Türkçülüğün Esasları
Türkçülüğün Özü
A) Dilde Türkçülük
B) Sanatta Türkçülük
C) Ahlaki Türkçülük
D) Hukukta Türkçülük
E) Dinde Türkçülük
F) İktisatta Türkçülük
G) Siyasette Türkçülük
H) Felsefede Türkçülük
Büyük Türkçülerden
Türkçülerden Özlü Sözler
Genel İçerik
Marşlarımız
Görsellikler
Türk Dünyası Ezgileri 1
Türk Dünyası Ezgileri 2
Türkçülük Hakkında
Tüm Dosyalar
Tüm Yazarlar
Edebiyat
Makaleler
Tepkisiz Kalma
Ağelini Öneriniz
Belge Resim

Bilgilendirme
Türküler
Görsellik
Kitap Önerileri
Büyük Türkçüler
Büyük Türkçülerden
Azınlık veya Özerk Türkler
Nutuk
Duyurular
Özlü Sözler
Yorumsuz Resimler
Siyasi Dosyalar

  :: TSK'dan ABD-İsrail Koridoru'na balyoz
  :: Emperyalizmin Tetikçileri
  :: Komünistlerin Atatürk karşıtlığı
  :: Rockefeller'den yüzyılın itirafı
  :: Ayrılma bildirisi ve Sevr
  :: İstanbul Barosu’ndan yapılan 14 maddelik açıklama
  :: Öz Yurdunda Köleleşen Türk
  :: IŞİD – ABD ilişkisinin delilleri
  :: Barzani ve Erdoğan
  :: İran Türkleri Hapislerde
  :: Hitler’in Müftüsü Hacı Emin El Hüseyni
  :: Seçsis Neden Türkiye'de Kullanılıyor?
  :: Irak’ın 16. Tugayı Peşmergeye katıldı!
  :: Türker Ertürk , ABD tertiplerini ve ABD işbirlikçilerini açıklıyor.
  :: Hava Kuvvetlerinde Tasfiye
  :: Esad'ın Ulusal Kanal Söyleşisi
Türkçe
Türkçe Adlar
Türkçe İzgileri
Hayvan Adları
Türkçe Terimler
Göktürk Yazıtları
Kuş Adları Derlemesi
Türkçe Adlar Sözlüğü
Kazakistan Türkçesi Sözlüğü
Azerbaycan Türkçesi Sözlüğü
Dosyalar
Siyasi Dosyalar
Tarihi Dosyalar
Görüntüler
Dini Dosyalar
Belge Resim
Bilimsel Dosyalar
Atatürk
Eserleri
Makaleleri
Özlü Sözleri
Atatürk Dosyaları
İletişim
 

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

İlgili İçerikler

Elçibey'den

PDF Yazdır Ağhesabı

Bir gün Kahire Üniversitesi Tarih Fakültesinin bir Öğrencisi ile tanıştığımda bana sordu: 

- Hangi ülkedensiniz? 

Dedim: 

- Azerbaycan’dan. 

Dedi:

- Siz Selahaddin Eyyubinin vatanındansınız! 


 

 

Ben Selahaddin Eyyubi hakkında az okumamıştım. Ancak bu sözü yeni işitiyordum ve bir o kadar da şaşırdım. Sordum: Nereden biliyorsunuz?

Dedi: 

- Sabah ben size kaynağını getiririm. 

Getirdi de. Eni (şimdi kesin diyemiyorum) 25-30 cm, boyu 40-50 cm olan 

ayrıca bir eser idi. Renkli resimlerle görkemli şahıslar serisinden ansiklopedik yayındı, üzerində Selahaddinin cengaver gİyiminde resmi var idi. 

- Avrupada Saladdin adı ile tanınan, sadece Kudüste değil, bütün Filistin ve Suriye’de haçlıları darmadağın edip bu yerleri onlardan temizleyen, Almanya imparatorunun, İngiltere ve Fransa krallarının liderliği altında başlayan üçüncü haçlı seferine (1189-92) karşı birleşik Müslüman ordularının başında durarak haçlıların baş komutanı, bütün Avrupa’nın gurur duyduğu İngiltere kralı Aslan yürekli Riçard’ı (1157-1199) Akka kalesinde diz çöktürerek esir alan, bütün Avrupanın "gazabına gelmiş" ve hatta Aligyeri Dantenin "İlahi komediya" eserinde Cehennem’de tasvir edilen, Mısır’da Eyyubiler sülalesinin hakimiyet esasını 1177 yılında koyan yenilmez komutan ve sultan Selahaddin’in (1138-1193)!Tarihçi öğrencinin bana verdiği eserde benim için yeni olan bu idi ki, Sultan Selahaddin’e sormuşlar:

 

- Diyorlar ki, Siz kürdsünüz. Bu, doğru mudur? 

Sultan: 

-          Hayır! Biz Azerbaycandanız. Amcam Şirkuh diyordu ki, biz ez-Zib (Arapça: Kurt/Kurd/Qurd) tayfasındanız.

Doğrudan-doğruya, o zaman bunu okuduğumda beni çok heyecana getirmişdi.

 

 

Bir şeye hayıflanırdım ki, tarih kaynağı gösterilmemişdi. Sonralar Bakü’de Aspirantura’da okurken ve evrenkentte ders verirken de Selahaddin hakkında araştırmalarımı devam ettirdim ve aradığımı buldum; araştırmacılarınen doğru saydığı kaynakların birinde - tanınmış görkemli alim İbn Hellikan'ın "Görkemli adamların ölüm tarihi" (Vefayat el-ayan) eserinde. İbn Hellikanyazıyor: "Şirkuh demiştir ki, bizim nesebimiz (soykökümüz) Gök Böri(Boz Kurt/Göy Qurd)-dir!". 

Selahaddi’nin babası Eyyub Azerbaycan’da Urmiye,  Hoy,  Divin, Zengezur ve Erivan boylarında, Kerkük boylarında, Nahçıvanda, Göyçe’de geniş bir şekilde yayılmış Göy Börü, Qara Börü, Boz Börü tayfalarından, bir sözle, Qurdlar tayfasından çıkmıştır. Günümüzde de bu adları taşıyan yer, mahalle, köy, oba, dağ, tayfa ve nesillere bu bölgelerde sıkça rastlanır.

Bu meselenin - orta çağlarda qurd sözü ilə kürd sözünün Arap abecesi ile yazılışında uygunluğundan doğan karışıklığın başka bir benzeri Azerbaycan şairi dahi Nizami Gencevi ile bağlı olmuştur. Bu konuda Azerbaycan edebiyat alimleri tekrar tekrar yazmışlardır. Onların dediğini burada kaydetmeyi gereklisayıyorum. Şöyle ki, Nizami eserlerinin birinde "menim Qurd tinetli anam” yazmış, araştırmacılar bunu "benim kürd asıllı anam" olarak okuyup, yanlış takdim etmişler (orta çağda qurd sözü ile kürd aynı şekildə yazılırdı). 

İbn Hellikan (Hallikan) aynı eserində tarihte eşine az rastlanan komutanlardan olan, "halifeleri yıkıp halifeleri tahta çıkaran", Emeviler hilafetine son veren Ebu Müslim hakkında ayrıca yazmış, onun da aslen Azerbaycandan olduğunu göstermişti.

İbn Hellikan yazıyor ki, Ebu Müslim Azerbaycan’da bir emirin oğlu idi. Atası öldüğünde anası başka bir emir ile evlenmiş, aynı emir oğulluğu Ebu Müslim’e kendisi talim-terbiye vermiş, yanında büyütmüştü. Sonra o emiri Horasan’a hizmete gönderdiler, ailesi ile birlikte gitdi. Ebu Müslimi de kendisi ile götürdü.

Aynı emir Horasan’da öldüğünde onun vazifesine oğulluğu Ebu Müslim tayin edildi. Ebu Müslim sonralar Horasani adı ile tanındı.Değerli okuyucu-vatandaş, Azerbaycan gençleri, gelin Arap hilafetinin tarihinde öteri de olsa bir hatta göz gezdirelim: 

Hz. Muhammed peygamberin ölümünden sonra devleti idare edenlere halife, yani peygamberin davamcısı diyordular. Buradan da devlete "hilafet" adı koymuştular. İlk dörd halife: Ebubekr, Ömer, Osman ve Ali (Allah onlardan razı olsun) müslüman icması - şurası tarafından seçildikleri için onlara "xulefau er-raşidin" - "seçilmiş, beğenilmiş, halifeler" diyorlardı.661 yılında Emeviler (Beni Umeyye) şuraya izin vermeden  hilafeti kan ve kılıçla ele geçirdiler. Onların hakimiyeti 750 yılına kadar sürdü. Bu haksız, gaddar rejime karşı başını kaldıranlar amansızca mahvedildi, isyanlar, çıkışlar kan deryasında boğuldu, kitlesel idamlar yaşandı.

Bu zalim sülaleden kurtulmak sanki imkansızdı. Böyle bir durumda Azerbaycan Türkü Ebu Müslim Azerbaycan, Horasan, Baktriya ve Harezm Türklerini başına toplayıp "hakimiyyet peygamber evine" diyerek Horasan’da isyan bayrağını kaldırdı. Bir yılın içinde Türkistandan, Merakeşe (Mağribe) kadar bütün ülkelerde Emeviler darmadağın edildi, onlardan yalnız bir kişi canını kurtarıp Endülüse (İspanyaya) sığına bildi ve orada Emevilerin hakimiyetini devam ettirdi.

Peygemberin amcası Abbasın oğulları (nesli) hakimiyete geldi. 750. yılda Abbasiler hilafeti kuruldu. Hilafetin başkenti Şam’dan (Suriye’den) Bağdat’a (Irak’a) taşındı. Bu sebeple hilafete "Bağdad hilafeti" de denir. Abbasi hakim sülalesinin ikinci nümayendesi hilekar Mansur şan ve şöhreti bütün hilafeti bürümüş Ebu Müslimi hacca gitmeye teşvik etti. Ebu Müslim öz ordusundan ayrıldı, Yanında birkaç dostu ve yardımcıları ile hac ziyaretine giderken Bağdat sarayına davet edilerek şerefine ziyafetler verildi. Mansur Ebu Müslimi ve yoldaşlarını haincesine sarayda katlettirdi.

Tarih bu ihaneti bağışlaya bilmezdi; IX yy birinci yarısında Azerbaycan Türkü Babek bütün Azerbaycanı ayağa kaldırdı, Abbasilerin ordularını darmadağın edip onların hakimiyetini tenezzüle uğrattı. O zamanın tarihçileri yazıyordular ki, Babek Ebu Müslimin intikamını alıyordu. 

Tarihte sade halk içerisinden çıkmış üç büyük, dahi serkerde en yüksek kahramanlık zirvesine çıkmıştır: Spartak, Babek, Huan Çao (IXyy, Çinde). İnanç ile diyebiliriz ki, Babek bunların içerisinde daha büyük, daha cesur, daha istidatlı komutan idi.

Abbasi imparatorluğuna karşı Azerbaycan halkının özgürlük mücadelesini teşkil ve ona başkanlık eden, Azerbaycanın ve "bütün İran halklarının milli iftiharı" (Said Nefisi) Babek imparatorluğa diz çöktürdü.

Tenezzüle uğramış hilafette yüksek askeri makamları ele geçiren Türk komutanları IX yüzyılın ikinci yarısında Abbasilerden olan halifeleri ya öldürür, ya Bağdat sokaklarında ağaca sarıp döver, üstlerine şıra döküp eli kolu bağlı güneş altında bekletir, mil çekicilerin onlara nasıl azab verdiyinə bakıp haz alır, ya da gözlerini çıkarıp Bağdat sokaklarına burakırdılar. "Burada benim, Bağdat’ta kör halife" Türk meseli ve "dilençi halifeler" ifadesi buradan doğmuştur. Evet, tarih ihaneti bağışlamıyor. Abbasiler imparatorluğu yitirseler de, sülale hakimiyeti yalnız Irak arazisini ihata etse de nominal, oyuncak bir hakimiyetleri sürüyordu.

1258 yılında Azerbaycanın dahi alimi Nasreddin Tusinin maslahatı esasında (o, Hülagunun baş veziri idi) Hülagu Bağdatı kuşatıp Abbasi halifesini havuzda boğdurdu ve bununla da Bağdat hilafetine son verildi.

1177 yılında Azerbaycan Türkü Selahaddin Mısırda Fatimiler hilafetine son vererek babası Eyyüb’ün (Eyyüb Selahaddinin atası Yusufun ve amcası Şirkuhun ataları idi) adı ile kendi sülalesini hakimiyete getirdi. 

Bütün bunlar kahraman bir milletin şerefli tarihindən haber veren bazı satırlardır. Türk olmayan bir meşhurun sözüdür:  

"Türkler devlet yıkıp-devlet kurmakta dünyanın en mahir ve kabil milletidir".

Alıntı:  

Ebulfez Elçibey

Bütöv Azerbaycan Yolunda, sayfalar: 162, 163, 164.


 
< Önceki   Sonraki >
 
Tavsiye Ettiklerimiz
Yasaklı Belgesel
Tebriz Türk Takımı
Tolon Paşa ve Ordusu
O.Sinanoğlu Sohbet
İthal Tohum İhaneti
Durum Çözümlemesi
Zekeriya Öz Hakkında
Kurtuluş Savaşında 2000 Kırgız
Hakikat nerede?
Etki Ajanları
Çıkışyolu Turan
Dilde Birlik ve Türklük Şuuru
TSK'yı Yıpratma Girişimleri
Siyasetimiz Nasıl Düzelir
Sivil cehalet
Türk Ülküsü
Mevlana'dan Öğütler
Kazak ve Türkiye Türkçesi
Ampulün Anlamı
Said-i Nursi'nin Gerçek Yüzü
Bor Madeni ve Önemi
İran'a şeriat nasıl geldi?
Atatürk'ün Kaleminden
Hablemitoğlu Belgeseli
Gül'ün Süreci
Gizli Mutabakat
Gladyocu İftirası
Kürt Federe Devletine
Gökşad'tan

Saçların gezerdi yüzümde eskiden

Ağlarsın

Saçların gezerdi yüzümde eskiden,

Şimdi yanaklarımda damla damlasın.

Ne çok severdim dizinde yatmayı,

Şimdi uykumu bölen keskin bıçaksın.

 

Nefesin vururdu nefesime her akşam,

Şimdi soluğumu kesen acı rüzgarsın.

Bütün dertlerim yalnız sende biterdi,

Şimdi yüreğimde kapanmaz yarasın.

 

Şehre uzak yerlerden yıldızlar sayardık,

Şimdi gökyüzünde en uzak yıldızsın.

Ne çok özledim seni anlatabilsem,

Şimdi oturup kana kana ağlarsın...

 

Çorlu, 2002

Gökşad

 

Gölgeler

Gölgeler

-I-

Ömrün gölgesi olsun ömrümün

Uzayıp gitsin ardımca

Ben gidersem bir ikindi vakti...

Ki sen bir Cuma sabahı gelirken

Ömrüm gölgesi olmuştu ömrünün

Uzayıp gitmişti ardınca...

 

Ankara, 2004

 

Gölgeler

-II-

Bütün zamanların tek suçlusu ben miyim

Üstüme bir bulutun bile gölgesi düşmez

Bu karanlık sahrada neye pervaneyim

Kapanan gözlerime bir ışık düşmez...

 

Medet ey sevgili, yandım bu çölde!

Bu nasıl bir serap, bu nasıl bir gölge?

Düştüm düşeli bu amansız hüzne

Divane yüreğim bir lahza gülmez

                                  

Ankara, 2004

 

Ahiret'te

 


 

Tanrım sen varlığı yaratansın

Canlı cansız her şeyi kuşatansın

Bir dileğim var sen bağışlayansın

Desem korkarım demesem yer beni

 

Garip gönlüm gece gündüz âhtadır

Dileğim gönlümde sana âyandır

Kusur kulundan bağış katındandır

Desem korkarım demesem yer beni

 

Bedenimi balçıktan sen halk ettin

Yüreğime dünyayı sen dar ettin

Gönlüm coştu, dilimi sen lâl ettin

Desem korkarım demesem yer beni

 

Tanrım hurilerin gözümde değil

Aşk için bir ömür yeterli değil

Hâşâ Kaynaroğlu isyanda değil

Âhirette sevdiğime ver beni

 

               Ankara, 2003

 

Sır Kapısı

Sır Kapısı

 

Kırk sır kapısı açıldı gözlerinde

Kırk ayrı yol var her kapının birinde

Her yol ağzında ayrı idam ettiler

Sade tenim kaldı saçının telinde

 

Bir tel saç ile bağladılar çenemi

Üç tas su ile yıkadılar tenimi

 

Beni gonca gül yaprağına sardılar

Musalla diye avucuna koydular

Nasıl bilirdiniz diye sordular

Sustum da dinledim başka bir alemde

 

Aşkı bilmeyenler hiç ses çıkarmadı

Mecnun dedi ki “beni utandırmadı”

 

Kaynaroğlu, adını toprağa verdin

İki kaş arasından sıratı geçtin

Lokman’ın sırrını sen âşikar ettin

Ölü müsün diri mi, bilmez hiç kimse.

 

Ankara, 2004

 

Nevruz

  

Nevruz

Gökyüzünde göç başlar vakit gece

Sultan kız batıdan doğuya göçer

Toy düğün başlar Türkistan ilinde

Sultan Nevruz önünde gergef işler

 

Bize de gel bilinmez bir saatte

Benim de ölülerim yeyip içsin

Rızkımızı bulalım bu yengi gün’de

Bütün alem Tanrı’ya secde etsin

 

Esir Türkleri unutma Sultanım

Onlar beklese de başka baharı

Birgün muhakkak biter bu zalim kış

Yine az görür Türk, koca dünyayı

 

Hazar’a muhabbet götür sultanım

Yesevi’den hikmet getir bizlere

De ki özlemiş sizi Kaynaroğlu

Gayrı dayanmazmış gönlü hasrete

Gökşad

Sivas, 1997

 

Kuşların Rüyası

Kuşların Rüyası 

Kuşların rüyasına girdim dün gece

Karar verdim bunu hep yapacağım

Hepsi de uyuyordu gözlerinde

Onları mı yoksa seni mi kıskanayım

 

Güya bir bülbül senin nefesinden

Şiirler okuyordu seher vaktinde

Şaşırdım kaldım, ses benim sesim

Dedi ki “İlham” derler buna sizin alemde

 

Rüyasında bir güvercin konup pencerene

Uzatıp kanatlarını tutundu ellerine

Şaşırdım kaldım, el benim elim

Dedi ki “Vuslat” derler buna sizin alemde

 

Bir serçe rüyasında kanat çırpıp

Su içti avuçlarından kana kana

Şaşırdım kaldım içim yanmış benim de

Dedi ki “Mecnun” derler buna sizin alemde

 

Kuşların rüyasına girdim dün gece

Gördüm ki seni seviyorum her bedende

Bir kaknus yaklaşıp kulağıma sessizce

Dedi ki “Kader” derler buna sizin alemde

 

Dedim ki “Hayrolur İnşallah...”

Gökşad 

Ankara, 2004

 

Gidişine Ağıt

 

 Mecnûn düşünde gördü Leylâ’yı bir gece:

 Ve sen, şehirlerini benim ülkeme kurdun,Pâyitahtını benim yaralı kalbime..

.Seni bir kan pıhtısı gibi elimde tuttum.

 İnsafsız rüzgârlar uğradı yurduma: 

Yağmur kar ortasında bir çöle düştüm,Kum fırtınasında tutundum saçlarına...

Sen uykudaydın, ben kâbuslar gördüm. 

Buğday tarlalarına kızgın alevler düştü: 

Çıplak ayaklı çocuklar savruldu her yana,

Çıplak ayaklı yıldızlar gibi darmadağın...

Ne olur beni de kat, beni de kat dualarına. 

Seni düşümde gördüm,  tam altı yıl önce: 

Ve sen, gözlerini giyindin Asya ceylanlarının,

Ak sakallardan miras bir huzur yüzünde...

Gezinip durdun içinde bütün damarlarımın.    

 Benim yüreğim mahşer, senin gönlün sırat: 

Zalim bir korku boğazlar sevincimi,

Gözlerim karanlık benim, senin gözlerin hayat.

Gözlerim hiç görmesin gittiğini...  

Ki o Selçuklu şehri seni bırakır mı bilmem:

 Lacivert göğünde gözlerin, bir muska gibi dururken,

Vakitsiz düşer toprağa kırkikindi yağmurları.

Bin yıllık Medrese, yeni bir Eylül’e soyunmuşken... 

Yıldızlara söyle seni geri getirsinler: 

Onlar bilir benim çekik gözlü yüreğimi.

Geçmişin saçından tut, sana yol göstersinler,

Yıldızlar bilir benim gökçe soylu düşlerimi... 

Ankara, 2003

Gökşad 

 

Gözlerin

 

Gözlerin

 

Sanki deryalara dalar giderim

Baktıkça içimi yakar gözlerin

Her şafak vaktinde çalar kapımı

İlmiği boynuma takar gözlerin

 

Mecnun’u çöllerde koyar çaresiz

Ferhad’ı dağlara salar gözlerin

Yanımda yöremde ölüm gezdirir

Benim peşimde o yeşil gözlerin

 

Başı dik dağlara yasla sırtını

Dolunay akşamı kaldır başını

Her kim ki yazarsa kişi bahtını

Ezelden alnıma yazmış gözlerin

 

Dört duvardan gayrı yerim olmadı

Kendi gölgem bana sadık kalmadı

Şu yalan dünyada yüzüm gülmedi

Benim tek servetim senin gözlerin

 

Kefenimi yeşil sarın, beyaz olmasın

Mezarımı göğe kazın yerde kalmasın

Sevdiğim gözünden yaşlar akmasın

Gider Kaynaroğlu, kalır gözlerin

 

Sivas, 1998

 
   
 
Benzer Yazılar