Türkçülüğün Esasları
Türkçülüğün Özü
A) Dilde Türkçülük
B) Sanatta Türkçülük
C) Ahlaki Türkçülük
D) Hukukta Türkçülük
E) Dinde Türkçülük
F) İktisatta Türkçülük
G) Siyasette Türkçülük
H) Felsefede Türkçülük
Büyük Türkçülerden
Türkçülerden Özlü Sözler
Genel İçerik
Marşlarımız
Görsellikler
Türk Dünyası Ezgileri 1
Türk Dünyası Ezgileri 2
Türkçülük Hakkında
Tüm Dosyalar
Tüm Yazarlar
Edebiyat
Makaleler
Tepkisiz Kalma
Ağelini Öneriniz
Belge Resim

Bilgilendirme
Türküler
Görsellik
Kitap Önerileri
Büyük Türkçüler
Büyük Türkçülerden
Azınlık veya Özerk Türkler
Nutuk
Duyurular
Özlü Sözler
Yorumsuz Resimler
Siyasi Dosyalar

  :: TSK'dan ABD-İsrail Koridoru'na balyoz
  :: Emperyalizmin Tetikçileri
  :: Komünistlerin Atatürk karşıtlığı
  :: Rockefeller'den yüzyılın itirafı
  :: Ayrılma bildirisi ve Sevr
  :: İstanbul Barosu’ndan yapılan 14 maddelik açıklama
  :: Öz Yurdunda Köleleşen Türk
  :: IŞİD – ABD ilişkisinin delilleri
  :: Barzani ve Erdoğan
  :: İran Türkleri Hapislerde
  :: Hitler’in Müftüsü Hacı Emin El Hüseyni
  :: Seçsis Neden Türkiye'de Kullanılıyor?
  :: Irak’ın 16. Tugayı Peşmergeye katıldı!
  :: Türker Ertürk , ABD tertiplerini ve ABD işbirlikçilerini açıklıyor.
  :: Hava Kuvvetlerinde Tasfiye
  :: Esad'ın Ulusal Kanal Söyleşisi
Türkçe
Türkçe Adlar
Türkçe İzgileri
Hayvan Adları
Türkçe Terimler
Göktürk Yazıtları
Kuş Adları Derlemesi
Türkçe Adlar Sözlüğü
Kazakistan Türkçesi Sözlüğü
Azerbaycan Türkçesi Sözlüğü
Dosyalar
Siyasi Dosyalar
Tarihi Dosyalar
Görüntüler
Dini Dosyalar
Belge Resim
Bilimsel Dosyalar
Atatürk
Eserleri
Makaleleri
Özlü Sözleri
Atatürk Dosyaları
İletişim
 

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

İlgili İçerikler

Şamanizm-3

PDF Yazdır Ağhesabı

1- Doğa Olayları

Şamanist halklara göre, gerek gökte, gerekse yerde oluşan çeşitli doğa olayları, birtakım ruh ya da tanrıların eseridir:

Gök Gürlemesi ve Şimşek

Çin kaynaklarına göre, Uygurlar, gök gürlediği zaman haykırarak göğe doğru ok atarlardı. Yakutlar da yıldırımdan korunmak için, madeni şeylerle gürültü yapıp, gök gürültüsünü uzaklaştırmaya çalışırlar. Onlara göre, gök gürlemesi ile şimşeği yaratan, Süge Toyon “balta tanrı”dur. Yakutlar balta şeklindeki taşları bu tanrının gönderdiğine inanır ve bu taşlarda birtakım sihirli duyular bulunduğunu söylerler. Turuhansk bölgesinde Tunguzlara göre, gök gürlemesi, gökteki büyük bir kuşun kanat çırpışından oluşur. Göğe çıkan Şamanı türlü tehlikelerden koruyan bu kuştur. Altay bölgesindeki Teleütler onu bir kartala benzetirler. İbn Fazlan10. yüzyılda Volga bölgesindeki Bulgarların yıldırım düşen eve bir daha girmediklerini yazar. Pallas’ınbildirdiğine göre, Kalmuklarda yıldırım çarpmasıyla ölenler özel bir törenle gömülürdü. Yıldırımın düştüğü yere yaklaşmak genellikle tehlikeli sayılır. Buryatlarda yıldırım düşen mesken ya terk edilir ya da o yeri kötü ruhlardan temizlemek için Şaman tarafından özel bir ayin yapılır.
Türk-Moğol halkları, gök gürültüsünü yarattığına inanılan varlığa kurban da sunmuşlardır. Moğollar evi ve hayvanları ondan korumak için yere süt ya da kımız serperlerdi. Altay Türklerinde de ilkbaharda gök gürültüsü duyulduğu zaman, dağlara çıkıp dört yöne süt serpmek âdetti. Potanin’in yazdığına göre, Soyotlar bu nedenle çadırın çevresinde üç defa dönüp yere süt serperler. Çin vekayinamelerinin bildirdiğine göre, Uygurlar, yıldırım düşen yerde ilkbaharda toplanıp koyun keserlerdi. Soyotlarda buna benzer bir âdet hala vardır. Şaşkov’un yazdığına göre, gök gürlemesini yaratan tanrıya bir kır at adarlar. Bu amaçla hazırlanan yerde dua edildikten sonra, gemi çıkarılan hayvan serbest bırakılır. Böyle bir ata artık kimse dokunamaz.

Rüzgar ve Yağmur

Yakutlara göre, rüzgarlar dağlarda uyur ve herhangi bir gürültü ile uyanırlar. Yine bunlar kasırgada yaşadığına inandıkları bir ruhtan sözeder ve buna hollorak iççite “kasırga ruhu” adını verirler. Kimi Şamanist halklar, rüzgarın hastalık yarattığına inanırlar. Türkçede yel kelimesinin “rüzgar, cin, salgın hastalık” gibi anlamlara gelmesi bundandır. Buryatlara göre, sıradan rüzgardan farklı olup, çoğunlukla ilkbahar ve sonbaharda esen ve zada denilen bir rüzgar vardır. Bunu doğuran ruha zada sagan tengere denir. Onlarda, zada ulan şulun adını taşıyan kırmızı bir taş, zada estirmeye yarar. Ayrıca suya düşen bir gök taşının da bu rüzgarı yarattığına inanılır. Moğolistan’da rüzgar, yağmur, kar ve don yarattığına inanılan bir taştan sözedilir. Söylentiye göre, bu taş dağlarda geyik, su kuşu, yılan gibi hayvanların başında ya da bir öküzün karnında bulunur. Denildiğine göre, bu taştan daha çok avcılar yararlanır ve örneğin av hayvanının izini sürebilmek için bununla kar yağdırır ya da bir ırmağın sularını dondurup kolaylıkla bir yakadan bir yakaya geçmeyi sağlarlar. Yakutlarda bu sihirli taşa sata denir. Altaylılara göre de yada taşı sayesinde havayı istenilen şekilde değiştirmek olasıdır. Bununla ilgili olarak onlarda havayı şu ya da bu şekilde değiştirebilen yadaçılardan bile söz edilir. Nitekim eski Türkçe metinlerde “yağmur taşı” anlamına gelen yad, Divan lugat al-Turk’te yat olarak “belirli taşlarla (yada taşı) yağmur ve kar yağdırmak için yapılan bir tür kamlık”, yatçı “yağmur yağdıran sihirbaz” demektir. F. Köprülü yağmur taşına dair yazmış olduğu bir makalede] bu konuya dair Doğu kaynakları ile Batıda yapılan araştırmaları etraflıca tanıtmıştır. Ayrıca Ş. Yaltkaya, eski Türk geleneklerinin bazı dinsel kurumlara etkisini araştırırken yağmur taşı üzerinde de durmuştur.

2- Doğanın Sahibi Olan Ruhlar


Altay halkları belirli bir yerin ya da birşeyin hakimi olarak tasarladıkları ruhlara “sahip” anlamında e derler. Yakutlarda buna iççi, Volga bölgesindeki Türklerde öye, Buryatlarda ecen, Tunguzlarda ise amaka anlamdaşdır.


Türk-Moğol halkları, eskiden beri başka halklarca da kutsal sayılan ateşe büyük bir saygı göstermiş ve onda bir ruh bulunduğuna inanmışlardır. Altaylılar bu ruha ot ezi “ateş sahibi”, Yakutlar, aynı anlamda olmak üzere, ot iççite derler. Ateşin gökten geldiği, Türk-Moğol halklarında pek yaygın bir düşüncedir. Türklerin eskiden beri ateşte temizleyici bir güç gördükleri, tarihi belgelerle sabittir. Bu arada ateşin insanı kötülüklerden, kötü ruhlardan ve dolayısıyla hastalıklardan koruyan bir özelliği olduğu inancı, çeşitli nedenlerle yapılan törenlerden de anlaşılmaktadır. Türklerde eskiden ateş, gelecekten haber veren bir unsur olarak da kullanılmıştır. Türk-Moğol halkları ateşi insan biçiminde, canlı bir varlık olarak düşünür ve ona karşı saygıda kusur etmemeye çalışırlar. Altay ve Sibirya halklarında ateşe kurban da sunulur. Yeni evlenenlerin ateşe törenle yağ dökmesi, yemek yerken, içki içerken ateş ruhuna da bir pay ayrılması âdettir. Soyotlar ile Altay Türkleri, ateş ruhuna kurban olmak üzere, koyun, Buryatlar ise, kısrak keser. Başka ruh ya da tanrılara sunulan kurbanların da bazan ateşe atıldığı görülür. Nitekim Beltirler, Gök-tanrıya kurban olarak kesilen hayvanın kemikleri ile derisini ateşe atıp yakarlar. Moğollarla, Altay halkları ateş ruhunu dişi olarak düşünürler. Teleütlerde bir ot ene “ateş ana”dan sözedilir. Buryatlar ile Çuvaşlarda da “ateş ana” ile “ateş baba” yanyana geçer. Buryatlarda gali eceni “ateş ruhu” simgeleyen bebekler, ocağın yanında bulunan bir çekmecede saklanır.


Volga Türklerinin bir öy öyesi “ev sahibi” vardır. İnsan şeklinde düşünülen bu ruh, evi korur, ev halkının iyiliğine çalışır. Ama, herhangi bir şekilde küstürülürse, eve hastalık da getirebilir. Onun için bu ruha, yılda hiç olmazsa bir kez bulamaç sunulur ya da sonbaharda bir kurban kesilir. Volga Türklerinde bir de abzar öyesi denilen “ahır ruhu” geçer. O bölgede bu ruhun adına siyah bir kuzu kesmek âdettir. Yakutlar ev ruhuna cie iççite derler. Onlarda ayrıca balagan iççite “çadır sahibi” diye bir ruhtan söz edilir. Sibirya halklarında ev ruhunu simgeleyen bebeklere de rastlanır. Soyotlar yemek yedikleri zaman, kumaş, deri ya da tahtadan yapılmış olan “ev sahibi”ne de bir pay ayırmayı unutmazlar.
Türk-Moğol halklarına göre, bir de “orman ruhu” vardır. Kazan bölgesinde ona urman öyesi, Tunguzlar ure amaka, Buryatlar oin ecen derler. Ormanlarla kaplı dağlık bölgelerde yaşayan Karagaslarda dag ezi “dağ sahibi” adında bir tanrı da vardır. Yakutlarda buna tıa iççite (tıa=tayga “ormansız dağ”) denir. Bunlar aynı ruha bayanay ya da barallak adını da verirler. Onlara göre, bayanay avcıların koruyucu ruhu sayılır. Dağ ruhunun ormanda yaşayan hayvanlara sahip olduğuna inanıldığından, onun adına ateşe çay ya da yağ dökmek âdettir. Orman ruhuna kurban olarak, ayrıca bez parçaları, kürkler de sunulur.


Şamanistlere göre, geçilmesi zor yollarda hüküm süren, tehlikeli dağ geçitlerini tutan başka ruhlar da vardır. Yakutlar bunlara sol iççite “yol sahibi” ya da attuk iççite “geçit sahibi” derler.


Sibirya’da dağ başlarında ve genellikle geçilmesi zor yerlerde oba, obo denilen taş yığınlarına rastlanır. Denildiğine göre bunlar yolcuların bir kazaya uğramamak için attıkları taşlardan oluşmuştur. Radloff Altaylıların bir dağı aşarken ya da bir ırmağı geçerken o yerin ruhu için yığına taş attıklarını ya da kutsal sayılan bir ağaca bez parçası ya da iplik bağladıklarını yazar. Kimi araştırmacılar, yığına atılan taşı, o yerin ruhuna sunulan bir kurban olarak değerlendirirler. Bazılarına göre de bu, sihir için yapılan bir âdetten başka birşey değildir. Havra ise, bunun, serbest kalınca zararlı olabilen ruhu, belirli bir yere bağlamak amacıyla yapılmış olabileceğini öne sürer.


Ayrıca “su sahibi” denilen ruhlar da vardır. Yakutlar ilkbaharda balık avına başlarken u iççite “su ruhu”’ye henüz buzağılamamış bir inek kurban eder, ayrıca balık ve içki sunarlar. Yakutların su ruhuna verdikleri diğer bir ad ukulan toyon’dur. Karagaslar sug ezi dedikleri su ruhuna saygı gösterir ve bol balık avlıyabilmek için onun adına kıyıdaki bir kayın ağacına renkli bezler bağlar ve ayrıca ateşe çay, yağ, süt dökerek kurban sunarlar. Buryatlar su ruhuna uhun ecen derler.

 

C- Yeraltı Ruhları


Şamanistlere göre, karanlık alemi olan yeraltında genellikle korkunç ve kötü ruhlar yaşar. Altaylılar bunlara kara töz “kötü ruh”, kara neme “kötü nesne” ya da genellikle tümengi töz adını verirler. Yeraltında yaşadıklarına inanılan ve birtakım korkunç şekillerde düşünülen ayna, ada, aza yör, üzüt, yek ve benzeri gibi ruhlar da vardır. Kötü ruhların başında, yeraltı dünyasının hakimi sayılan Erlik Kan gelir. Uygur metinlerinde Erklig Kan “güçlü han” diye geçen Erlik, Budistlerde yeraltı hükümdarı olan Yama’ya eşittir. Minusinsk bölgesindeki Türklerin İrle Kan ya da İl Kan’ı, Buryatların Erlen Kan’ı da Erlik Kan’dan başka bir şey değildir. Yakutlarda yeraltının hakimi olarak anılan Arsan Duolay’ın Erlik’i simgelediği söylenir. Priklonskiy’e göre, Yakutlarda yeraltı hükümdarı olarak geçen Buhar Dodar, bir boğanın sırtında düşünülür. Kara-Kırgızlarda kötü ruhların hakimi olan Arman ise, Farsça Ahriman’dan gelmektedir.


Altaylılara göre Erlik, yeraltının en alt katında kara çamur ya da başka bir söylenceye göre, kara demirden yapılmış bir sarayda, kara bir taht üstünde oturur. Şaman dualarında Erlik’in korkunç bir varlık olarak betimlendiğini görüyoruz. Ayrıca yeraltındaki bir ırmakla onun kıyılarında yaşayan korkunç canavarlardan da söz edilir. Altaylılar en büyük felaketleri, kızamık, kızıl, tifo gibi hastalıkları, hayvan kırgınını ondan bilirler. Altaylılarca Erlik kendisine kurban sunulmasını sağlamak için bu gibi işleri yapar. Erlik Şaman dualarında Kayra Kan “kesici han” diye anılır. Zira, denildiğine göre, altaylılarda iplik gibi düşünülen ruhu onunkestiğine inanılır. Erlik insanın canını alıp yeraltına götürür; orada sorguya çektikten sonra kendi emrinde kullanır. Erlik’e giden yolda pudak denilen engeller vardır. Şaman bu engelleri, ancak büyük bir çaba harcayarak aşar. Erlik’i simgeleyen put ya da resimler yapılmaz.


1.     Erlik’in 7 veya, başka bir söylenceye göre 9 oğlu vardır: taş bilekli Bay Bahadır, Karaş, bakır bilekli Kerey Kan, Uçar Kan, Yabaş Kan, Kömür Kan, Şedey Kan. Erlik’in oğulları yeraltındaki bütün kötü ruhları yönetirler. Denildiğine göre bunlar, yeraltına inen Şamana yol gösterir, babaları ile Şaman arasında aracı rolü oynarlar. Bunlar koruyucu ruh olarak da saygı görürler. Altay halklarında Erlik ile oğullarına zayıf ve hatta hasta hayvanlar kurban edilir. Köyün kuzeyinde, dikenli çalılık bir yerde hazırlanan kurban yerine tayılga denir. Erlik’e hiçbir zaman at kurban edilmez. Ona ve oğullarının adına çoğunlukla kara boğa ya da inek kesilir. Erlik’in oğullarından Karşıt’ı simgeleyen, kara çaputtan yapılmış 9 şeritli bir bebek, çadırın içinde, kapının sol tarafında bulunur.


2.     Altay Şamanlarının aktardığına göre, Erlik’in 8 ya da 9 kızı vardır. Bunların belirli bir görevi yoktur. Oyun oynar, dans eder ve yeraltına inen Şamanı kandırıp, babalarına getirilen kurbanı kapmaya çalışırlar. Dualarda kara yüzlü, kara saçlı ve şehvetli varlıklar olarak betimlenirler.


3.     Yeraltında yaşayan ve aslında ölüm ya da ölü ruhları olan diğer varlıklara gelince, bunlar çeşitli adlarla anılırlar. Lebedlerde aza denilen kötü ruhun baskısı altında bulunan bir kimseyi kurtarmak için, Şaman tarafından kara renkli bir hayvan kesilir. Teleütlere göre üzüt, ölünün, kırkı çıkıncaya kadar mezarlıkta yaşayan ve ara sıra eve girmek isteyen ruhudur. Onu Şamandan başka kimse göremez. Gerek aza, gerekse üzütün kasırgada bulunduğuna inanılır. Aynı zamanda hastalık yaratan bu ruhları, Şaman özel bir ayin yaparak uzaklaştırmaya çalışır. Altay Türkleri ile Telengitlerde geçen körmözler de ölü ruhları olup insanın ruhunu kapmak suretiyle hastalığa neden olabilirler. Altay Türklerindeki bu ruhlara, Yakutların Abası ve Yör dedikleri ruhlar eşittir. Bunlardan Yörün menerik denilen ruh hastalığını yarattığı söylenir. Kötü ruhu ancak Şaman uzaklaştırabilir.

 

 D- Doğum ve Ölüm Ruhları


Altay Türklerine göre, insanın ruhu (kut), doğmadan önce gökte bulunur. Teleütler, çocuğa ruh veren Enem Yayuçı’nın göğün dördüncü katında yaşadığını söylerler. Denildiğine göre, çocuğun ruhu, kırmızı bir kurt biçiminde annenin bedenine girer. Doğum tanrıçası çocuğun ne kadar yaşayacağını da saptar. Onlarca üçüncü kat gökte bulunan ve hayvanlara can veren Ermen Kan adında başka bir tanrısal varlık daha vardır. Radloff Altaylıların doğumla ilgili inanışları hakkında oldukça geniş bilgi verir. Altaylılara göre Ülgen, çocuğun doğması için, oğlu Yayık’a emir verir. Bu da göğün beşinci katında bulunan ve dişi olarak düşünülen Yayuçı’ya “yaratıcı” babasının emrini aktarır. Nihayet Yayuçı da gökteki süt ak köl “süt akı göl”’den canı alarak çocuğu doğurtur ve yaşamı boyunca ona yardım eder. Yakutlara göre, çocuğun ruhu bir kuş şeklinde gökten gelir. Onlar, gökte oturan ve Ayısıt Hoton denilen bir doğum tanrıçasından da sözederler. Yakutların inanışına göre, doğumundan 3 gün sonra çocuk, Eyehsıt denilen başka bir koruyucu ruhun korumasında büyür.


Orhon yazıtlarında anlatılan Umay da çocukları koruyan dişi bir ruhtur. Divan lugat al-Turk’te geçtiğine göre, Umay’ı hoşnut edenler, çok çocuk doğurur.


Teleüt kadınları doğum sırasında kendi koruyucu ruhlarının yardımına güvenirler. Onların emegender ya da enekeler diye andığı bu ruhlar, ölmüş büyükana ve büyükbabaların ruhlarından ibarettir. Bunları simgeleyen bebeklere süt ve undan yapılmış bir bulamaç sunulur. Eskiden bu ruhlara koyun da kurban edilmiştir. Çocuğun dünyaya gelmesi, Sibirya halklarında özel şenlikler yapılarak kutlanır.

 

E- Ölüm ve Ölüm ile İlgili İnanış ve Törenler


Şamanist halklar, hastalık gibi, ölümü de kötü ruhların bir eseri sayarlar. Altay Türklerine göre, yeraltı dünyasının hakimi olan Erlik, yeryüzüne gönderdiği aldaçılar aracılığıyla insanların ruhunu yakalatarak yaşama son verir. Yakutlar da ölümü, insanın ruhunu kötü ruhların kapıp yemesi ile açıklarlar. Denildiğine göre, ölümü yaratan ruhlar, ya ailenin ölmüş bireylerine ya da yabancı ölülere aittir. Ölüm halinde ruhun bir kuş şeklinde uçup gittiği düşünülür. Bunun yansımalarını, ölüm niteliğini anlatan anlatım şekillerinde buluyoruz. Nitekim, Orhon yazıtlarında Bilge Kağan, babasının ölümünü şöyle anlatır: kanım kagan.... uça barmış: “babam hakan.... uçup gitmiş (yani ölmüş)”. Ayrıca Babur-name’deki: Şayh Omar.... şonkar boldı: “Şeyh Ömer doğan kuşu oldu (yani öldü)” demektir. Genellikle ölünün, çevresinde olan şeyleri duyduğuna inanılır ve evine döneceğinden kaygılanılır. Yakutlarla, Soyotlar ölüden korktukları için, cenazeyi bazan olduğu gibi çadırda bırakıp kaçarlar. Sanıldığına göre, ölünün ruhu, Şaman tarafından özel bir tören ile yerin altına götürülünceye kadar evde dolaşır.

 

1- Yas Tutma


Şamanist halklarda ölen için duyulan acı, çeşitli şekillerde ve birtakım törenlerle ifade edilir. Jordanes (yaklaşık 6. yüzyılın ortalarına doğru) Attila’nın defin töreni sırasında Hunların, gelenekleri nedeniyle, saçlarını kestiklerini yazar. Aynı yazara göre, onlar bir kahraman için göz yaşı dökmez, yüzlerini yaralayarak kan akıtırlardı. Çin kaynaklarına göre, Tukuelerde aile bireyleri, ölünün bulunduğu çadırın kapısı önünde ağlayıp haykırırken, yüzlerini bıçakla yaralayıp kanlı göz yaşları dökerdi. Orhon yazıtlarında Bumın Kağan ile kardeşi Kül Tigin’in ölümü nedeniyle komşu halklardan gelen kurullar arasında yas tutan (yogçı) ve ölüye ağlayan (sıgıtçı) kişilerin bulunduğundan sözedilir. Yas (yog) töreninde bulunan kişilerin, yas işareti olmak üzere, kulak ve saçlarını kesmeleri âdetti. Katanov’a göre, Kazak-Kırgızlarda ölünün gömüldüğü gün, dul kalan eşi ile kızlarının saçlarını kesmek âdettir. Beltirlerde de ölü gömülürken, karısının saçları çözülerek ortadan kesilir. Hiungnuların, kesilen saçları, başka değerli şeylerle birlikte mezarın içine koydukları anlaşılıyor. Nitekim Urga çevresinde Noyin-Ula’da bulunan bir Hun mezarında, ipek örtüye sarılı 17 saç örgüsü bulunmuştur. Saç kesmenin, ölüye sunulan bir tür kurban sayılmış olması olasıdır. Radloff’da geçtiğine göre, Kırgızlarda ölenin atının kuyruğu ile yelesini kesmek de yas işaretidir.

 

2- Definle İlgili Gelenekler


Ölünün yakılarak ya da yakılmadan türlü şekil ve durumlarda gömülmesi, ölüm ile ilgili inanış ve törenlerin bir aşamasını oluşturur. Çin kaynaklarına göre, MS. 1. yüzyılın başlangıcında Moğolistan’ın doğusunda oturan Hunlar, kabile reislerini sırmalı giysiler içinde gömerlerdi. Yine Çin kaynakları MS. 5.-8. yüzyıla kadar Gobi çölünün kuzeyinde, Kara İrtiş bölgesinde yaşayan Tukuelerde ölünün atı ve eşyası ile birlikte yakıldığını yazarlar. Aynı kaynaklardan öğrenildiğine göre, MS. 5. yüzyılda Yenisey’in yukarı taraflarında yaşayan Dubolar, ölüyü bir tabuta yerleştirdikten sonra, dağların tepesine ya da ağaçların üstüne koyarlardı. Bunların soyundan olup, bugün de Tuba diye anılan Soyotlar, Şaman ölülerini bir tabuta koyduktan sonra, yereçakılı kazıkların üzerine oturturlardı. Gök Türklerde, ölen hakan ya da beyin yaşarken öldürdüğü düşman sayısınca taştan heykeller dikmek âdetti. Bunlara balbal denir. Denildiğine göre, bundan amaç, balbalın simgelediği kişinin, ölüler dünyasında, ölene hizmet etmesini sağlamaktı. İbn Fazlan’ın yazdığına göre, eskiden Hazarlar ile Oğuzlarda ölüyü ırmak yatağına gömmek âdeti vardı. Bunun için önce başka bir yön verilen ırmağın yatağında, dayanıklı malzeme ile bir mezar hazırlanır ve ölü buraya gömüldükten sonra sular eski yatağına çevrilirdi. Hazarlar sonradan ölüyü yakmaya başladılar. 10. yüzyılda Oğuzlarda büyük bir kişi öldüğü zaman ev biçiminde bir mezar hazırlanır, ölü, giysisi ve silahları ile buraya gömülürdü. Mezara ayrıca içki koymak da unutulmazdı. Mezar kapatılıp bir kümbet haline getirildikten sonra, ölenin atlarından baan yüzlercesi kesilip, eti yenir, derileri ile başları sırıklara asılırdı. Nihayet ölenin yaşarken öldürdüğü düşmanların sayısı kadar tahtadan heykeller yapıp mezarın başına dikmek âdetti. Oğuzların inanışına göre, ölü kendisine kurban edilen atlara biner ve tahta heykellerle simgelenen düşmanları da ölüler dünyasında ona hizmet ederdi. Çin kaynaklarının verdiği bilgilere göre, sonradan Uygurları oluşturan Kao-çelerde de ölü bütün silahları ile donatılarak mezarın ortasına dik bir durumda gömülürdü. 13. yüzyılda Orta Asya’yı dolaşan Plano Carpini’nin Türklerin defin gelenekleri hakkında verdiği bilgiler de önemlidir. Onun yazdığına göre, Türklerde bir bey ölünce, gizlice gömülürdü. Ölünün önüne et, süt gibi yiyeceklerle donatılmış bir masa konur, ayrıca ölünün atı da, bütün takımı ile birlikte, mezara gömülürdü. Mezarın başında yine bir at kesilip yenildikten sonra, ölenin arabası ve evi tahrip edilirdi. Mezarın başına, sırığa geçirilmiş at dikmek âdeti, Altay halklarında da görülür. Bütün bu törenlerin esası, öleni, gittiği yeni bir dünyada, ölüler dünyasında kullanacağı canlı, cansız çeşitli şeylerle donatmak inanışına dayanmaktadır.


Bugünkü Türk halklarının ölü gömme âdetlerinde, çeşitli kültür akımlarının etkisi görülür. Sarı-Uygurlar ölüyü ya yakar ya da bozkıra gömerler. Lamacılığın etkisi altında bulunan Soyotlar da ölüyü genellikle bozkırda açığa bırakır, sayılan kişilerin cesetlerini törenle yakarlar. Kara-İrtiş bölgesinde yaşayan soyotlar Şaman ölülerini kara çam dalları arasına kurulan kerevetlerin üzerine yatırırlar. 13. yüzyılda Pallas’ın yazdığına göre, Beltirler ile Kuznetsk bölgesinde ve dağlık yerlerde yaşayan bazı Türk boylarında da, tahta tabutlar içine koydukları ölülerini gömmez, ormanın ıssız bir köşesinde, ağaçların üstüne koyarlardı. Ayrıca ölünün  yanına yiyecek, giyecek gibi şeylerle yayı ve içi kırık oklarla dolu olan sadağı konur, cenaze töreninde kesilen atın derisi ile başı, yakında bulunan ağaçlara asılırdı. Bazı yerlerde Şaman ölülerinin gömülmesinde hala eski âdetlerin geçerli olduğu anlaşılıyor. Sagaylar eski bir geleneğe uyarak Şaman ölüsünü yere gömmeyip, giysisi ve davulu ile birlikte, bir dağın tepesine koyarlar. Tunguzlarda ölüyü kazıklar üstüne kurulu bir kerevete uzatmak geleneği hemen hemen geneldir. Onlarda ölenin zamanında bindiği ren geyiği kesilip mezarın başında yenir, derisi bir ağaca asılır. Bugün resmen Hıristiyan olan Yakutlarda, eski geleneğe uyarak ölüyü giysisiyle gömmek âdettir. Defin sırasında, ölen erkekse, atı da kesilir; kadınsa, bir inek boğazlanır. Nihayet daha kuzeyde yaşayan ; kadınsa, bir inek boğazlanır. Nihayet daha kuzeyde yaşayan Yakutlar, ölü için ren geyiği keserler. Yakutlar eskiden ölülerini içi oyuk bir ağaç gövdesine ya da tahta bir tabuta yerleştirip kazıklar üstüne  koyarlardı. Bunların yanında çeşitli silahlar, av malzemesi, giyecek ve ev eşyası bulunmuştur. Gmelin’e göre, Yakutların eskiden ölüleri yakmak âdeti vardı. Ayrıca zengin bir kişinin ölümünde, kendisine öteki dünyada hizmet etmeleri için, en iyi uşakları da yakılırdı. Yakutların eskiden erkekle birlikte eşini de diri diri gömdüklerinden söz edilir. Şimkeviç’e göre, onlarda sayılan kişi öldüğü zaman, takımıyla birlikte binek atı, yiyecek ve giyecek yüklü ikinci bir at ve nihayet ölülerdünyasında efendisine hizmet edecek bir uşak da gömülürdü.

 

F- Evrenin Yaratılışına Dair Efsaneler


1- Yerin Yaratılışı


Dünyanın yaratılışına dair Asya’da anlatılan efsanelerin çoğunda, büyük, eski bir denizden sözedilir.  Denildiğine göre, göksel bir varlık, yeri bu denizden yaratmıştır. Tunguzlar arasında saptanan bir efsaneye göre, Tanrı bir ateşle eski denizi kısmen kurutarak dünyayı yaratmıştır. Yakutlar ise, dünyanın gökten ya da denizin dibinden hazır olarak getirildiğini söylerler. Altay Türkleri ile Buryatlar arasında saptanan yaratılış efsanelerinde “iyi” ile “kötü”yü simgeleyen “Tanrı” ile “şeytan” karşı karşıyadır. Bu dualist düşüncenin en çok Zerdüşt dininde geliştiği göze çarpar. Yaratılış mitolojilerinde şeytan hemen daima insan kılığında görülmektedir. Bazan kuş biçiminde de geçer. Denildiğine göre, bu gibi efsanelerde bunlara ait bazı motifler, Finlandiya’dan kuzey ve güney Amerika’ya kadar uzanan geniş bir alana yayılmış bulunmaktadırlar. Şu halde bu efsanelerin, yeri henüz saptanamamış bulunan bir ya da çeşitli merkezlerden çıkmaları olasıdır.


2- İnsanın Yaratılışı


Orta ve Kuzey Asya’da insanın yaratılışına dair anlatılan efsanelerde, yerin kökenine ait mitolojilerde olduğu gibi, birbirine zıt iki varlık, yani yapıcı (Tanrı) ile bozucu (şeytan) karşı karşıya buunur. Bir Altay efsanesine göre, Ülgen’in yarattığı insanlara can veren Erlik’tir. Genellikle Asya’da insanın yaratışını anlatan efsanelerde, kısmen eski İran’ın, kısmen de Hıristiyanlık ya da Maniheizmin etkisi görülür.

 

G- Dünyanın Sonuna Dair Mitler


Altaylılara göre, üzerinde insanların yaşadığı dünya, Tufan’dan sonra bugün ikinci devresine girmiş bulunuyor. İlk Tufan’ın olacağını önceden bilen yedi kardeş arasında Erlik ve Ülgen de vardır. Bu halklardaki Tufan efsanesinde, genellikle Rusların etkisi ile, Hıristiyanlığın izleri göze çarpar.
İnsanlarla meskun olan dünyanın, bugün de başka bir tehlikeyle karşı karşıya bulunduğu söylenir. Bu da, günün birinde yerin dibinin delinmesi sonunda, dünyanın çevresindeki denizin her yeri kaplayacağı ya da dünyanın başka bir Tufan ile mahvolacağı inanışına dayanır. Altay Türkleri arasında saptanan başka bir efsaneye göre de, bir ateş tufanı içinde dünyanın sonu gelecektir. Bu efsanede Budist mitolojiden alınmış unsurlarla Şamanist inanışın izleri yanyana bulunmaktadır.

 

 

Sadettin Buluç

 

 


 
< Önceki
 
Tavsiye Ettiklerimiz
Yasaklı Belgesel
Tebriz Türk Takımı
Tolon Paşa ve Ordusu
O.Sinanoğlu Sohbet
İthal Tohum İhaneti
Durum Çözümlemesi
Zekeriya Öz Hakkında
Kurtuluş Savaşında 2000 Kırgız
Hakikat nerede?
Etki Ajanları
Çıkışyolu Turan
Dilde Birlik ve Türklük Şuuru
TSK'yı Yıpratma Girişimleri
Siyasetimiz Nasıl Düzelir
Sivil cehalet
Türk Ülküsü
Mevlana'dan Öğütler
Kazak ve Türkiye Türkçesi
Ampulün Anlamı
Said-i Nursi'nin Gerçek Yüzü
Bor Madeni ve Önemi
İran'a şeriat nasıl geldi?
Atatürk'ün Kaleminden
Hablemitoğlu Belgeseli
Gül'ün Süreci
Gizli Mutabakat
Gladyocu İftirası
Kürt Federe Devletine
Gökşad'tan

Saçların gezerdi yüzümde eskiden

Ağlarsın

Saçların gezerdi yüzümde eskiden,

Şimdi yanaklarımda damla damlasın.

Ne çok severdim dizinde yatmayı,

Şimdi uykumu bölen keskin bıçaksın.

 

Nefesin vururdu nefesime her akşam,

Şimdi soluğumu kesen acı rüzgarsın.

Bütün dertlerim yalnız sende biterdi,

Şimdi yüreğimde kapanmaz yarasın.

 

Şehre uzak yerlerden yıldızlar sayardık,

Şimdi gökyüzünde en uzak yıldızsın.

Ne çok özledim seni anlatabilsem,

Şimdi oturup kana kana ağlarsın...

 

Çorlu, 2002

Gökşad

 

Gölgeler

Gölgeler

-I-

Ömrün gölgesi olsun ömrümün

Uzayıp gitsin ardımca

Ben gidersem bir ikindi vakti...

Ki sen bir Cuma sabahı gelirken

Ömrüm gölgesi olmuştu ömrünün

Uzayıp gitmişti ardınca...

 

Ankara, 2004

 

Gölgeler

-II-

Bütün zamanların tek suçlusu ben miyim

Üstüme bir bulutun bile gölgesi düşmez

Bu karanlık sahrada neye pervaneyim

Kapanan gözlerime bir ışık düşmez...

 

Medet ey sevgili, yandım bu çölde!

Bu nasıl bir serap, bu nasıl bir gölge?

Düştüm düşeli bu amansız hüzne

Divane yüreğim bir lahza gülmez

                                  

Ankara, 2004

 

Ahiret'te

 


 

Tanrım sen varlığı yaratansın

Canlı cansız her şeyi kuşatansın

Bir dileğim var sen bağışlayansın

Desem korkarım demesem yer beni

 

Garip gönlüm gece gündüz âhtadır

Dileğim gönlümde sana âyandır

Kusur kulundan bağış katındandır

Desem korkarım demesem yer beni

 

Bedenimi balçıktan sen halk ettin

Yüreğime dünyayı sen dar ettin

Gönlüm coştu, dilimi sen lâl ettin

Desem korkarım demesem yer beni

 

Tanrım hurilerin gözümde değil

Aşk için bir ömür yeterli değil

Hâşâ Kaynaroğlu isyanda değil

Âhirette sevdiğime ver beni

 

               Ankara, 2003

 

Sır Kapısı

Sır Kapısı

 

Kırk sır kapısı açıldı gözlerinde

Kırk ayrı yol var her kapının birinde

Her yol ağzında ayrı idam ettiler

Sade tenim kaldı saçının telinde

 

Bir tel saç ile bağladılar çenemi

Üç tas su ile yıkadılar tenimi

 

Beni gonca gül yaprağına sardılar

Musalla diye avucuna koydular

Nasıl bilirdiniz diye sordular

Sustum da dinledim başka bir alemde

 

Aşkı bilmeyenler hiç ses çıkarmadı

Mecnun dedi ki “beni utandırmadı”

 

Kaynaroğlu, adını toprağa verdin

İki kaş arasından sıratı geçtin

Lokman’ın sırrını sen âşikar ettin

Ölü müsün diri mi, bilmez hiç kimse.

 

Ankara, 2004

 

Nevruz

  

Nevruz

Gökyüzünde göç başlar vakit gece

Sultan kız batıdan doğuya göçer

Toy düğün başlar Türkistan ilinde

Sultan Nevruz önünde gergef işler

 

Bize de gel bilinmez bir saatte

Benim de ölülerim yeyip içsin

Rızkımızı bulalım bu yengi gün’de

Bütün alem Tanrı’ya secde etsin

 

Esir Türkleri unutma Sultanım

Onlar beklese de başka baharı

Birgün muhakkak biter bu zalim kış

Yine az görür Türk, koca dünyayı

 

Hazar’a muhabbet götür sultanım

Yesevi’den hikmet getir bizlere

De ki özlemiş sizi Kaynaroğlu

Gayrı dayanmazmış gönlü hasrete

Gökşad

Sivas, 1997

 

Kuşların Rüyası

Kuşların Rüyası 

Kuşların rüyasına girdim dün gece

Karar verdim bunu hep yapacağım

Hepsi de uyuyordu gözlerinde

Onları mı yoksa seni mi kıskanayım

 

Güya bir bülbül senin nefesinden

Şiirler okuyordu seher vaktinde

Şaşırdım kaldım, ses benim sesim

Dedi ki “İlham” derler buna sizin alemde

 

Rüyasında bir güvercin konup pencerene

Uzatıp kanatlarını tutundu ellerine

Şaşırdım kaldım, el benim elim

Dedi ki “Vuslat” derler buna sizin alemde

 

Bir serçe rüyasında kanat çırpıp

Su içti avuçlarından kana kana

Şaşırdım kaldım içim yanmış benim de

Dedi ki “Mecnun” derler buna sizin alemde

 

Kuşların rüyasına girdim dün gece

Gördüm ki seni seviyorum her bedende

Bir kaknus yaklaşıp kulağıma sessizce

Dedi ki “Kader” derler buna sizin alemde

 

Dedim ki “Hayrolur İnşallah...”

Gökşad 

Ankara, 2004

 

Gidişine Ağıt

 

 Mecnûn düşünde gördü Leylâ’yı bir gece:

 Ve sen, şehirlerini benim ülkeme kurdun,Pâyitahtını benim yaralı kalbime..

.Seni bir kan pıhtısı gibi elimde tuttum.

 İnsafsız rüzgârlar uğradı yurduma: 

Yağmur kar ortasında bir çöle düştüm,Kum fırtınasında tutundum saçlarına...

Sen uykudaydın, ben kâbuslar gördüm. 

Buğday tarlalarına kızgın alevler düştü: 

Çıplak ayaklı çocuklar savruldu her yana,

Çıplak ayaklı yıldızlar gibi darmadağın...

Ne olur beni de kat, beni de kat dualarına. 

Seni düşümde gördüm,  tam altı yıl önce: 

Ve sen, gözlerini giyindin Asya ceylanlarının,

Ak sakallardan miras bir huzur yüzünde...

Gezinip durdun içinde bütün damarlarımın.    

 Benim yüreğim mahşer, senin gönlün sırat: 

Zalim bir korku boğazlar sevincimi,

Gözlerim karanlık benim, senin gözlerin hayat.

Gözlerim hiç görmesin gittiğini...  

Ki o Selçuklu şehri seni bırakır mı bilmem:

 Lacivert göğünde gözlerin, bir muska gibi dururken,

Vakitsiz düşer toprağa kırkikindi yağmurları.

Bin yıllık Medrese, yeni bir Eylül’e soyunmuşken... 

Yıldızlara söyle seni geri getirsinler: 

Onlar bilir benim çekik gözlü yüreğimi.

Geçmişin saçından tut, sana yol göstersinler,

Yıldızlar bilir benim gökçe soylu düşlerimi... 

Ankara, 2003

Gökşad 

 

Gözlerin

 

Gözlerin

 

Sanki deryalara dalar giderim

Baktıkça içimi yakar gözlerin

Her şafak vaktinde çalar kapımı

İlmiği boynuma takar gözlerin

 

Mecnun’u çöllerde koyar çaresiz

Ferhad’ı dağlara salar gözlerin

Yanımda yöremde ölüm gezdirir

Benim peşimde o yeşil gözlerin

 

Başı dik dağlara yasla sırtını

Dolunay akşamı kaldır başını

Her kim ki yazarsa kişi bahtını

Ezelden alnıma yazmış gözlerin

 

Dört duvardan gayrı yerim olmadı

Kendi gölgem bana sadık kalmadı

Şu yalan dünyada yüzüm gülmedi

Benim tek servetim senin gözlerin

 

Kefenimi yeşil sarın, beyaz olmasın

Mezarımı göğe kazın yerde kalmasın

Sevdiğim gözünden yaşlar akmasın

Gider Kaynaroğlu, kalır gözlerin

 

Sivas, 1998

 
   
 
Benzer Yazılar