Türkçü Toplumcu Fikirmeydanı  

Geri git   Türkçü Toplumcu Fikirmeydanı > Toplumu Bilinçlendirme Çabaları > Yazılar ve Ağbetik

Yazılar ve Ağbetik Başkalarına ait makale veya ağbetik paylaşımı

Cevapla
 
Seçenekler Tarz
Eski 09-21-2008, 12:59   #1
Mühendis
Türkçü Toplumcu
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
İletiler: 388
Varsayılan Sömürge Dili Olarak Din ve İslam Düşmanlığı

Sömürge Dili Olarak Din ve İslam Düşmanlığı (1)

Büyük güçler coğrafyaya hâkim olmak için kültürlere hâkim olmanın bir zorunluluk olduğunun hep farkındaydılar. Uzun süreli hâkimiyet peşinde koşanların hedef olarak inançları almalarının nedeni buydu. Bu yüzden papaz, tacir ve asker hep birlikte dünyanın dini, siyasi, ekonomik ve sosyolojik fethine çıkıyorlardı. Coğrafyayı sömürebilmek için o toprak üzerinde yaşayan halkların sömürülmeye uygun hale getirilmesi gerekiyordu. Bunun için de halkların yaşadığı fiziki coğrafyadan daha çok inanç coğrafyaları hedef yapılmıştır.Kapitalizmin ruhunun Protestanlık olduğunu söyleyenler bir bakıma bu stratejiye katkı sağlamış oluyorlardı. Modernleşme, kalkınma, ilerleme, gelişme, insanileşme ve yükselme kapitalizme bağlıdır.

ABD’nin Sömürge Siyasetinde Dinin Rolü!
Kapitalizm varlığı Hıristiyanlığın bir formunun etkinliği ve yaygınlığıyla ilgilidir. Daha açıkçası onlara göre, çağdaş kapitalizm kaynağını Protestanlığın ruhundan almaktadır. Demek ki bu anlamda sorun modernleşme ve gelişme sorunu değil Protestan ruhuna sahip olmak sorunuydu. Tarihi süreç içerisinde Avrupalı sömürgeciler -bugünde ABD’li neocon’ların yaptığı gibi- kendi gibi inanmayanları kendi gibi inanır hale getirmek için onlarca kanlı savaşa girişmişlerdir. Papaların, Haçlı seferlerini yönetenlerin, sömürge savaşlarının komutanlarının ve büyük kâşiflerin dili hep aynıydı. Günümüzde de tarih aynı düzlemde akmaktadır.
Amerikan yayılmacılığı meşru temellerini “Mesihsel” sözleşmeye dayandırır. Amerikalılarca 19. yüzyılda geliştirilen “Manifest Destiny” (Belirlenmiş Yazgı) teorisinde bu durum açıkça ifade edilmiştir. Buna göre “Amerikan tarihinde yer alan ve Amerikalıların seçilmiş ve kutsanmış bir halk olduğu ve dolaysıyla Tanrı tarafından vahşi milletlere uygarlık modeli oluşturmakla görevlendirildirilmişti.” Bu algı bir çok ABD Başkanın ve düşünürünün yol haritasını belirlemiştir. William Allen White, Mevcut “Dünyada, dünya fatihleri olarak ilerlemek” Anglo-Saksonların “Apaçık Yazgısıdır” Onlar, yazgının, “denizin tüm adalarına sahip olmak” ve kendilerine boyun eğmeyen halkları “ortadan kaldırmak” görevine atadığı seçkin halktır der. A.J. Beveridge, bu anlayışı daha da ileri taşıyarak seçimi yapan “yazgı” değil, doğrudan doğruya “Tanrı” olduğunu söyler. Ona göre, Tanrı Tötonik halkları, “bu dünyanın kaos egemen olan bölgelerinde sistem kuracak olan efendi örgütleyiciler” olarak yaratmıştı. Onlara “Tüm yeryüzü topraklarında gerici güçleri yenecek” gelişme ruhu vermişti.“Vahşi ve bunak halklar” üzerinde etkili bir yönetim gösterebilmeleri için, yönetmekte usta kişiler olarak yaratmıştı. Tüm Töton ırklar içinde Amerikan halkını, “sonunda dünyanın dinçleştirilmesine öncülük etmek üzere” seçilmiş ulus olarak göstermişti. Amerika’nın yüce görevi buydu. Beveridge çeşitli konuşmalarında şöyle diyecektir: “Amerikan Cumhuriyeti, tarihin en üstün ırkının kurduğu bir cumhuriyettir. Tanrı tarafından yönlendirilen bir devlettir... Bu cumhuriyetin liderleri de yalnızca devlet adamı değil, aynı zamanda Tanrı’nın peygamberleridir”. Bugünkü ABD Başkanı Bush’un ifadelerinde de aynı üslup ve inanç hâkimdir. Başkan Bush “yıldızların ötesinden aldığı ilhamla” yönettiğinden söz etmiştir. Mücadelelerini bir çeşit “Haçlı Seferi” olduğunu da açıkça ifade etmiştir. Başkan Bush; ABD’nin “İslamcı faşistlerle savaş halinde olduğu açıkça görüldü” şeklinde sık sık açıklamalar yapmaktadır.
Dünyada yaşananlar ABD’nin dış politikasında katı ve mutlak dini figürlerin belirleyici olduğunu gösteren kanıtlarla doludur. Edvar Said şöyle der: “Amerika dünyanın alenen en dinsel ülkesidir. Tanrıya yönelik referanslar, bozuk paralardan binalara kadar ulusal hayatta kullanılan ortak deyimler bu minvalde nüfuz eder. Tanrıya çok şükür, Tanrının ülkesi, Tanrı Amerika’yı korusun ve böyle gider.”

Soğuk Savaş Döneminde ABD’nin Stratejisi:
“Komünizme Karşı Din”

İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra, ABD merkezli geliştirilen “soğuk savaş” stratejisinin 1980’li yıllara kadar olan sürece etkileri İslam dini yönünden irdelenmeye değerdir. 1947’de uygulamaya konan “soğuk savaş” planı, SSCB’nin ekonomik, dini, siyasi ve askeri olarak kuşatılarak etkisizleştirilmesini öngörüyordu.
Türkiye dahil bütün Ortadoğu’nun siyasi, dini ve tarihi yapısı dikkate alınarak, Sovyetler Birliği’ne karşı kullanılan İslam, “soğuk savaş” sürecinin en önemli ideolojik silahlarından biri oldu. ABD’nin politik stratejisyenlerince belirlenen ve yöneticileri tarafından uygulanmaya konulan ’yeşil kuşak teorisi’temeli de ideolojiye karşı din stratejisine dayanıyordu.
Rusya’daki Amerikan Büyükelçisi 1946’da şunları söylemiştir; “Manevi hayatımızı devlet adamlarından ziyade, büyük din adamlarının kılavuzluğuna borçluyuz... Stalin’i durdurmakla iş bitmez. Tanrı’dan başka efendi tanımayan biz Amerikalılar... Bu mücadelede kullanılacak en meşru silah, manevi bir kuvvet olan dindir... Musa, Buda, Konfiçyus, Muhammed, ayrı ayrı yollardan bizi ışığa çıkardılar. Düşmanımız Komünizm Tanrı’yı inkâr esası üzerine kuruludur. Din, komünist diktatörlüğü yok edecek ilahi kudrete sahiptir...” ABD’nin, Sovyetler Birliği’ne karşı geliştirdiği politikanın merkezinde din faktörü vardır. Dönemin tarihsel özgünlükleri içerisinde oluşturulan politikalarının merkezinde, dünyadaki belli başlı mevcut bütün dinler bulunmaktaydı.

İslam’ın Ayarını Düşürmek
Fuller, “dine başvurma zorunluluğu” adlı değerlendirmesinde şunları söylüyor; “Dünyada hiçbir lider, ne George Washington, ne Nehru, ne Lenin, ne de Gandi sonsuza kadar yaşayacak ürün vermemişlerdir. Oysa İncil ve Kuran veriyordu. Liderler ölüyor, önce bedenleri, sonra da zaman içinde düşünceleri siliniyordu. Oysa Kur’an ve İncil yaşıyordu...” Brzezinski, SSCB’yekarşı mücadelede İslamcı muhalefetle birlikte hareket edilmesini bir zorunluluk olarak gördüğünü şöyle anlatır: “Bana öyle geliyor ki, şu an en önemli şey Sovyetler’e karşı İslâmi bir ittifak oluşturulmasıdır...” CIA, dini bütünüyle ideolojik mücadelenin en önemli araçlarından birisi haline getirmiştir. Amerikan eski Dışişleri Bakanı Dulles 1956’da Sovyetleri din faktörü ile tehdit etmektedir. “Din ile siyaset birbirinden ayrılmaz. Dünya meselelerini halletmek hususunda seçeceğimiz yol, dini görüştür. Ümit ediyoruz ki Sovyet liderleri iş işten geçmeden Allah fikrine bağlılığın vatanperverliğin beşeri haysiyet ve vakarın daima kalplerde yaşayacağına inansınlar...” Kısacası, ABD’nin devlet politikasının yürütülmesinde ’din’vazgeçilmez bir politik araçtı.
ABD, küresel hâkimiyetinin önünde, İslam dinini en büyük engel olarak görmektedir. Bu nedenle Amerika, İslam dinini alternatif olmaktan çıkarılması ve enerji kaynaklarını denetim altına alınmasını stratejisinin odağına yerleştirmiştir. Bu amaçla bir yandan medeniyetler arası çatışma tezi devreye sokulmuş diğer yandan da İslam ülkeleri arasında medeniyet içi çatışmalar da alabildiğine körüklenmiştir. Bugün Irak’lının Iraklıyı vurması ya da Şii/Sünni çatışmalarının bu tür provokasyonların ürünü olduğundan kimsenin kuşkusu yoktur.Soğuk Savaş sonrası Amerika, bütün operasyonlarını, projelerini ve kuvvetlerini İslam coğrafyası üzerinde yoğunlaştırmıştır. Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesi aslında küçük İslam; büyük İsrail Projesi anlamına gelmektedir. Amerikalının nezdinde terörle mücadele de İslam’la mücadeleye eşdeğerdir.
Lake, “Savaşmak için yeni bir düşman ideoloji arayan Amerika’nın hâlihazırdaki tek süper güç olması sebebiyle, İslâm üzerine yeni bir ıslah hamlesinde başı çekmeye kendini odaklaması gerektiği” ni vurgulamıştı. Onlara göre Komünizm sonrası İslam “Batı’ya meydan okuyan ve onun güvenliğini tehdit eden ikinci bir tehlike” dir. Nitekim dinler ya da kültürler arası diyalog bu tür amaçların yan ürünü olarak devreye sokulmuştur. Amaç Müslümanların kafalarının karışmasını sağlamaktır. Diyalog çalışmaları, iki farklı medeniyetin insanlığın ortak iyiliği için bir çıkış yolunun bulunması için değil, bir dinin, yani İslam’ın dönüştürülmesi, Batı’nın hazmedebileceği, kontrol edebileceği bir inanç sistemi haline getirilmesi amacına yönelik olduğu açıktır.
ABD, böyle bir politika ile bölgedeki egemenliğini pekiştirmek istemektedir. Lake, “bizim hedeflerimizin en önemlilerinden olan serbest pazarın oluşumu, demokratik alanın genişlemesi ve kitle imha silahlarının yayılmasına belli sınırlar getirilmesi gibi konularda bizimle tamamen aynı düşünen ılımlı Ortadoğu devletleri kurmaktadır” diyor. Bunun yolu da İslam’ın sulandırmak, ayarını düşürmek ve ılımlı hale getirmekten geçmektedir. Böylece Müslümanlar “vurana elsiz”, soyana dilsiz hale getirilebilecektir.


__________________
Unutulmuş gariban öğrenci şimdiki yavuz mühendis (:

(öğrenciyken pek bir heyecanlıydı sanki)
Mühendis isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Eski 09-21-2008, 13:03   #2
Mühendis
Türkçü Toplumcu
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
İletiler: 388
Varsayılan Ynt: Sömürge Dili Olarak Din ve İslam Düşmanlığı

Sömürge Dili Olarak Din ve İslâm Düşmanlığı (2)

Huntington “medeniyetler çatışması” adlı makalesinde çatışmanın ideolojik eksenden medeniyet temeline doğru kayacağını iddia etmiştir. Ona göre İsevi/Musevi medeniyeti ile Konfüçyüsyen/İslâm medeniyeti arasındaki çatışmalar dünyanın kaderini tayin edecektir. O, böylece zorla da olsa bütün kürenin modernleşme sürecine dahil edilmesi gerektiğini ortaya koyan bir küreselleşme ideolojisini formüle etmiş olmaktadır. Ona göre, Medeniyetlerin çatışması mukadderdir. Bu çatışmada en büyük direniş İslâm’dan gelecektir. İslâm dünyası üzerine Batı var gücüyle yüklenecektir ve yüklenmelidir. Ancak Huntington’dan çok daha önce İslâm’ın ABD tarafından hedef tahtasına oturtulduğunu iddia edenler de vardır.
John Perkins tarafından yazılan “Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları” isimli kitapta ABD’nin ikinci dünya savaşının arkasından asıl hedefinin “İslâm Dünyası” olarak belirlediğini”, “Vietnam” ya da Komünizm gibi olayların sadece “geçici olaylar “ olduğu iddiasında bulunulmaktadır. Yapılan analize göre” 1950’li yıllarda Toynbee, gelecek yüzyıldaki asıl savaşın komünistler ile kapitalistler arasında değil, Hıristiyanlar ile Müslümanlar arasında olacağını daha 1950’lerde öngörmüştür... ABD, dünyanın kontrolü için o sıralarda kendisine engel gördüğünden SSCB’yi hedef almıştı. Sovyetlerin 1950’lerde bile daha fazla zamanının kalmadığı birçok mahfil tarafından bilindiği iddiası ileri sürülmektedir. ABD/SSCB’nin din, inanç, ideolojik yaklaşımlarının arkasında bir temel, bir öz olmadığını; tarih, ruha ve yüce bir güce inancın gerekli olduğunu bunun da Müslümanlarda çok daha yüksek olduğu ilgili kaynakta belirtilmektedir. Hatta bir tartışma sırasında ABD’li bir yetkiliye karşı söylendiği yazılan şu sözler çok ilginçtir. “Bu kadar açgözlü ve bencil olmayı bırakın! Dünyada sizin kocaman evlerinizden ve gösterişli mağazalarınızdan daha başka şeyler de olduğunun farkına varın. İnsanlar açken, siz arabalarınızın benzini için üzülüyorsunuz. Bebekler susuzluktan ölürken, siz son modeller için moda dergilerini karıştırıyorsunuz... Kulaklarınızı size bunu söylemeye çalışanların seslerine tıkayıp, onları radikal veya komünist olarak damgalıyorsunuz. Yoksulları ve ezilmişleri daha fazla yoksulluk ve esarete itmek yerine onlara kalbinizi açmalısınız”. Bugün de buna benzer haksızlıklardan söz edenlerin “terörist” olarak nitelendirilmediği söylenilebilir mi?

Batının Mantığı:
Terör Sorunu Değil İslâm Sorunu Vardır!

ABD’li yazar Michael Scheuer’in nispeten tarafsız bir biçimde yazdığı Kudret Körlüğü, adlı eserinde şu çözümlemeyi yapar: Amerikan’ın El Kaide’yle karşı karşıya kalması, bu durumun doğrudan ‘Bin Ladin Sorunu’ olarak tanımlanmasına izin vermez. Dürüstlük, bunun Müslümanlarla ya da İslâmi bir sorun olarak tanımlanmasını gerektirmektedir. Bunu söylemek, gerçeği kabul etmektir. Bu ifadenin, dünyanın en büyük dinlerinden birini yerdiğine dair gizli ya da açıktan hiçbir çağırışım yoktur. Aslına bakarsanız, Batı tarihinde, Hıristiyanların inançlarını reddetmek ya da onlardan vazgeçmek yerine savaşmaya, ölmeye ve hatta kazığa bağlanıp yanmaya hazır oldukları zamanlar olmuştur. Kenneth Minogue okurlarına, “Hıristiyan tarihi, barış taraftarlarının meydan okuma diye nitelendirdikleri gaddarlıkların kanıtlarıyla doludur”. Hatırlatmasında bulunmuştur. Benim de ait olduğum Katolik geleneğinde, bugün aziz olarak tapılanlar savaşçı statülerini, Papa II. Urban’ın başlattığı, Roma tipi cihat olan Haçlı Seferlerinden almıştı. Öreğin James Reston Jr., Tapınak Şövalyeleri’nin Katolik ordu düzeninde, düzenin “ilhamını, ‘İsa uğrana öldürmenin cinayet değil hidayet’ve ’bir putperesti öldürmenin, İsa’ya methiye düzenlemek olduğu için zafer kazanmakla aynı şey’olduğunu ilan eden Clairvaux’lu St. Brenard’dan aldığını” yazdı. Müslümanların inandıklarından şaşmadıkları açıktır. Bugün Bin Ladin, el Kaide, Taliban ve benzer kafadaki İslâmcıların dışında on milyonlarca Müslüman, inançlarının ABD yönetimindeki Batılı Haçlılar tarafından saldırıya uğradığına, Tanrı ve Peygamberinin emrettiği üzere, inançların savunmak için tüm Müslümanların adım atmamaları halinde, İslâm’ın ortadan kaldırılmasının bile söz konusu edilebileceğine inanmaktadır.

İslâm Modernite’ye Direnmektedir!
Fukuyama; “tarihin sonu”na gelindiğini, neredeyse dünyanın tamamının bu sona doğru büyük bir azimle yürürken, İslâm Dünyasının tarihin akışına karşı bir duruş içinde olduğunu söylerken, aslında İslâm’ı bir anlamda doğrudan hedef göstermektedir. Fukuyama’ya göre “modern liberal demokrasinin ilk önce Hıristiyan Batı’da doğmuş olması tesadüf değil, çünkü demokratik hakların evrenselliği birçok anlamda Hıristiyan evrenselliğinin seküler bir formu olarak görülebileceği” iddiasında bulunmuştu. Ona göre, modernitenin kurumları yalnız Batı’da değil, Doğu, Güney Asya, Latin Amerika, Doğu Avrupa gibi ülkelerde hükmünü sürdürmeye başlamıştır. Fukuyama’nın aklını karıştıran soru ise “İslâm’da ya da kökten dinci İslâm’da Müslüman toplumları moderniteye direnmeye iten” şeylerin ne olduğu hususuydu.

Topraklarımızı Yağmalamayın, Petrolümüzü Çalmayın!
Bin Ladin’in İslâm yorumuna ve yürüttüğü kör teröre karşı çıkmak insan olmanın gereğidir. Ancak bu onun aşağıdaki sözlerinin haklılığını da gölgelemez. Bin Ladin, 2002’inin Ekim ayında Amerikalılara gönderdiği mektubunda, “İnsanlık tarihinin en berbat uygarlığının sizler olduğunu söylemekten üzüntü duyuyorum” diye yazmıştı. “Topraklarımızı yağma edip hazinelerimizi ve petrolümüzü çalıyorsunuz... Birlikleriniz ülkemizi işgal ediyor... Irak’taki Müslümanları aç bıraktınız... Peki, en canavarca, şeytanca, adaletsiz eylemler listenize eklemediğiniz ne kaldı?”. Amerika için gerçek, İslâm dünyasına karşı tutumumuz ve eylemlerimizden hiç hoşlanmayan pek çok ve sayıları giderek artan Müslüman’ın, bize karşı silahlandığını veya sonunda silahlanacağını kabullenmektir. Bu gerçeği kabul etmek, bizlerin, yani Amerikan halkının, ülkemizin güvenliği ve yaşam biçimimize olan tehdidi ortadan kaldırmak için ne yapacağımızı alenen tartışmaya ve karar vermeye en sonunda hazır oluğumuz anlamına gelir”.

Sonuç Yerine
Büyük güç olmanın önemli göstergelerinden birisi de büyük dinler üzerinde kurulan hâkimiyetle ilgilidir. Bu anlamda inanca hâkimiyet, coğrafya’ya hâkimiyetten daha etkilidir. Küresel güçler sömürülerini meşru gösterebilmek için tarihi süreç içerisinde çoğu zaman büyük dinlerden onay almak zorunluluğunu hissetmişlerdir. Türkiye’yi ziyareti sırasında İngiltere Kraliçesi camiye girerek bu tür bir mesaj vermeye çalışmıştır.
Sonuçta; din, mezhep ya da etnisite küresel güçler için yalnızca birer hâkimiyet aracıdır. Bu nedenle din, soğuk savaş sürecinde ideolojiye karşı kullanılmıştır. “Medeniyetler Çatışması” tezi de soğuk savaş sonrası dinin dine karşı kullanılmasını anlatır. Bu bağlamda İslâmiyet küresel güçler tarafından sürekli hedef yapılmıştır. Son zamanlar da yumuşak, ılımlı, ayarlı ve endeksli bir din anlayışını, İslâm ülkeleri arasında yaygınlaştırmak için proje üstüne proje üretenlerin hedefi İslâm coğrafyasındaki küresel sömürüyü garanti altına almaya yöneliktir. Gerçekte Batılı güçlerin bir “terör sorunu” yoktur, İslâm sorunu vardır. Bunun farkındalar ve onu aşmaya çalışmaktadırlar.
Küresel güçlerin Afganistan, Irak ya da diğer İslâm coğrafyasında radikal, terörist, militan ve kökten dinci olarak niteleyerek yaptıkları müdahaleler gerçekte İslâm’a yönelik saldırılardır. Bu tespiti yalnız biz değil fikir namusuna sahip ABD’li düşünürler de yapmaktadır.

Özcan Yeniçeri

Birinci Kısım Yeniçağ gazetesi 14/09/2008
İkinci Kısım Yeniçağ gazetesi 21/09/2008

------------------------------------------------------------------------------------------
Harun Yahya, Yeni Masonik Düzen, 5. Baskı, İstanbul, 2003. S.88.
William Allen White, “Başyazı” Emporia, Gazete, March 20, 1899.
Edward McNall Burns, Çağdaş Siyasal Düşünceler 1850-1950, 2.Baskı, Ankara, 1984. S.467.
Merdan Yanardağ (editör), Yeni Muhafazakarlar, Civi Yazıları Yayını, İstanbul, 2004, S.104.
John Perkins, Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları, A.P.R.İ.L Yayınları, Çev; Murat Kayı, Ankara, 2006, s.79.
John Perkins, A.g.e., s.80.
Michael Scheuer, Kudret Körlüğü, Batı Terörle Savaşı Neden Kaybetti, Arkadaş Yayını, Çev; Burcu Duman, Ankara, 2007. S.305/306.

__________________
Unutulmuş gariban öğrenci şimdiki yavuz mühendis (:

(öğrenciyken pek bir heyecanlıydı sanki)
Mühendis isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Tarz

Yetkileriniz
Konu Açmaya Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
İletinizi Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Fikirmeydanı Kuralları
Hızlı Erisim


24 Saatlik Zaman Dilimi +2. Şuan Saat: 00:34.


vBulletin® Sürüm 3.8.4
Telif ©2000 - 2020, Jelsoft Enterprises Ltd. Türkçü Toplumcu Ağalanı'nın tüm hakları Türk Milleti'ne aittir. Kaynak göstererek alıntı yapmak serbesttir.
Türkçü Toplumcu Fikirmeydanı
1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56