Anasayfa
 
   
Joomla extensions and Joomla templates by JoomlaShine.com
Türkçülüğün Esasları
Türkçülüğün Özü
A) Dilde Türkçülük
B) Sanatta Türkçülük
C) Ahlaki Türkçülük
D) Hukukta Türkçülük
E) Dinde Türkçülük
F) İktisatta Türkçülük
G) Siyasette Türkçülük
H) Felsefede Türkçülük
Büyük Türkçülerden
Türkçülerden Özlü Sözler

Sormaca
Açılım Anayasası'na
 

Genel İçerik
Marşlarımız
Görsellikler
Türk Dünyası Ezgileri 1
Türk Dünyası Ezgileri 2
Türkçülük Hakkında
Tüm Dosyalar
Tüm Yazarlar
Edebiyat
Makaleler
Tepkisiz Kalma
Ağelini Öneriniz
Belge Resim

Bilgilendirme
Türküler
Görsellik
Kitap Önerileri
Büyük Türkçüler
Büyük Türkçülerden
Azınlık veya Özerk Türkler
Nutuk
Duyurular
Özlü Sözler
Yorumsuz Resimler
Siyasi Dosyalar

  :: TSK'dan ABD-İsrail Koridoru'na balyoz
  :: Emperyalizmin Tetikçileri
  :: Komünistlerin Atatürk karşıtlığı
  :: Rockefeller'den yüzyılın itirafı
  :: Ayrılma bildirisi ve Sevr
  :: İstanbul Barosu’ndan yapılan 14 maddelik açıklama
  :: Öz Yurdunda Köleleşen Türk
  :: IŞİD – ABD ilişkisinin delilleri
  :: Barzani ve Erdoğan
  :: İran Türkleri Hapislerde
  :: Hitler’in Müftüsü Hacı Emin El Hüseyni
  :: Seçsis Neden Türkiye'de Kullanılıyor?
  :: Irak’ın 16. Tugayı Peşmergeye katıldı!
  :: Türker Ertürk , ABD tertiplerini ve ABD işbirlikçilerini açıklıyor.
  :: Hava Kuvvetlerinde Tasfiye
  :: Esad'ın Ulusal Kanal Söyleşisi
Türkçe
Türkçe Adlar
Türkçe İzgileri
Hayvan Adları
Türkçe Terimler
Göktürk Yazıtları
Kuş Adları Derlemesi
Türkçe Adlar Sözlüğü
Kazakistan Türkçesi Sözlüğü
Azerbaycan Türkçesi Sözlüğü
Dosyalar
Siyasi Dosyalar
Tarihi Dosyalar
Görüntüler
Dini Dosyalar
Belge Resim
Bilimsel Dosyalar
Atatürk
Eserleri
Makaleleri
Özlü Sözleri
Atatürk Dosyaları
İletişim
 

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

Advertisement
İlgili İçerikler

Türk Ordusunun Kuruluşu

PDF Yazdır Ağhesabı

TÜRK ORDUSUNUN KURULUŞU VE PAI-TENG ZAFERİ

 Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kuruluş yılı olarak uzun zaman boyunca Yeniçeri Ocağı’nın kuruluş tarihi esas alınmıştı. Oysa askerî bakış açısından Malazgirt’in muzaffer askerlerinin yahut Kül Tigin’in ordularının 1400’lü yılların yeniçerilerinden geri olduğu söylenemezdi. Bu nedenle ele alınan bu tarih eksik ve yanlış kalmakta idi. Zaten devşirmelerden toplanan Yeniçeri Ocağı’nın Türk askerini temsil etmesi de olanaksızdı. Değerlendirmeler bu şekilde iken Atsız Ata bu durumun yanlışlığını belirtmiş ve Türk ordusunun kuruluşunun Mete Yabgu zamanında gerçekleştiğini belirtmişti. Artık Türk Silahlı Kuvvetlerinin kuruluş tarihi olarak Mete Yabgu’nun tahta geçtiği tarih olan M.Ö. 209 yılı kabûl edilmektedir. Şüphesiz böylesi çok daha gerçekçi ve kapsamlı olmuştur.

Türk ordusunun kuruluş dönemini anlayabilmek için Mete Yabgu’yu, Mete Yabgu’yu anlayabilmek için Tuman döneminin sonlarını bilmek gerekir. Tuman Yabgu (Teoman adı yanlış olarak kullanılmaktadır. Hükümdarın asıl adı Tuman olup “duman” anlamına gelir.) Kun (Hun) devletinin bilinen en eski hükümdarıdır. Tuman, bir Çinli ile evlenmişti ancak Mete Yabgu Tuman’ın Türk katunundan doğmuştu. Çinli prenses kendi oğlunun kağan olmasını arzuladığından dolayı Mete’nin Yüeçilere esir olarak gönderilmesi konusunda Tuman’ı ikna etmişti. Bir saldırmazlık paktı ve barış antlaşması olarak da değerlendirilebilecek bir olay neticesinde Mete Yüeçi ülkesine gönderildi. Ancak hemen arkasından Tuman’ın Yüeçilere savaş açması durumu değiştiriyordu. Bu Mete’nin öldürülmesi ve dolayısıyla tahttan uzak tutulması demek olacaktı. Mete bunun üzerine Yüeçilerden kurtulmayı başardı ve Kun topraklarına geri döndü. Tuman oğlunun bu başarısı ile övündü ve onun dönüşünden duyduğu sevincin göstergesi olarak Mete’ye 10.000 kişilik (bir tümen) bir birlik verdi. Bu askerlerin eğitimi ile Mete bizzat ilgilendi. Düşmanın psikolojisini bozacak ve üstelik yön tayininde de işe yarayacak olan ıslıklı oklarla askerlerini donattı. Daha sonra sıra en önemli koşul olan disiplin imtihanına ve eğitimine gelmişti. Mete’nin emri ok attığı yeri askerlerin de oklamaları şeklinde idi. İlk olarak kendi değerli atına ok attı. Askerlerinin de okladığı görüldü. Oklamayanlar ise idam olundu. Bir sonraki emir askerlerin evdeşlerini (bir görüşe göre de Mete’nin kendi eşini) oklamaları yönünde idi. Böylece bir kısım asker daha elendi. Geride çok sadık ve seçme bir birlik kalmıştı. Mete bir av sırasında babasının bulunduğu yeri oklayınca bütün askerler tereddüt etmeden Tuman’ı okladılar. Tuman ölmüştü ve artık Kun tahtı Mete’nindi (M.Ö. 209) .

Mete tahta geçince ilk olarak ordu sisteminde değişiklikler yaptı. Emir-komuta zincirinin daha sağlıklı işlemesini, emirlerin birliklere daha kolay iletilmesini ve ordu üzerinde komuta gücünün artırılmasını sağlamak amacı ile ordu on ve katları şeklinde sayılara ayrılarak birlikler bu şekilde oluşturuldu. Böylece en küçük birlik 10 kişiden oluşacaktı ve bu birliğin başında bir onbaşı olacaktı. Bunun üzerinde ise 100 kişilik birliği yöneten yüzbaşılar, 1000 kişilik birliği yöneten binbaşılar ve 10.000 kişilik birlikleri yöneten tümenbaşılar yer alıyordu. Bu sistem ordu komutanının emirlerinin en küçük birliklere kadar kolayca ulaşmasını sağlıyordu ve böylece komutan ordusunu satranç oynar gibi kontrol edebiliyordu. Bu tam mânâsıyla profesyonel bir askerlik anlayışı idi ve böylece Türk Silahlı Kuvvetleri kurulmuş oldu.

Türk orduları donanım olarak hızlı hareket etmelerine olanak sağlayacak silahlar kullanmaktaydı. Kılıç, kalkan, ok, yay ve daha az olarak mızrak. Savunmada ise tulga ve bazen hafif zırh. Ağır zırhlara asla itibar edilmediği gibi kargı, balta gibi hareket kabiliyetini ve vuruş sayısını azaltacak saldırı silahları da tercih edilmemiştir. Ordunun büyük kısmı atlı olup piyadeler daha azdır.

Türk ordusunun silah donanımı ve oluşturuluş aşaması göz önünde bulundurulduğunda şu söylenebilir ki ordumuzun en temel iki özelliği disiplinli ve hızlı olmasıdır. Avrupa Kun ordularını tarif ederken kullanılan “atları söylentilerden daha hızlı hareket ediyordu” tümcesi de bunu göstermektedir.

Bu şekilde yaratılan Türk ordusu kısa süre içerisinde pek çok zafer elde etse de düşmanın büyüklüğü ve zaferin göz kamaştırıcılığı göz önüne alındığında M.Ö. 209 yılından sonra ilk büyük zaferimizin Pai-Teng kuşatması olduğu söylenebilir. Tuman’ın ölümünden bir yıl önce, M.Ö. 210 yılında Çin Seddi’ni inşa ettiren ve Çin’i birleştiren imparator Ch’in Shih Huang-Ti öldü. M.Ö. 206 yılında Liu Pang isyanı ile Han hanedanı Çin’de egemen oldu. Ancak bundan üç yıl sonra iç savaş baş gösterdi. Savaş M.Ö. 202 yılında Liu Pang’ın zaferi ile bitti ve Han hanedanı kesin olarak kuruldu ancak Çin’deki bu karmaşalar sırasında Mete Yabgu Kıpçakları, Kırgızları ve Ting-Ling’leri itaat altına almıştı. Daha sonra güçlü ordusu ile Çin üzerine yürüyen Mete Yabgu Çin İmparatoru Kao-Tsu’yu Pai-Teng kalesinde kuşattı. İşin açığı kale içerisindeki ordu dışarıdaki ordudan az askere sahip bulunsa bile daha avantajlıdır. Bu yüzden kuşatmalar birkaç katı askerle gerçekleştirilir. Ancak bu kez durum tam tersi idi ve imparatorun ordusu 320 bin kişilik dev bir ordu idi. Mete Yabgu’nun askerleri sayıca bundan çok az idi. Kao-Tsu büyük bir başarı(!) göstererek buradan kurtuldu. Elbette yıllık vergi, ipek ve yiyecek vermek koşulu ile. Çin hakimiyetindeki bozkırların da Türklere teslim edilmesini unutmamak gerekir. Böylece bir “süper gücün” dev ordusu ve hükümdarı kendisini dünyada sertçe hissettirmeye başlayan Türklere boyun eğmişti.

Pai-Teng zaferinden sonra uzun yıllar Türk orduları hem Çin’e hem de diğer düşmanlarına korku saldılar. Neden sonra Çin ordularını Türk sistemine göre düzenlemeyi akıl edebildi. Daha sonra bu sistem gittikçe yayıldı. Bugün dünyada hakim olan modern askeri sistemin temeli böylece Kunlar tarafından atılmış oldu ve bu yüzden diyoruz ki “Tanrı Türkleri, Türkler de askerliği yarattı.”

Türk ordu sistemi hakkında donanım ve disiplin haricinde bahsedilmesi gereken hususlardan bir tanesi de askerlerin savaşçılıklarıdır. Her toplum ölüm korkusunu yaşamıştır. Ancak bazı Türkologların tespitine göre Türklerde görülen, daha çok ölüm korkusu değil, yaşama arzusudur. Ve ölüm kaçınılmaz ise bunun en güzel şekli, en güçlü çağında savaşarak ölmektir. İşte bu nedenle Türkler yataklarında hastalıktan veya yaşlılıktan ölmeyi itici ve onur kırıcı bir olay olarak görürler ve savaşta ölmeye önem verirlerdi. Yine Kun meclisinde dile getirilen “Kunlar cesarete hayranlık duyarlar, tabiiyeti ise yüz kızartıcı sayarlar” söylemi Türklerin bağımsızlığa verdiği önemi gösterir ki bağımsızlığını korumanın ilk ve en temel şartı asker olabilmektir.

Türk ordusunun bahsetmemiz gereken kuruluş kaynaklı diğer bir özelliği ise kendisini saldırıda göstermesidir. Mete Yabgu döneminin siyasi gerekleri, genel Türk karakteri vb. etkenler nedeniyle oluşan bu husus ordumuzun kuruluşundan bugününe kadar varlığını muhafaza etmiştir. Türk ordusunun savunması kuvvetlidir çünkü tedbir almayı bilir. Ancak onu harekete geçirdiğinizde savunmadaki gücünün taarruzdaki gücü yanında sönük kaldığını görebilirsiniz. Kararlı bir şekilde taarruz etmiş bir Türk ordusunu durdurmanın tek yolu bir tek asker bile kalmayıncaya dek hepsini öldürmektir ki bu da imkân dahilinde değildir.

Mete’nin Türk Kara Kuvvetlerini (ve dolayısıyla Türk Silahlı Kuvvetleri’ni) kurmasının ardından nice bozkır savaşları geçti.. Nice Malazgirtler, Mohaçlar görüldü… Ve dünyanın ağzının şaşkınlıktan bir karış açık kalmasına neden olan Çanakkaleler, Sakaryalar yaşandı. “Acaba ne zaman duracaklar? ” korkusunu Avrupalılara iliklerine kadar hissettiren bir Büyük Taarruz’a şahit olundu. Mete Yabgu uçmağa varalı 2214 yıl geçti. Onun yarattığı ordu bugün hâlâ Türklüğün en büyük güvencesi konumundadır. Selâm olsun gelmiş geçmiş bütün başbuğlarımıza, selâm olsun Türk ırkının yiğit çerilerine ve selâm olsun Türk Silahlı Kuvvetleri’nin asil ruhuna…

Türk Şad


3 Temmuz 2005

Alıntı turkcu.net


 
< Önceki   Sonraki >
 
Yazarlarımız
Neden Türk Birliği
Tavsiye Ettiklerimiz
Yasaklı Belgesel
Tebriz Türk Takımı
Tolon Paşa ve Ordusu
O.Sinanoğlu Sohbet
İthal Tohum İhaneti
Durum Çözümlemesi
Zekeriya Öz Hakkında
Kurtuluş Savaşında 2000 Kırgız
Hakikat nerede?
Etki Ajanları
Çıkışyolu Turan
Dilde Birlik ve Türklük Şuuru
TSK'yı Yıpratma Girişimleri
Siyasetimiz Nasıl Düzelir
Sivil cehalet
Türk Ülküsü
Mevlana'dan Öğütler
Kazak ve Türkiye Türkçesi
Ampulün Anlamı
Said-i Nursi'nin Gerçek Yüzü
Bor Madeni ve Önemi
İran'a şeriat nasıl geldi?
Atatürk'ün Kaleminden
Hablemitoğlu Belgeseli
Gül'ün Süreci
Gizli Mutabakat
Gladyocu İftirası
Kürt Federe Devletine
Gökşad'tan

Saçların gezerdi yüzümde eskiden

Ağlarsın

Saçların gezerdi yüzümde eskiden,

Şimdi yanaklarımda damla damlasın.

Ne çok severdim dizinde yatmayı,

Şimdi uykumu bölen keskin bıçaksın.

 

Nefesin vururdu nefesime her akşam,

Şimdi soluğumu kesen acı rüzgarsın.

Bütün dertlerim yalnız sende biterdi,

Şimdi yüreğimde kapanmaz yarasın.

 

Şehre uzak yerlerden yıldızlar sayardık,

Şimdi gökyüzünde en uzak yıldızsın.

Ne çok özledim seni anlatabilsem,

Şimdi oturup kana kana ağlarsın...

 

Çorlu, 2002

Gökşad

 

Gölgeler

Gölgeler

-I-

Ömrün gölgesi olsun ömrümün

Uzayıp gitsin ardımca

Ben gidersem bir ikindi vakti...

Ki sen bir Cuma sabahı gelirken

Ömrüm gölgesi olmuştu ömrünün

Uzayıp gitmişti ardınca...

 

Ankara, 2004

 

Gölgeler

-II-

Bütün zamanların tek suçlusu ben miyim

Üstüme bir bulutun bile gölgesi düşmez

Bu karanlık sahrada neye pervaneyim

Kapanan gözlerime bir ışık düşmez...

 

Medet ey sevgili, yandım bu çölde!

Bu nasıl bir serap, bu nasıl bir gölge?

Düştüm düşeli bu amansız hüzne

Divane yüreğim bir lahza gülmez

                                  

Ankara, 2004

 

Ahiret'te

 


 

Tanrım sen varlığı yaratansın

Canlı cansız her şeyi kuşatansın

Bir dileğim var sen bağışlayansın

Desem korkarım demesem yer beni

 

Garip gönlüm gece gündüz âhtadır

Dileğim gönlümde sana âyandır

Kusur kulundan bağış katındandır

Desem korkarım demesem yer beni

 

Bedenimi balçıktan sen halk ettin

Yüreğime dünyayı sen dar ettin

Gönlüm coştu, dilimi sen lâl ettin

Desem korkarım demesem yer beni

 

Tanrım hurilerin gözümde değil

Aşk için bir ömür yeterli değil

Hâşâ Kaynaroğlu isyanda değil

Âhirette sevdiğime ver beni

 

               Ankara, 2003

 

Sır Kapısı

Sır Kapısı

 

Kırk sır kapısı açıldı gözlerinde

Kırk ayrı yol var her kapının birinde

Her yol ağzında ayrı idam ettiler

Sade tenim kaldı saçının telinde

 

Bir tel saç ile bağladılar çenemi

Üç tas su ile yıkadılar tenimi

 

Beni gonca gül yaprağına sardılar

Musalla diye avucuna koydular

Nasıl bilirdiniz diye sordular

Sustum da dinledim başka bir alemde

 

Aşkı bilmeyenler hiç ses çıkarmadı

Mecnun dedi ki “beni utandırmadı”

 

Kaynaroğlu, adını toprağa verdin

İki kaş arasından sıratı geçtin

Lokman’ın sırrını sen âşikar ettin

Ölü müsün diri mi, bilmez hiç kimse.

 

Ankara, 2004

 

Nevruz

  

Nevruz

Gökyüzünde göç başlar vakit gece

Sultan kız batıdan doğuya göçer

Toy düğün başlar Türkistan ilinde

Sultan Nevruz önünde gergef işler

 

Bize de gel bilinmez bir saatte

Benim de ölülerim yeyip içsin

Rızkımızı bulalım bu yengi gün’de

Bütün alem Tanrı’ya secde etsin

 

Esir Türkleri unutma Sultanım

Onlar beklese de başka baharı

Birgün muhakkak biter bu zalim kış

Yine az görür Türk, koca dünyayı

 

Hazar’a muhabbet götür sultanım

Yesevi’den hikmet getir bizlere

De ki özlemiş sizi Kaynaroğlu

Gayrı dayanmazmış gönlü hasrete

Gökşad

Sivas, 1997

 

Kuşların Rüyası

Kuşların Rüyası 

Kuşların rüyasına girdim dün gece

Karar verdim bunu hep yapacağım

Hepsi de uyuyordu gözlerinde

Onları mı yoksa seni mi kıskanayım

 

Güya bir bülbül senin nefesinden

Şiirler okuyordu seher vaktinde

Şaşırdım kaldım, ses benim sesim

Dedi ki “İlham” derler buna sizin alemde

 

Rüyasında bir güvercin konup pencerene

Uzatıp kanatlarını tutundu ellerine

Şaşırdım kaldım, el benim elim

Dedi ki “Vuslat” derler buna sizin alemde

 

Bir serçe rüyasında kanat çırpıp

Su içti avuçlarından kana kana

Şaşırdım kaldım içim yanmış benim de

Dedi ki “Mecnun” derler buna sizin alemde

 

Kuşların rüyasına girdim dün gece

Gördüm ki seni seviyorum her bedende

Bir kaknus yaklaşıp kulağıma sessizce

Dedi ki “Kader” derler buna sizin alemde

 

Dedim ki “Hayrolur İnşallah...”

Gökşad 

Ankara, 2004

 

Gidişine Ağıt

 

 Mecnûn düşünde gördü Leylâ’yı bir gece:

 Ve sen, şehirlerini benim ülkeme kurdun,Pâyitahtını benim yaralı kalbime..

.Seni bir kan pıhtısı gibi elimde tuttum.

 İnsafsız rüzgârlar uğradı yurduma: 

Yağmur kar ortasında bir çöle düştüm,Kum fırtınasında tutundum saçlarına...

Sen uykudaydın, ben kâbuslar gördüm. 

Buğday tarlalarına kızgın alevler düştü: 

Çıplak ayaklı çocuklar savruldu her yana,

Çıplak ayaklı yıldızlar gibi darmadağın...

Ne olur beni de kat, beni de kat dualarına. 

Seni düşümde gördüm,  tam altı yıl önce: 

Ve sen, gözlerini giyindin Asya ceylanlarının,

Ak sakallardan miras bir huzur yüzünde...

Gezinip durdun içinde bütün damarlarımın.    

 Benim yüreğim mahşer, senin gönlün sırat: 

Zalim bir korku boğazlar sevincimi,

Gözlerim karanlık benim, senin gözlerin hayat.

Gözlerim hiç görmesin gittiğini...  

Ki o Selçuklu şehri seni bırakır mı bilmem:

 Lacivert göğünde gözlerin, bir muska gibi dururken,

Vakitsiz düşer toprağa kırkikindi yağmurları.

Bin yıllık Medrese, yeni bir Eylül’e soyunmuşken... 

Yıldızlara söyle seni geri getirsinler: 

Onlar bilir benim çekik gözlü yüreğimi.

Geçmişin saçından tut, sana yol göstersinler,

Yıldızlar bilir benim gökçe soylu düşlerimi... 

Ankara, 2003

Gökşad 

 

Gözlerin

 

Gözlerin

 

Sanki deryalara dalar giderim

Baktıkça içimi yakar gözlerin

Her şafak vaktinde çalar kapımı

İlmiği boynuma takar gözlerin

 

Mecnun’u çöllerde koyar çaresiz

Ferhad’ı dağlara salar gözlerin

Yanımda yöremde ölüm gezdirir

Benim peşimde o yeşil gözlerin

 

Başı dik dağlara yasla sırtını

Dolunay akşamı kaldır başını

Her kim ki yazarsa kişi bahtını

Ezelden alnıma yazmış gözlerin

 

Dört duvardan gayrı yerim olmadı

Kendi gölgem bana sadık kalmadı

Şu yalan dünyada yüzüm gülmedi

Benim tek servetim senin gözlerin

 

Kefenimi yeşil sarın, beyaz olmasın

Mezarımı göğe kazın yerde kalmasın

Sevdiğim gözünden yaşlar akmasın

Gider Kaynaroğlu, kalır gözlerin

 

Sivas, 1998

 


En Çok Okunanlar
   
 
Benzer Yazılar