PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Türk savaşçıları ve uzun saçları


kobali
06-22-2008, 19:38
Türk erkeklerinin uzun saçları:

Türk erkeklerinin ve savaşçılarının uzun saçları olduğunu, bir çok tarih kaynaklarından biliyoruz. Bu gelenek üzerinde, epey derin olarak da durulmuştur. Türk erkeklerinde uzun saç, Selçuk çağı ile başlamış bir gelenek değildir. Bunun, çok eski kökleri ve sebepleri vardır. Japon bilginleri, İslamiyetten önceki Ortaasya İmparatorluklarında çok yaygın olan, "erkeklerin uzun saçları ile saç örgüleri" hakkında, Japonyada yayınlanan Toyo Bunko dergisinde, çok geniş bir araştırma yayınlanmıştı. Bu araştırma şöyle bir gözden geçirildikten sonra, Oğuz Türkleri ile Peçeneklerin niçin uzun saç bıraktıklarını daha iyi anlayabiliyoruz.

Batı Türklerinin, daha doğrusu Oğuzlar ve Peçenekler gibi Türk boylarının, "Uzun saçlı Türkler" den olduklarını açık olarak biliyoruz. Fakat Doğuya gidildikçe,Türkler arasında bu gelenekler değişiyordu. Proto- Moğol kavimlerinin inanışlarına göre, onların ataları, "dazlak kafalı" bir kimse idi. Bu inanış, Avar (Juan-juan) devletinden tutunuz da, Çinin kuzeyinde İmparatorluklar kurmuş olan diğer Proto- Moğollara kadar yayılıyordu. Bu sebeple Moğollar ile onların etkileri altında kalmış olan "Doğu Türkleri"nin de, bu eski inanışa uyarak, saçlarını kestirmiş olmaları normal görülmelidir.

Kaşgarlı Mahmud, Türkçe tok er sözünü açıklarken, "Türkler gibi saçları kesik" demektir, şeklinde konuşuyordu. Aslında bu saçları kesik Türkler, Moğol inanışlarına kendilerini uydurmuş Doğu Türklerinden başkası değildir. Doğu Türkleri, Kuzey-doğu Asya etkileri altında kalmış, "saçları kesik Türkler" arasında sayılmaktadır. Görülüyor ki çok geniş bölgelere yayılmış olan Türkler arasında da, değişik inanışlar ve bunun sonucunda, çeşitli kültür örnekleri doğmuş bulunuyordu.

Uzun saçlar ile saç örgülerinin de, çeşitli şekilleri vardı. Başın etrafı derin olarak tıraş edildikten sonra, "tepede bırakılan tek örgü", daha çok Kuzey-doğu Asya ile Mançu kavimlerine ait, bir saç bırakma şekliydi. Türklerin uzun saçları ise, "arkadan örgülü" olması ile tanınıyordu. Şavaşlara katılan erlerin hemen hepsinin saçları uzundu.

kobali
06-22-2008, 20:12
Türk saçlarının şekilleri ve önemi:

Yazılı Türk kaynaklarında saçlar, başlıca "kalın ve kısa saç" olmak üzere iki bölüm içinde anlatılmaktadırlar. Örneğin: Harezmşahlar çağında Kalın saçlar için, "kalın kıldı saçnı" deyimi daha çok, başta fazla saç bırakmak anlayışına geliyordu. Öyle anlaşılıyor ki bu çağda "kısa saç", Türkler içinde biraz garip ve biraz da yabancı görülüyordu. Kısa saç daha çok Budistler ile hacca giden hacılar tarafından tercih ediliyordu. Yine aynı kaynakta şöyle deniyordu: "Kıska kıldı hacılar saçlarını".

"Gür saçlar" ile uzun saçları arasındaki farkı da, burada biribirinden ayırmak gerekir. Eski Türkler gür saçlar ile gür ağaçlar için, yaygın olarak köp sözünü kullanırlardı. Aslında köp, çok anlamına gelen bir sözdür. Anadoluda, "Kabarık saç"a veya saçlılara ise, tülüş derler. Dede Korkuttaki tülü kuş deyiminin de, bununla bir ilgisi olsa gerekti. Bazı saçlar ise, baskı ve tarak tutmazlar. Bu sebeple de yayılırlar. Harezmşahlar çağında, bu çeşit yayılan ve düz durmayan saçlara "yayılgan saç" derlerdi. Saçın yayılması da, "yayıldı saç", yani "saç yayıldı" sözü ile tanıtılırdı.

Selçuk çağının başlarında saçların "keçeleşmesi", "saç yabaku boldı" sözü ile anlatılırdı. "Saç yapağı oldu" deyişi, bizim için de yabancı ve yadırganacak bir söz değildir. Anadoluda da kabarık saçlara yapalak, dökülenlere ise, yapık derler. Gerçi kökleri bakımından, bu sözlerle "yapağı" arasında bir ilgi varsa da, anlamları ayrıdır.

kobali
06-24-2008, 16:08
Düz ve kıvırcık saçlar:

Düz ve kıvırcık saçların da türlü çeşitleri vardı. Türklerde kıvırcık saçlara, fazla rastlanmazdı. Bununla beraber Selçuk çağının başlarına ait kaynaklarda, bu çeşit saçlara ait bazı sözler de görmüyor değiliz. Kıvırcık saç için eski Türkler, "boğmak" kökünden gelen, "boğurda saç" derlerdi. Bazı saçlar doğuştan ve bazıları ise sonradan, herhangi bir sebeple, kıvrılmış olabilirlerdi. Bu çeşit kıvrık saçlara Ortaçağ Mısır Türklerinde, ayrı bir deyimle kıvraktur adı verilirdi. Bu deyiş, saçları kıvrılmış olan kişiler için söylenirdi. Anadoludan söz derleyiciler ile Türk Dil Kurumunun söz derleme anlayışı, oldukça gariptir. Derleme ve tarama Sözlüklerine bakılınca, sanki Anadolu Türkleri kıvırcık sözünü bilmiyorlarmış gibi, herhangi bir kanaata varılması hiçten değildir. En değerli kültür sözleri bile bilinen sözler diye, bu sözlüklere alınmamıştır.

"Düz saçlar" ise, Selçuk çağının başlarında, belki de "su" sözü ile ilgili olarak, suvlang adı ile adlandırılıyordu. Çünkü suvlanmak sözü, "sulanmak" anlamına geliyordu. "Dalgalı saçlar" da, deniz veya ırmak dalgalarına benzetiliyordu. Uygur yazısıyla yazılmış Oğuz Kağan Destanın da, Oğuz Kağanın aldığı kızın saçlarından söz açılırken, şöyle deniyordu: "Anıng saçı, müren osugı deg", yani "onun saçları ırmak (veya deniz) dalgası gibi idi". "Sığanmış saçlar" da, düzleşmiş olur ve kabarıklıkları gitmiş olurdu. Bunun için olacak ki, Selçuk çağı başlarındaki Türkler, sığanmış saçlara "sığan saç" derlerdi.

kobali
06-26-2008, 11:22
Saç renkleri ve Türkler:

Renkler, Türk kültüründe çok geniş ve önemli bir yer tutar. Bu sebeple, Türk renklerinin derinliklerine ve ayırmalarına inmek, bizleri gayeden uzaklaştıracağı için yüzeysel bakmakta fayda vardır. "Kara saçlar", Türklerin başta gelen özelliği idi. Oğuz Kağan Destanında "saçları, kaşları kara irdiler irdi" diye bir söz geçmektedir. Dede Korkutta da " Kargu gibi kara saçını yoldı". "Kargu gibi kara saçun uzanur gördüm, uzanuban yüzümü örter gördüm". "Yüzüni kara saç örtmeseyidi, ağam Beğrek deyeyidüm". "Kurumsı kırk tutam kara saçlum" gibi söylemler sıkça geçmektedir.

Eski Türkler "kumral saç" için daha çok "arsal saç" deyişini kullanırlardı. Bu daha çok, kızıla çalar bir saç rengidir. Türkçedeki "arslan" sözü de, buradan gelmiştir. Renk benzeştirmesi yolu ile, eski Türklerde bu renge, arsıl, arsıg da denirdi. Buna çalan at renklerine ise, kongur adı verilirdi. Anadoluda da bu renklere, konur, koğur dendiği görülür.

Türklerde "ağ ve gök saçlar" için söylenmiş olan sözler, daha çok manevi anlamda söylenmişlerdir. İlerki konularımızda bu konu geniş olarak ele alınacaktır.

kobali
06-26-2008, 18:42
Saç örgüleri:

"Örmek" sözü, Türklerin en ana sözlerindendir. Bu sebeple Türklerin,kendi saç örgülerine, başka bir deyiş kullanabileceklerini beklemeyelim. Selçuk çağının başlarında derlenen sözlere göre Türkler, örülmüş saçlara yaygın olarak örme sac diyorlardı. "Kadınların başlarında görülen saç örgülerine" ise, örgüç örküç derlermiş. Kaşgarlı Mahmuda göre, Oğuzlar, örülmüş saçlara daha çok örçük sözünü kullanıyorlardı. Anadolunun bir çok yerlerinde de, -Derleme Sözlüğü içinde toplanmış olan-, örük, hörük, örülüp gibi deyişlerin söylendiğini görüyoruz. Bunlar da Anadolu Türklerinin, "saç örgüsü" anlamına kullandıkları sözlerdi. Harezmşahlar çağında ise, doğrudan doğruya "örülmüş saç" deyişi kullanılırdı. Aynı kaynakta, "ördi saçnı", "saçını ördü" gibi deyişlere rastlarız. Bunun moğolca karşılığında ise örülmüş saç için, tomak sözü , örme eylemi içinde, örebe sözünü kullanırdı.

Eski Anadolu Türklerine çok yakın olan Ortaçağ Mısır Türklerine gelince, saç örgüsü karşılığı olarak kullanılan, yeni bir belik sözü karşımıza çıkıyordu. Selçuk çağının başlarında ise, belik sözü daha çok "fitil, kandil fitili" anlamına geliyordu. Bu deyişlere, Anadolu Derleme Sözlüğünde de rastlıyoruz. Bu sözlüğe göre Anadolu Türkleri de saç örgüleri için, belek, belik, bilek gibi sözler kullanmaktaydılar.

Kuman Türkleri ise, saç örgüleri için doğrudan doğruya tulum derlerdi. Bu sözün ayrı bir saç örgüsü için kullanmış olması muhtemeldir. uygurlar da saç örgüsü için çok geçen bir "işin" sözü vardır. Bu sözün, ek ve kökleri ile böyle bir anlamı nasıl edindiğini açıklayamıyoruz. Anadoluda kadın örgülerinin arkada toplanmasına ise "beşik örgü" denmektedir.

kobali
06-26-2008, 18:55
Savaşçıların saçları:

Türklerin saçlarının uzunluğu kısalığı konusuna gelince, İbrahim Kafesoğlu 1070’den önce Anadolu’ya akın yapan Türklerin “rüzgâr gibi atlar üstünde, kadınlarınkine benzeyen uzun saçları, mızrak ve yayları ile” düşmanları üzerinde müthiş bir etki ve korku bıraktığını Ermeni kaynaklarına dayanarak söylemektedir. Yine Kafesoğlu’na göre; Türk ileri gelenlerinin başlarının ön kısmını tıraş ettirmeleri, saçlarını arkada üç örgü halinde bırakmaları adetti. Hükümdarlar saçlarını hiç kestirmezlerdi. Bulgar kralı Krum Han’ın Madara’daki kaya kabartmasında ve Güney Rusya’da bulunan Türk heykellerinin büyük çoğunluğunda bu saç örgülerini bariz bir şekilde görmek mümkündür. Çin kaynakları ise; Kök-Türk hakanlarından Tong-Yabgu’yu uzun saçları ve bu saçlarını alnından bir kuşakla bağlamasını ayrıntılı tasvir eder.

Bütün eski sanat eserleri, heykel, minyatür ve kabartmalarda görülen özellik oldukça açıktır. Tayvan Taiçing Çin Millî Saray Müzesi’nde bulunan ipek rulo resimlerinde Türk kumandanlarının uzun saçlı oldukları görülüyor. Eski Uygur fresk ve minyatürlerinde de aynı özelliği görmek mümkündür. Türk kadınının saçları da ilgi çekicidir; Doğu Türkistan, Turfan, Haço, Bezeklik minyatür ve heykellerindeki kadın figürlerinde saçların örülmediği, düzgünce omuzlar üzerinde bırakıldığı ya da çok düzgün bir şekilde başın üstünde toplandığı görülüyor. Toplu saçlarda alnın perçemlerle, yanakların da zülüflerle süslendiği bilinmektedir. Kadın tasvirlerinde genel özellikler şöyle betimlenebilir: Saçlar siyah ya da kumral, yüz yuvarlak, gözler koyu renk ve badem şeklinde, elmacık kemikleri çok hafifçe çıkık, boylar uzuncadır. Türk tipinin bu bariz özelliklerine bütün sanat eserlerinde rastlıyoruz. Türk kadınının –biraz idealize edilmekle birlikte – en canlı tasvirini Dede Korkut kitabında görüyoruz: Dirse Han’ın eşine hitabı; “Berü gelgil başum bahtı, ivüm tahtı; ivden çıkup yorıyanda servi boylum, topuğunda sarmaşanda kara saçlum, kurılı yaya benzer çatma kaşlum, koşa badem sığmayan tar ağızlum, güz almasına benzer al yanaklum…”

kobali
06-27-2008, 21:37
Saç bağları ve "arka saç bağı":

Türklerde saçı arkaya doğru uzatıp bırakmak, çok yaygın bir adet idi. Dede Korkut kitabındaki şu cümle de, Türklerin arkadan uzanıp sarkan saçlara ne kadar değer verdiklerini gösteren, önemli bir belge olabilir: "Topuğında sarmaşanda kara saçlum". "Topuğuna sarılan, sarmaşan saçlar!" Bunu, Türk kavminin içten gelen duygularından başka, hiç kimse böyle derin ve güzel bir şekilde ifade edemez. Türklerin, bir "saç uzunluğu ölçüsü" de vardı: "Eski Türkler, saçların uzunluğunu, kulak, omuz, bel gibi, yerlere kadar uzanmasına göre ölçerlerdi". Dede Korkut güzel bir kadının saçlarını, topuğuna kadar sarkıtıyordu. Anadoluda ise uzun ve güzel bir saç için ölçü, yaygın olarak bel idi. Saçı, beline kadar uzanan bir kız! Bazen de, belin bir tane olmasına rağmen, "bellerine kadar" uzanıyor da denirdi. "Kulağa, enseye, omuza, bele ve topuğa kadar uzanan saç", gibi ölçüler de, Türklerin saç uzunluğunun ölçüleriydiler.

Harezmşahlar çağında, "Kulakka yeter saç", "Kulağa kadar gelen saç" derlerdi. Bu deyişin moğolca karşılığı na ise, çikin, yani çin, omuz sözü konmuştu. Halbuki aynı eserde, "omuza kadar sarkan saçlar" için, şu deyiş kullanılmıştır: "Eginge yeter saç". Burada egin, omuz anlamındadır. Öyle anlaşılıyor ki, enseye kadar dökülen saçlar için ise, "Kulak kaytar saç" , yani "kulağı dönen, aşan saç" deyişleri söyleniyordu. Bu eserin tercümesinde, "ensedeki saç yeri" deniyorsa da, saçı kulak ardına atmak anlamında söylenmiş olması, daha doğru olabilir.

Selçuk çağının başlarında "arka saç" için, yaygın olarak "art saç" denirdi. "Birinci saçtan sonra, salıverilmiş ve arkaya bırakılmış saçlar" için ise, yetrüm saç deyişi söyleniyordu. Buradaki yetrüm sözü, yetmek kökünden geliyordu. Böylece aynı anlayışla, yetüt saç gibi, ikinci bir söz daha vardı. Sıkışmış olan asker veya orduya, imdat veya takviye yetiştirme gibi işlere de, yetüt denirdi.

Yine Selçuk çağının başlarında, "Erkeklerin uzun saçları" için söylenmiş bazı deyişlere de rastlıyoruz. Yukarıda bahsettiğimiz sözler daha çok kadınlar ile ilgiliydi. Fakat aşağıdaki sözler için ise, kaynağımız bu sözün, özellikle erkeklerle ilgili olduğunu açık olarak yazmaktaydı.: Salındı veya sulundı (saç), "erkeğin arkaya doğru salıverdiği saç" demektir. Bu deyişin de, salınmak kökü ile ilgili olduğundan hiç şüphemiz yoktur.

Erkeklerin arkaya uzattıkları saçlar, geniş olarak örülürlerdi. Bu uzun saçların bir bağ ile de bağlandığı muhtemel görülmelidir. Böyle bir "saç bağı" deyimini, Harezmşahlar çağına ait kaynaklarda görüyoruz. Aslında saç bağı, her kavmin kültüründe görülen normal ve gerekli bir şeydi.

kobali
06-28-2008, 17:16
Kesilmiş saç, dazlaklık ve keloğlan:

Aslında saç dökülmesi ile kellik, yaratılışa ve hastalığa bağlı durumlardır. Fakat kısa kesilmiş saçlar ile bunlar arasındaki deyiş benzerlikleri de, gözden kaçmamaktadır.

Uzun saçlı Türklerin yanında, "saçsız ve saçını kestiren Türkler" bulunduğunu da söylemiştik. Nitekim Selçuk çağının başında, "tok er" deyişinin, "Türkler gibi saçı olmayan, Türkler gibi saç bırakmayan kimse" anlamına geldiğini biliyoruz. Selçuk çağında, tokluk sözü, "insanın başının saçsız ve hayvanın başınında, boynuzsuz olması" anlamında kullanılıyordu. Anadoludaki toklu ve eski Türklerin toklı, sözleri de buradan gelmekte idi. Eski türkçede toklı, henüz daha boynuzları çıkmamış, "altı aylık kuzu" demekti. Yine Selçuk çağının başlarında, "saçsız adam ile boynuzsuz koyuna", sokar veya sokar koy adı da verirlerdi. Bu sözlerin çıktığı hem tokmak, tokımak ve hem de sokmak, sokımak köklerinin, "döğmek" gibi, aynı anlama gelmiş olmaları da, ayrıca üzerinde durulacak noktadır.

Anlaşıldığına göre, "Oğuzlar ile onlara yakın olan Türklerin saçları uzundu. Doğuya gidildikçe Türklerin saçları gitgide kısalıyor ve en doğuda da saçlar büsbütün usturea ile kazınıyordu".

Bilindiği üzere Ortaasyadaki Avar (yani Juan-juan) İmparatorluğunu kuran sülalenin atası "dazlak", yani çıplak kafalı bir kimse imiş. Çinin kuzeyinde Hıtay imparatorluğunu kuran Kitan boylarının ataları da dazlak idi. Japon bilgini K. Shiratori, adı Çin kaynaklarında geçen Hıtay devletinin atasını, moğolca yine çıplak baş anlamına gelen koçigir, koçigar sözleri ile açıklamağa çalışmıştı. Efsaneye göre Proto-Moğol asıllı, Hsiepni devletini kuran ilk atanın da, başı çıplak idi. Bu sebeple, "Moğolların dazlak başlı ataları" hakkındaki inanışları, kesinleşmiş bir bilgi halindedir.

Taz, yani daz, dazlak sözü, Türklerde çok eski çağlardan beri, saçı olmayanlar için kullanılan geniş bir söz idi. Selçuk çağının başlarında ise taz sözü, "Kel, daz, boynuzsuz, bitkisiz, çorak" anlamlarına geliyordu. Saçsız ve başı pırıl pırıl parlayanlara ise, ajmuk taz, yani "başı şapla sıvanmış" denirdi. Bilindiği üzere eski türkçede ajmuk ijmuk sözleri, "ak şap" anlamına gelirdi. Çağatay ve Doğu türkçelerinde ise, böyle çıplak başlara, sadece ak-baş denirdi.

Anadoluda, daz, dazlak, kavlak sözleri, hem saçsız ve hem de kel olan kimseler için söylenen deyişlerdi. Eski Anadolu metinlerinde bunların yanında, taz, çılpak, cavlak sözlerine de rastlıyoruz. Ortaasyada da taz sözü, aynı anlama geliyordu. Hatta şöyle bir atasözü de vardı: "Kel kızarsa, şapkasını çıkarır", (yani kafasını gösterir). Bizim, "kelin kafasının kızması" gibi!

"Dökülen saç ile, kelliği birbirinden ayırmak gerekir. Zaten eski Türkler, "dökülgen saç" demek yolu ile, bu çeşit saçlar gösterilmiş idiler. Bu deyiş, Harezmşahlar çağına aittir. Ortaçağ Mısır Türklerinde ise, "saçı dökülmüş insanlar" için söylenen bir keşel sözü görülmeğe başlar. Bilindiği üzere bu Türkler, Anadolu Türklerine yakındır. Yine Harezmşahlar çağında, aynı anlamda kullanılan kalçagay baş sözünü de, burada yazmadan geçemeyeceğiz. Bu kaynaklara sonradan yapılan moğolca ilavelerle de aynı deyiş, aynı sözlerle yazılmıştır. Aynı kaynakta, at baş deyimini de görmekteyiz.

Anadoluda yöresel ağızlarda kullanılan deyişler de şöyledir: Dıbız (köküne yakın kesilmiş saç), saçı buçuk (çok kısa kesilmiş kız saçı), dazlak (başında hiç saçı olmayan), cavlak ( başı pırıl pırıl parlayan) v.s.

kobali
06-29-2008, 11:37
KELOĞLAN:

Kel sözünün, farsçada da bulunduğunu biliyoruz. Bu deyişin köklerine burada değinmeyeceğiz. Eski Türkler ile bugünkü Altay Türkleri, kel kişiler için, yalnızca taz, tas, taşşa deyişlerini kullanırlardı. Hatta efsanelerde geçen "Türk Keloğlanı" için de, Taşşa demekle yetinirlerdi. Bu hem bir isim ve hem de bir unvan oluyordu.

Köse sözü, eskiden de köselik için kullanılan bir deyişdi. Nitekim Harezmşahlar çağında "köse boldı", yani "köse oldu" şeklinde bir değişe rastlamaktayız. Bizim bildiğimiz köselik, hastalıkla gelen bir şey değil; doğuştan olma bir durumdur. Bazı Türklerde köse için şöyle bir atasözü de vardır: "Kösenin aklı, öğleden sonra, (yani sonradan) gelir".


Türk Mitolojisinde, Keloğlan, yani daz, taşşa sözü, daima iyilik için söylenilen, büyük bir akıl ve cesaret sembolü olan kişiler için kullanılırdı. Köse ise, hilekar idi. Kötü kurnazlıklara sahip olduğu için de ona, aldar köse, yani "hilekar köse" denmişti.