kımız sunulduğunu yazar. Göksel tanrıların sayı, ad, yer ve görevleri halklara göre değişmekte ve bazan birbirine karışmaktadır. Radloff’da geçen değişik bir söylenceye göre, 17 kattan ibaret olan göğün en üst katında Tengere Kayra Kan oturur. Ondan Bay Ülgen, Kızagan Tengere, Mergen Tengere olmuştur. Bunlardan Ülgen, göğün 16., Kızagan Tengere9., hakim, bilgin Mergen Tengere ise 7. katındadır. Kızagan Tengere, Banzarov’agöre, savaş tanrısıdır. Onlarca tehlikeli geçitlerde orduyu yönetmek ve düşmanı yenmekte, bu koruyucu ruhun yardımı olur. Altay Kamı göğe çıkarken Kızagan Tengere’yi “kırmızı yularlı, kızıl erkek deve sırtında, gökkuşağı asalı baba!” diye çağırır. Buna bakarak, onun kırmızı renk ile simgelendiği sanılmaktadır. Mergen Kan’ın yürümesinden, gök gürültüsü ile şimşek oluşur. Ülgen’in en sevgili ve yaşlı oğlu Karşıt’tır. Altay Şamanı Gök-tanrı için yapılan kurban töreninde onu çağırarak ayine başlar. Dualarda “sarı kamış asalı, sarı atlı, sarı dizginli, sarı ipek kürklü” diye betimlenir. Ülgen’in diğer bir oğlu Karakuş (kartal) olup, Şamana göğe çıkarken yardım eder. Pura Kan ise “bulut yeleli”dir. Ülgen’in oğulları arasında ayrıca Kara Kan ve Yajıl Kan geçtiğine bakılırsa, bunların çeşitli renklerle simgelenen gezegen tanrılarına karşılık geldikleri söylenebilir.

Altay Türkleri ile Yakutlarda geçen 7 tanrıya karşılık, Moğollarda birbirinin kardeşi sayılan “dokuz koruyucu tanrı” vardır. Banzarov bunların 9 yıldıza yol gösterdiğini yazar. Harva ise, onların göğün dokuz katını simgeledikleri düşüncesindedir.

2- Altaylılar, Ülgen’in adları belirsiz 9 kızından sözederler. Bunlar toplu olarak Ak kıztar yani “namuslu kızlar” diye anılırlar. İyi ruhlar sınıfına giren bu kızlar, Şaman dualarından analaşıldığına göre, ayin sırasında Kama esin ve heycan verirler. Onları simgeleyen kukla biçiminde bebekler, Şamanın cübbesine takılıdır.

3- Altaylılara göre, en büyük Gök-tanrının hizmetinde bir tür elçilik görevi yapan başka yardımcı ruhlar da vardır. Anohin’in yazdığına göre, Altay Şamanı göğe çıkarken, doğruca Ülgen’in katına gitmez. Gök-tanrı, kutup yıldızında Şamanı karşılamak için elçisini yollar. Aynı zamanda utkuçı “karşılayıcı” denilen bu elçi, Ülgen ile Şaman arasında aracı olarak görünür. Gök gezisinde Şamana eşlik eden yardımcı ruhlar Yayık, Suyla ve Karlık’tır. Denildiğine göre, birinicisi insanlar arasında yaşar, onları kötü varlıklardan korur ve Ülgen ile insanlar arasında elçilik de yapar. Şaman, kurbanı ancak onun eşliğinde Ülgen’e götürür. Dualarda “ayın, güneşin parçası” diye anılır. Onun beyaz bezden yapılmış, başı, kulakları, elleri, ayakları ve kuyruğu bulunan bir resmi, kurban törenlerinde, bir takım bez parçalarıyla yanyana olarak iki kayın ağacına gerili, beyaz at kılından yapılmış bir ipe bağlanır. Altaylılar ilkbaharda kısrakların ilk sütünü unla karıştırıp bir bulamaç yapar ve Yayık’a adayarak etrafa serperler. Gök gezisinde Şamana yoldaşlık eden ikinci ruh Suyla’dır. Bu da insanların koruyucusu olup, denildiğine göre, at gözlüdür. Bazı Şamanlar, onu at gözlü bir kartal olarak betimlerler. Suyla, insanların ne yaptığını Gök-tanrı’ya bildirir. Bundan dolayı da iki tildü “iki dilli” diye anılır. Ona adak olarak rakı serpmek gelenektir. Aracılık yapıcı ruhların üçüncüsü olan Karlık’a gelince, bu, Suyla’nın iş arkadaşı olup, yine gök gezisinde Şamana eşlik eder. Karlık, ayin sırasında çağırılınca havaya su serpilir.

Güneş, Ay ve Yıldızlar

Altay Türklerine göre, başlangıçta güneş ile ay var olmadıkları halde, sonradan Tanrının gönderdiği bir varlık, göğe madeni iki büyük ayna koyarak dünyayı aydınlatmıştır. Türk-Moğol halklarında bu iki göksel ışık kaynağı hakkında çeşitli efsaneler anlatılır. Bazı halklarda güneşle aya bakarak gaipten haber veren fakcılar da vardır. Şaman cübbesine güneşi ve ayı simgeleyen madeni levhaların takılması, bununla ilgili görülmektedir. Radloff’un yazdığına göre, Türk halklarının çoğunda güneş dişi, ay erkek olarak tasarlanır. Altay Şamanı göğe çıkarken 6. katta ay ada “ay baba”yı selamlar. Yakutlar, ayın küçülmesini, efsanevi ayılarla kurtların onu yemesine bağlarlar. Altay Türklerine göre de, ay tutulması, yelbegen denilen bir canavarın ayı yemesinden ileri gelir. Bu korkunç varlığı kovmak için havaya taş, silah atılır, teneke çalınarak gürültü yapılır. Bu gelenek Anadolu’da hala yaşamaktadır.

Çin kaynaklarına göre, Hiungnular güneşe ve aya tapar, savaşta ay büyüdüğü zaman geri çekilirlerdi. Tunguzların da savaşta kazanmak için dolunayı beklediklerinden sözedilir. Güneşle ay, özellikle Tunguzlardaki Şaman ayinlerinde önemli bir rol oynadığı halde, genellikle kuzey Sibirya halklarında bunlara kurban sunulduğu bilinmemektedir. Ama Volga boyundaki Çuvaşların güneşle aya “ak donlu” hayvan kurban ettiklerini öğreniyoruz.

Bazı Altay halklarına göre, gök bir çadır şeklindedir. Yakutlar ise göğü üst üste gerili birçok deri tabakalarından oluşmuş olarak tasarlarlar. Onlara göre yıldızlar, bu tabakalardan gök ışığını sızdıran deliklerden başka bir şey değildir. Kuzey yarımküresinde yaşayan halklar, göğün bir merkez etrafında döndüğünü sanarak bu noktaya “yer göbeği”’ne karşılık olmak üzere “gök göbeği” demişlerdir. Kutup yıldızına yakın olarak düşünülen bu nokta, gök kubbenin bağlandığı bir yermiş gibi tasarlanmış ve bunun için kuzeyde yaşayan halklar kutup yıldızına “çivi, gök çivisi, çivi yıldız” gibi adlar vermişlerdir. Göğün kendi ekseni çevresindeki bu garip dönüşü, onun daha sağlam bir desteğe dayanmış olacağı tasarısını doğurmuştur. Bu nedenden kimi halklar, göğün büyük bir sütun ya da eksenin ucunda döndüğünü sanmışlardır. Nitekim Kırgız, Başkırt ve Batı Sibirya Türk halklarının kutup yıldızını “Demir-kazık”, Moğol ve Tunguzların ise “Altın-direk” diye adlandırmaları bundandır. Denildiğine göre, tanrılar atlarını bu kazığa bağlarlar. Harva, Altay Şamanının gök gezisi sırasında tırmandığı direk ya da ağaç gövdesinin, gök eksenini simgelediği düşüncesindedir. Denildiğine göre, Asya’da Gök-tanrıya dua edilen ya da kurban sunulan yerlere dikilen sütunlar da aynı şeyi gösterir. Genellikle yıldızların kutup yıldızına ya da dünyanın eksenine bağlı bulunduklarına ve bu bağlar kopunca birtakım korkunç olayların ortaya çıkacağına inanılır. Yakutlar Zühre yıldızını Ürgel’e (Ülker) aşık, güzel bir bakire olarak düşünürler. Gökte ikisinin karşılaşması, fırtına ve yağmur yaratır. Oysa Buryatların Solbon dediği bu yıldız, efsanelerde erkek olarak geçer. Onlara göre Solbon, atı çok sever. Buryatlar onun bir at sürüsüne sahip olduğundan bile sözeder ve onu atların koruyucu ruhu sayarlar. Bundan dolayı ilkbaharda atlar tımar edilip taylara damga vurulurken, Solbon’un adına havaya tarasun denilen bir içki serpmek ve ayrıca ateşe et ya da bulamaç atmek âdettir. Nitekim eskiden bu yıldıza at bile kurban edilmiştir.

B- Yer-Tanrı

“Kara yer” anlamına gelen yağız yer deyimi, daha Orhon yazıtlarında kök tenri “mavi gök” ile yanyana geçer. Aynı yazıtlarda rastlanan Ötüken ise, Gök Türklerin hükümet merkezi olup, Moğolca yer tanrıçası Etügen isminden gelmektedir. Bu kelime aslında Türk-Moğol halkının ana yurdunu ifade etmiştir. Hiungnuların yok olmalarından sonra dağılan bazı Türk boylarının Altay yöresinde yerleştikleri topraklara verdikleri Ötüken adı, gelenekte Ergenekon olarak geçer. Çin kaynaklarından öğrenildiğine göre, Hiungnularda yılın ilk ayında ata ruhları yanında yer ve gök ruhlarına da kurban kesmek âdetti. Gerek Türklerde, gerekse Moğollarda büyük bir saygı gösterilen vatan toprağı kutsaldır. Bu kutsallık, kurban bayramlarında Ötüken ile birlikte anılan birçok dağ ve ırmakların tanrılaştırılmasından ileri gelmiştir. Türk halklarında dağ ve ırmakların kutsal sayılmasındaki asıl neden ise, olasılıkla buralarda birtakım ruhların yaşadığına inanılmasındandır. Ayrıca Radloff’un saptadığı bir Şaman duasına göre, Kan “kağan, han” diye anılan dağlara, eski kahramanlara ait kimi anıların bağlı bulunduğu anlaşılmaktadır. İbn Fazlanbazı Başkırt boylarının inandığı 12 tanrı arasında yer, su tanrılarını da sayar. Orhon yazıtlarında kutsal sayılan yer-sub “yer-su”dan vatan kastedildiği anlaşılmaktadır. Altay Türklerinde ayin sırasında yer-sular hala anılır. Radloff, onlarda yer-su diye saygı gösterilen yerin, bir ruhlar bileşkesi olarak tasarlandığını ve bu ad altında 17 ulu hanın toplandığını bildirir. Bunların yaşadıkları yerler, genellikle dağ dorukları ve kaynak çevreleridir. Altaylılara göre, insanları yaratan ve kötü varlıklardan koruyan da bu yer-su tanrılarıdır. Anohin deAltaylıların, yer-su ruhlarını, bağımsız bir sınıf olarak kabul ettiklerini yazar. Bunların gök ve yeraltı ruhları ile bir ilişkileri yoktur. Sağlığı, hayvanların çoğalmasını sağlayan ve kötü ruhların fenalıklarını önleyen bu ruhlar, kendilerine saygı göstermeyenleri cezalandırır, hasta ederler. Genellikle insana benzetilen yer-su ruhlarının genel adı e’dir “sahip”. Zira, bunlar belirli bir yerin, örneğin bir dağ, bir ırmak ya da bir gölün sahibi sayılır. Bundan dolayı Altaylılarca dağ,ırmak, göl adları yalnızca birer coğrafi isimden ibaret olmayıp aynı zamanda o yerlerin sahipleri olan ruhların adıdır. Her dağın ruhu kendi bölgesinde hüküm sürer ve orasını korur. Bu nedenden Altaylılarda her oymak, kendi bulunduğu yerdeki, dağları, ırmakları ve gölleri birer koruyucu varlık olarak bilir ve onlara saygı gösterir. Altaylılar, bu ruhların yer ile birlikte yaratıldığını söyler ve onlara at kurban ederler. Ayrıca onların adına sütü un ile karıştırıp çevreye serpmek âdettir. Kurban ayini, Gök-tanrıya yapılandan bir gün sonradır. Bu ayinde Şaman törenlerinde gözetilen bütün koşullar yerine getirilir. Volga bölgesinde yaşayan Çuvaşlar da, sir sıv kudegen “yer-su sahibi” denilen bir tanrıdan sözederler. Yakutlar dişi olarak tasarladıkları bu tanrının, yalnız otları bitirdiğine değil, aynı zamanda doğuma da yardım ettiğine inanırlar. Şamanların andarhan hotun diye çağırdıkları bu varlık, Harva’ya göre, Yakutlarda doydu iççite “arz sahibi”’nin aynıdır. Onlarda yer tanrıçasını simgeleyen herhangi bir tasvir yapılmadığı gibi, ona kanlı kurban da sunulmaz. Yalnız ilkbahar şenliklerinde onun adına, bir ağaca bağlanan ineğin sırtına süt dökmek âdettir. Şamanist halklarda genellikle yer canlı bir varlık olarak düşünülür ve ona göre davranılır.

 

Sadettin Buluç

 

 


 
< Önceki   Sonraki >
 
Tavsiye Ettiklerimiz
Yasaklı Belgesel
Tebriz Türk Takımı
Tolon Paşa ve Ordusu
O.Sinanoğlu Sohbet
İthal Tohum İhaneti
Durum Çözümlemesi
Zekeriya Öz Hakkında
Kurtuluş Savaşında 2000 Kırgız
Hakikat nerede?
Etki Ajanları
Çıkışyolu Turan
Dilde Birlik ve Türklük Şuuru
TSK'yı Yıpratma Girişimleri
Siyasetimiz Nasıl Düzelir
Sivil cehalet
Türk Ülküsü
Mevlana'dan Öğütler
Kazak ve Türkiye Türkçesi
Ampulün Anlamı
Said-i Nursi'nin Gerçek Yüzü
Bor Madeni ve Önemi
İran'a şeriat nasıl geldi?
Atatürk'ün Kaleminden
Hablemitoğlu Belgeseli
Gül'ün Süreci
Gizli Mutabakat
Gladyocu İftirası
Kürt Federe Devletine
Gökşad'tan

Saçların gezerdi yüzümde eskiden

Ağlarsın

Saçların gezerdi yüzümde eskiden,

Şimdi yanaklarımda damla damlasın.

Ne çok severdim dizinde yatmayı,

Şimdi uykumu bölen keskin bıçaksın.

 

Nefesin vururdu nefesime her akşam,

Şimdi soluğumu kesen acı rüzgarsın.

Bütün dertlerim yalnız sende biterdi,

Şimdi yüreğimde kapanmaz yarasın.

 

Şehre uzak yerlerden yıldızlar sayardık,

Şimdi gökyüzünde en uzak yıldızsın.

Ne çok özledim seni anlatabilsem,

Şimdi oturup kana kana ağlarsın...

 

Çorlu, 2002

Gökşad

 

Gölgeler

Gölgeler

-I-

Ömrün gölgesi olsun ömrümün

Uzayıp gitsin ardımca

Ben gidersem bir ikindi vakti...

Ki sen bir Cuma sabahı gelirken

Ömrüm gölgesi olmuştu ömrünün

Uzayıp gitmişti ardınca...

 

Ankara, 2004

 

Gölgeler

-II-

Bütün zamanların tek suçlusu ben miyim

Üstüme bir bulutun bile gölgesi düşmez

Bu karanlık sahrada neye pervaneyim

Kapanan gözlerime bir ışık düşmez...

 

Medet ey sevgili, yandım bu çölde!

Bu nasıl bir serap, bu nasıl bir gölge?

Düştüm düşeli bu amansız hüzne

Divane yüreğim bir lahza gülmez

                                  

Ankara, 2004

 

Ahiret'te

 


 

Tanrım sen varlığı yaratansın

Canlı cansız her şeyi kuşatansın

Bir dileğim var sen bağışlayansın

Desem korkarım demesem yer beni

 

Garip gönlüm gece gündüz âhtadır

Dileğim gönlümde sana âyandır

Kusur kulundan bağış katındandır

Desem korkarım demesem yer beni

 

Bedenimi balçıktan sen halk ettin

Yüreğime dünyayı sen dar ettin

Gönlüm coştu, dilimi sen lâl ettin

Desem korkarım demesem yer beni

 

Tanrım hurilerin gözümde değil

Aşk için bir ömür yeterli değil

Hâşâ Kaynaroğlu isyanda değil

Âhirette sevdiğime ver beni

 

               Ankara, 2003

 

Sır Kapısı

Sır Kapısı

 

Kırk sır kapısı açıldı gözlerinde

Kırk ayrı yol var her kapının birinde

Her yol ağzında ayrı idam ettiler

Sade tenim kaldı saçının telinde

 

Bir tel saç ile bağladılar çenemi

Üç tas su ile yıkadılar tenimi

 

Beni gonca gül yaprağına sardılar

Musalla diye avucuna koydular

Nasıl bilirdiniz diye sordular

Sustum da dinledim başka bir alemde

 

Aşkı bilmeyenler hiç ses çıkarmadı

Mecnun dedi ki “beni utandırmadı”

 

Kaynaroğlu, adını toprağa verdin

İki kaş arasından sıratı geçtin

Lokman’ın sırrını sen âşikar ettin

Ölü müsün diri mi, bilmez hiç kimse.

 

Ankara, 2004

 

Nevruz

  

Nevruz

Gökyüzünde göç başlar vakit gece

Sultan kız batıdan doğuya göçer

Toy düğün başlar Türkistan ilinde

Sultan Nevruz önünde gergef işler

 

Bize de gel bilinmez bir saatte

Benim de ölülerim yeyip içsin

Rızkımızı bulalım bu yengi gün’de

Bütün alem Tanrı’ya secde etsin

 

Esir Türkleri unutma Sultanım

Onlar beklese de başka baharı

Birgün muhakkak biter bu zalim kış

Yine az görür Türk, koca dünyayı

 

Hazar’a muhabbet götür sultanım

Yesevi’den hikmet getir bizlere

De ki özlemiş sizi Kaynaroğlu

Gayrı dayanmazmış gönlü hasrete

Gökşad

Sivas, 1997

 

Kuşların Rüyası

Kuşların Rüyası 

Kuşların rüyasına girdim dün gece

Karar verdim bunu hep yapacağım

Hepsi de uyuyordu gözlerinde

Onları mı yoksa seni mi kıskanayım

 

Güya bir bülbül senin nefesinden

Şiirler okuyordu seher vaktinde

Şaşırdım kaldım, ses benim sesim

Dedi ki “İlham” derler buna sizin alemde

 

Rüyasında bir güvercin konup pencerene

Uzatıp kanatlarını tutundu ellerine

Şaşırdım kaldım, el benim elim

Dedi ki “Vuslat” derler buna sizin alemde

 

Bir serçe rüyasında kanat çırpıp

Su içti avuçlarından kana kana

Şaşırdım kaldım içim yanmış benim de

Dedi ki “Mecnun” derler buna sizin alemde

 

Kuşların rüyasına girdim dün gece

Gördüm ki seni seviyorum her bedende

Bir kaknus yaklaşıp kulağıma sessizce

Dedi ki “Kader” derler buna sizin alemde

 

Dedim ki “Hayrolur İnşallah...”

Gökşad 

Ankara, 2004

 

Gidişine Ağıt

 

 Mecnûn düşünde gördü Leylâ’yı bir gece:

 Ve sen, şehirlerini benim ülkeme kurdun,Pâyitahtını benim yaralı kalbime..

.Seni bir kan pıhtısı gibi elimde tuttum.

 İnsafsız rüzgârlar uğradı yurduma: 

Yağmur kar ortasında bir çöle düştüm,Kum fırtınasında tutundum saçlarına...

Sen uykudaydın, ben kâbuslar gördüm. 

Buğday tarlalarına kızgın alevler düştü: 

Çıplak ayaklı çocuklar savruldu her yana,

Çıplak ayaklı yıldızlar gibi darmadağın...

Ne olur beni de kat, beni de kat dualarına. 

Seni düşümde gördüm,  tam altı yıl önce: 

Ve sen, gözlerini giyindin Asya ceylanlarının,

Ak sakallardan miras bir huzur yüzünde...

Gezinip durdun içinde bütün damarlarımın.    

 Benim yüreğim mahşer, senin gönlün sırat: 

Zalim bir korku boğazlar sevincimi,

Gözlerim karanlık benim, senin gözlerin hayat.

Gözlerim hiç görmesin gittiğini...  

Ki o Selçuklu şehri seni bırakır mı bilmem:

 Lacivert göğünde gözlerin, bir muska gibi dururken,

Vakitsiz düşer toprağa kırkikindi yağmurları.

Bin yıllık Medrese, yeni bir Eylül’e soyunmuşken... 

Yıldızlara söyle seni geri getirsinler: 

Onlar bilir benim çekik gözlü yüreğimi.

Geçmişin saçından tut, sana yol göstersinler,

Yıldızlar bilir benim gökçe soylu düşlerimi... 

Ankara, 2003

Gökşad 

 

Gözlerin

 

Gözlerin

 

Sanki deryalara dalar giderim

Baktıkça içimi yakar gözlerin

Her şafak vaktinde çalar kapımı

İlmiği boynuma takar gözlerin

 

Mecnun’u çöllerde koyar çaresiz

Ferhad’ı dağlara salar gözlerin

Yanımda yöremde ölüm gezdirir

Benim peşimde o yeşil gözlerin

 

Başı dik dağlara yasla sırtını

Dolunay akşamı kaldır başını

Her kim ki yazarsa kişi bahtını

Ezelden alnıma yazmış gözlerin

 

Dört duvardan gayrı yerim olmadı

Kendi gölgem bana sadık kalmadı

Şu yalan dünyada yüzüm gülmedi

Benim tek servetim senin gözlerin

 

Kefenimi yeşil sarın, beyaz olmasın

Mezarımı göğe kazın yerde kalmasın

Sevdiğim gözünden yaşlar akmasın

Gider Kaynaroğlu, kalır gözlerin

 

Sivas, 1998

 
   
 
Benzer Yazılar