Sınır Meselesi

Türkiye'nin yazgısı söz konusu olmaya başladığı şu önemli günlerde İstanbul ve Boğazlar meselelerinden sonra tespit edilmesi gereken meselelerden biri de, Osmanlı memleketinin sınırıdır.

Savaştan önceki sınırımızın kabulüne ve onayına imkân yoktur. Bu imkânsızlık, yenilgimizin verdiği bir sonuç olmaktan çok, ateşkes ve barış için etken olan temel öğelerin doğal ve zorunlu bir sonucudur.. Böyle olduğu halde bazı yüksek makamlardaki devlet adamları, eski imparatorluk sınırları üzerinde görüşmelere zemin bulmak ve bundan kazanılacak başarı karşılığında; örneğin, genel bir himaye veya vekalet kabul etmek, yahut hiç olmazsa terk edilen topraklar üzerinde bir nevi manevi egemenliği onaylatmak taraftarıdırlar.

Bir devletin genel gözetim veya vekâletini kabul ederek eski imparatorluk sınırlarımızı bu gözetim altında tutmak, özgürlük ve bağımsızlığı, buna bağlı olan yaşama hakkını tehlikeye koymak demektir. Bunun karşılığında kazanılacak menfaat ne olabilir? Arabistan'la beraber Türkiye'ye konulan gözetim, koruma veya vekâlet, her iki milleti birden bir yabancı devletin özel menfaatlerine esir etmek olur. Ve o yabancı devlet, her iki memleketi dahi siyaseten ve iktisaden yutmakta ve sömürmekte duraksama göstermez. Devletlerin tarihlerinde ve birbirleriyle olan ilişkilerinde, hiçbir karşılık beklemeden, "millet yetiştirmek" geleneği ve adeti yoktur... Dolayısıyla üstleneceği gözetim veya vekâletin hatırı için imparatorluk sınırımızı kabule eğilim gösterecek bir devlet, bunu bizim için değil, kendi çıkarları için yapacaktır. Şu halde geniş bir sınırı kurtarmış olmakla ne kazanacağız? Bu sınır dahilindeki yörelerden yabancı bir devlet yararlandıktan sonra, bağımsızlığımızın bu uğurda verilmesi karşılığında, hangi maddi çıkarı edinmiş olacağız? Ve koruyucu sıfatıyla iktisadi kaynaklarımıza el koyacak olan devletin memleketimize ilerilik getirmek için dökeceği sermayeye teminat olarak bütün bağımsızlığımızı verdikten sonra, bir gün, o büyük sermayelerin oluşturduğu kurumlar ile milletimizin yaşamsal ilişkileri devam ederken; artık gözetim veya vekâlete ihtiyaç duymadığımızı nasıl iddia edebileceğiz? Ve bu koruma veya vekâletin son bulduğu varsayılsa bile, iktisadi ilişkilerimizde açacağı çatlakları neyle dolduracağız?

Koruyucu ve vekil olacak devlet kendi menfaatlerinin gerektirdiği, ihtiyaçlara göre hareket edecektir. Dolayısıyla, Arabistan'ı, Irak'ı ve Anadolu'yu ayrı ayrı düşünmeyi zorunlu görmeyerek; limanlarını, iktisadi merkezlerini, demiryollarını kendi memleketiyle olan ticari münasebetlere göre ve en fazla kolaylık, menfaat ve ucuzluk temin edecek koşullar içinde ortaya çıkarmaya çalışacaktır. Ve özellikle, tarımın geliştirilmesi yerine, (kendi çıkarları yönünde) kendi sanayisi için önemli kaynaklar arayarak, bunları bir an evvel onları boşaltmaya yahut ülkemizdeki bağlarını o noktalara dayandırmaya, korumacılığının ağırlık merkezini bu alanlar üzerinde kurmayla çalışacaktır. Bu koşullar içinde ise, Anadolu'dan başka her yer üstünlüğe ulaşmış olacak; sevgili Anadolu'nun işlenmemiş ovaları ile tozlu çölleri aynı yokluğu ve verimsizliği koruyacaklardır. Ve bir gün, artık gözetim veya vekâlet, herhangi bir sebeple ortadan kalktığı takdirde, Anadolu'ya oranla daha fazla bir gelişme ve ilerleme sağlamış bulunan diğer kıtalar derhal bağımsız bir varlık iddia ederek, ayrılacaklar ve Anadolu, aynı yoksulluk ve verimsizlik içinde terk edilmiş hayatına dönecektir. Daha fenası, Anadolu'ya oranla daha önce ilerleyecek ve gelişecek olan bu kıtalarda belirecek iktisadi cazibe, Anadolu'nun nüfusunu oralara çekerek ve toplayarak, kolayca özümlemeyi başaracak ve Anadolu hakikatte, bu kıtaların sömürgesi haline gelecektir.

Bu ihtimallere karşı tedbir alınmasına da imkân yoktur. Çünkü ülke, geniş bir sınır dâhilinde ve bir imparatorluk şeklinde, gözetime bağlı olarak idare edildiği için, memleketin bir bölümündeki ilerlemeyi bir diğerinin zararına görmek mümkün olmayacaktır. Bu bölümlerin hepsi aynı vatanın parçalarından sayılacağı için, hangi kısım üzerinde olursa olsun ortaya çıkacak ilerleme ve ilerlemenin ortaya çıkaracağı eserleri mutlulukla kabul etmek lazım gelecektir. Halbuki, bu ortak vatanın ayrılabilir olmaması gereklidir. Gözetim kalkar kalkmaz, Arabistan'ın bağımsız bir varlık iddia etmeyeceğini ve bu sonuca ulaşmayacağını kim garanti edecektir? Ve buna engel olmak için yapılması gerekenler, bu yüzyılın kurallarıyla nasıl uzlaştırılabilecektir?

Pek temel bazı hatlarına değinerek, açıklamaya dayandığımız bu sakıncalar göstermektedir ki, aç gözlü davranarak Arabistan ve Irak'ı içeren bir sınır elde etmek uğruna, gözetim veya vekâlet sistemine boyun eğmek, bilhassa Anadolu'nun bütün geleceğini bir hamlede ziyan etmek demektir.

Bizim barış ile elde etmek istediğimiz sonuç ise, bunun büsbütün tersidir. Biz Anadolu'nun geleceğini, gelecekteki ilerleme ve gelişmesini kurtarmak, yani ona güvenli bir hayat hakkı bırakmak ve bu hususta hiçbir fedakârlığa ve hiçbir feragat duygusuna imkân vermemek düşüncesindeyiz. İşte bunun içindir ki, özgürlük ve bağımsızlığımızı, yaşamsal kaynaklarımızın, müdahalesiz olarak bizzat düzenlenmesini savunuyoruz..

Müdafaa ettiğimiz bu esas, aynı zamanda bütün Avrupa'nın uluslar için kabul ettiği ve Amerika'nın barış için, hatta sonsuz bir barış için koyduğu prensiplere dayanmaktadır. Her harp eden devlet gibi, Osmanlı Devleti de bu prensiplerin bütünüyle onaylanması üzerine silah bırakmış, ateşkes yapmıştır. Dolayısıyla davamız, bu ilkelerin koruması altındadır. Her ulusun kendi kaderi hakkında bizzat karar verebilmeye yetkili olduğunu kabul eden bu ilkelere göre, Araplar da kendi varlık ve kaderlerini tayin meselelerinde bizzat oy sahibidirler. Çünkü, bir millet halinde belirmişler ve kendilerini yönetme yetenekleri Avrupa devletleri tarafından onaylanmış bulunmaktadır. Bizim bu gerçeği onaylamadığımızı ima edecek bir tezi savunmaya kalkışmamız, aleyhimizde tepki doğurur. Wilson prensiplerinin, artık Avrupa siyasetine egemen olan emperyalizme karşı yaşamını sürdüremeyeceğini de ileri süremeyiz. Çünkü, kendi dayanağımızı (böylece) yıkmış oluruz. Araplar bir millet oluşturmak için gerekli olan koşullara sahip değildirler, de diyemeyiz. Çünkü, bağımsızlıkları uğrunda mücadele eden ve eski bir uygarlığa, olgun ulusal nitelikteki unsurlara sahip bulunan bir ulus için böyle bir isnat da gülünç olur.

Şu halde, büyük bir imparatorluk sınırının, ilk bakışta göz kamaştıracak çekiciliği karşılığında, bağımsızlığımızdan fedakarlıkta bulunarak gözetim rejimini kabul etmek ve Arabistan'ı da bu suretle aynı çembere dahil eylemek, kendi hesabımıza olduğu kadar, onların hesabına da, kabul ettiğimiz ve ateşkesin temelinde yer alan barış durumunda dahi dayandığımız ilkelere aykırıdır.

Yalnız Türkiye için gözetim veya vekalet sisteminin kabulüne gelince, bunu hayal etmeyi ve tartışmayı bile olanaklı görmüyoruz. Altı yüz yıllık büyük bir geçmişin mirasçısı olan ve yönetim kabiliyetini, bu kadar yüzyıldan beri uğradığı Haçlı saldırılarına rağmen ayakta kalmasıyla ispat eden bir millet için, bir yenilgi bahane edilerek, kendi kendisini yönetme konusunda yeteneksiz olunduğunu kabul etmek, hata, ihanet ve kindarlığın en vahşisidir. Wilson'un ulus kurallarını, kendi ulusumuzun yeteneklerini inkar ve yok etmek için mi kabul ettik?.. Düne kadar bizim birer ilimizken, bugün başlı başına birer ulus oluşturan toplulukların bu ilkelerden yararlanma hakları var da, biz mi bu ilkelerin mahkumu olacağız?

Wilson, ulusumuzun hukukunu ayrı bir madde ve ayrı bir prensip olarak koymak gereksinimini duyduğu halde, biz kendimiz mi buna layık olmadığımızı ve himaye rejimine gereksinim duyduğumuzu ileri süreceğiz?

Önlerine konan her zehri afiyetle yutan iğrenç nitelikli kişiler, her ulusta olduğu gibi bizde de bulunabilir. Ve bunlar ulusumuza her iftirayı atabilirler. Fakat onların ulusumuzla ilişkileri son tahlilde kendi vicdanları nispetindedir!

Bu fikirlere göre, sınır meselesindeki görüşümüz tamamen bağımsızlığımıza ve tek dayanağımız olan Wilson İlkelerine prensiplerine bağlıdır. Ve bu görüş, ateşkes metinlerindeki sınır belirlemeleri ile de tamamen uyuşmaktadır. Yani, en son savaş sürecinde silahımızla savunduğumuz sınırdır. Yenilgiyi izleyen Osmanlı Devleti, ülkesinin her tarafında silah teslim edilmiş değildi. Mütareke yapıldığı gün, Osmanlı ordusu hala savunma ve direnmeye yetenekli bir durumdaydı. Ve bu sayede de, az çok şerefli bir ateşkesi elde etti. İstanbul'da, acemi ve ulus ve vatanını koruma çabasında olmayan birkaç kişinin yaygarasını, hor görülme ve köleliği tercih eden siyasetini, bütün bir milletin ruh ve vicdanının ifadesi olarak kabul etmek mümkün olmaz.

Nitekim Osmanlı milleti de gerçek ve samimi ruh ve vicdanı ortaya koyma zorunluluğunu duyar duymaz, bu uğursuz sesler de yetkili mercilerdeki yerlerinden çekilmişlerdir.

Ateşkes koşulları dışında yapılan işgalleri millet tanımamıştır ve tanıyamaz.

Bunun sorumluluğu, Türkiye'nin çökmüş enkazı üzerinde kendilerine ve kin ve intikamlarına birer tahmin kürsüsü kurmak isteyen birkaç kozmopolite aittir. Ve bu mesuliyet aranacaktır. Dolayısıyla sınırlarımız, bir taraftan ateşkese ve barışa esas olan ilkelere ve diğer taraftan da, ateşkes sırasında elimizde bulunan silaha ve savunma kabiliyetine dayanmak suretiyle çok kuvvetli ve hiçbir fedakarlığa dayanamayacak kadar kesindir. Bu sınırı, Sivas Kongresi kararları, birinci maddesiyle şöyle tayin ediyor:

" Osmanlı Devleti ile İtilaf devletleri arasında yapılan ateşkes anlaşmasının imza olunduğu 30 Ekim 1918 tarihindeki sınır dahilinde kalan ve her noktasında çoğunluğu İslam teşkil eden Osmanlı memleketi kısımları birbirinden ve Osmanlı camiasından ayrılamaz ve bölünemez bir bütündür. Bütün İslam unsurlar, birbirine karşı karşılıklı saygı ve fedakarlık hissiyle dolu ve ırki ve toplumsal vaziyetine ve çevre şartlarına uyan öz kardeştirler."

Bu sınır, harita üzerinde, İskenderun'un güneyinde, Halep'in kuzeyinden ve Haleple Katma arasından geçerek Cerablus Köprüsünü, Deyrizoru ve Süleymaniye sancağını bizde bırakan bir hattır ki; bu hattın güneyinde dil, uygarlık ve yaşam biçimi, Araptır.

Terk edilen arazi üzerinde, bir nevi manevi egemenliği tasdik ettirterek, buna karşılık fedakarlıklar yapmak ise, büsbütün sakat tedbirlerdir. Bunda etken olan başlıca iki düşünce olabilir; Bu memleketlerin herhangi bir fırsattan istifade ederek gelecekte geri alınmasını mümkün kılacak açık bir kapı bırakmak; yahut kamuoyunu ve ulusu mümkün olduğu kadar az fedakarlık yapıldığına ikna ederek aldatmak...

Bu düşüncelerin her ikisi de çürüktür ve bu yüzyılın düşüncesi değildir. Devletleri ve milletleri gelecekte kendisine en yakın olanlarla birleştirecek olan şey, uygarlıktır... Bu hususta başka etken tanımak bu yüzyılın düşünce biçimine yakışmaz.

Özellikle başka bir devletin eline terk edilen arazide, o devletle yapılacak sözleşmenin bir gereği olarak manevi egemenlikten vazgeçmek, gerektiğinde o yabancı devlete karşı terk edilen memleketlerde meydana gelen hoşnutsuzluk ve isyanları gidermek için bir nevi yardımı da üstlenmek anlamına gelir.

Bizim manevi egemenliğimiz, mesela vaktiyle Kudüste Avusturya'nın hakimiyetine benzer bir egemenlik değildir. Hilafet makamının manevi egemenliği, esasen bütün İslam milletleri ve memleketleri üzerinde, vicdan ve imana dayanan bir egemenliktir ki, siyasi düzlemde oluşturulan sözleşmeler yolu ile teyit edilme ihtiyacının çok üzerinde bir anlam taşımaktadır. Ve bu egemenliği ortadan kaldıracak hiçbir kuvvet yoktur. Yalnız hilafet koşullarına sirayet edebilecek noksanlar onu zaafa uğratabilir. Bu noksanlıkların başında ise, himaye sistemi gibi, bağımsızlığı sınırlayacak nitelikteki uğursuz müdahaleler vardır.

Hint Müslümanlarının teşebbüsleri, Emir Faysal'ın beyanatı, Mısır ve bütün Afrika Müslümanlarının en yakın ve dolayısıyla en samimi ve en fedakar hizmetkarları olması gereken kişiler, bu gerçeğe göz yumarak ona ihanette duraksamamışlardır. Ve ne kadar övgüye değerdir ki, Anadolu bu gerçek etrafında oluşturduğu birliğiyle topyekûn savunma halindedir.

Biz kaderine gerçekten sahip bir millet sıfatıyla ve açık bir kalp ve açık bir alınla yaşadığımızı ispat etmek, ileride yaşamak için kesin olarak neye muhtaç olduğumuzu ve nihayet, ne dereceye kadar fedakârlık edebileceğimizi açık olarak tespit eylemek ve sonra da artık bu kararlığımızdan asla dönmemek taraftarıyız.

Biz; karşımızda ölüm, elimiz vicdanımızda, torunlarımızın yarın inceleyeceği tarihe ait sorumluluklar gözlerimizin önünde, sınırlarımızı muğlak ve çapraşık kombinezonlara müsait olmayacak bir kesinlikle çiziyoruz.

GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK (24 OCAK 1920)

Hakimeyet i Milliye