Hilâfet ve Diktatörlük

Partili Cumhurbaşkanlığı ya da başkanlık düzenine geçiş için yapılacak halk oylaması için geri sayım başladı. Türkiye, küresel sömürgeciliğin hedefi olmuş durumdadır. Dini, etnik ve mezhep temelinde oluşturulmuş terör örgütleri ile mücadele ederilirken, siyasi temelde bir bölünmeye ne gerek vardı ?

Önümüzdeki aylarda evetcilerin ve hayırcıların çatışmasına fazlasıyla şahit olacağız.  Bu çatışmada yürütülecek propogandanın ana çizgileri yavaş yavaş ortaya çıkmaktadır. Yandaş yazarlardan Abdurrahman Dilipak, Kanada’da katıldığı bir oturumda, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın başkan seçilmesi durumunda "hâlife" olacağını ve saraydaki odalarda "hilâfet temsilcilikleri" açılacağını söyledi. Karşı taraftan ise C.H.P. Genel Başkan Yardımcısı Tezcan, anayasa değişikliği için ”21’inci yüzyılın Türkiyesini diktatörlere teslim etmeyelim. Bu teklif ben de Cumhurbaşkanı olsam, beni de diktatör yapar” dedi.

Anlaşılan o ki, yandaş kesim ”hilâfet” özlemi taşıyan dinci kitle üzerine, karşıt kesim ise ”dikta” korkusu yaşayan laik kitleler üzerine oynayarak seçim propogandasını sürdürecek. Bu tartışmalar tek parti düzeni kuruluyor ya da daha hızlı karar almamız gerekiyor savları kullanılarak genişletilecektir. Peki diktatörlük ya da hilâfet ne anlama gelmektedir ?

Günümüzde diktatörlük, muhâlefe partileri yasaklayan, ifade özgürlüğünü engelleyen ve seçimin olmadığı ya da seçimin tek parti içinde yapıldığı düzenlere denir. Türkiye’de diktatörlüğün olduğunu iddia etmek aşırı bir yakıştırma olur. Türkiye’de seçim vardır, hiç bir ülkede olmadığı kadar parti vardır. Sosyal medya kullanımı açıktır, muhâlif ve tarafsız kanallar ve dergiler vardır. Evet bazı kanallar kapatılmıştır ama bu kapatılan kanalların FETÖ ve PKK bağlantısı göz önüne alınmalıdır. Hiçbir demokratik ülkede bu tür kanalların var olmayacağının altını çizmemiz gerekir. Amerika’da El Kaide kanalı ya da Teksas ayrılıkçılarının kanalı olmayacağı gibi Türkiye’de bu tür kanalların var olması, baştan yapılmış bir hataydı.

Siyâsiler, "diktatör" sözünü kullanırken çok dikkatli olmalıdır. Başkanlık anayasasına karşı olalım ve muhâlefet edelim ama bunu yaparken sözlerimizi seçerek kullanmak zorundayız. Çünkü "diktatörlük" sözü, Batı ülkelerinin hedefindeki ülkelere karşı kullandığı yıkıcı bir silahtır.

Saddam Hüseyin’e diktatör demişlerdir, Batı toplumlarında bu algı üzerinden kamuoyu oluşturuldu ve toplumlara Saddam nefreti salındı. Hatta Saddam’ın Hitler’in gizli çocuğu olduğu yolunda saftatalar yayıldı. Sonrasında yaşananlar mâlum.Irak’a sözüm ona demokrasi  getirdiler. Demokrasi adına gelen; katliamlar, kaynaklara el konulması, yağmalama ve ülkenin bölünmesidir. Aynı yöntemi Kaddafi için uygulamışlardır. Kaddafi’nin özel yaşamına kadar iftirâlar atılmıştır. Ertesinde olan olmuştur, Libya üçe bölünmüş, kaynaklarına hatta yurtdışındaki paralarına demokrasi getirme faturası olarak el konulmuştur. Şimdi ise  günde onlarca kişi birbirini öldürmektedir ama haber bile yapılmamaktadır. Bağdat'ın simgelerinden olan Saddam heykeli yıkan Kadim Şerif Hasan al-Jaburi’nin olaydan 13 yıl sonra dediklerinden tüm halkımız ders almalıdır, "Acı ve utanç hissediyorum. Kendime soruyorum, neden o heykeli yıktım? Onu geri kaldırır ve tekrar dikerdim. Ama beni öldürürler diye korkuyorum.Bir Saddam gitti ama şimdi binlercesi geldi" demiştir.

Bu haberi okuyunca Atatürk’ün şu sözleri aklıma geldi :

"...Oysa güç ve kuvvet, Türkiye'de ve Türkiye halkında olan gelimse cevherine, zehirli ve yakıcı bir sıvı katmıştır. Bunun etkisi altında kalarak, milletin en çok da yöneticilerin artık durumu düzeltmek, hayat bulmak, insan olmak için, mutlaka Avrupa'dan nasihat almak, bütün işleri Avrupanın emellerine uygun yürütmek, bütün dersleri Avrupa'dan almak gibi birtakım zihniyetler ortaya çıktı. Oysa hangi istiklâl vardır ki yabancıların nasihâtleriyle, yabancıların planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir. Tarihte, böyle bir olay yaratmaya kalkışanlar, zehirli sonuçlarla karsılaşmışlardır. İste Türkiye de, bu yanlış zihniyetle sakat olan bazı yöneticiler yüzünden, her saat, her gün, her yüzyıl, biraz daha çok gerilemiş, daha çok düşmüştür. "

Evet Atatürk’ün bu saptaması o kadar doğrudur ki... Bir kişi Avrupa’nın emellerine uyuyorsa el üstünde tutulur. Çıkarlarına karşı işler yapıyorsa diktatör olur. Bu bağlamda Suudi Arabistan, Katar ve Kuveyt gibi demokrasinin adı olmayan ülkelerin şeyhlerine diktatör denmez. Fakat yabancılara kaynaklarını devretmeyen ve sömürgeci beyazların elindeki toprakları alıp, o toprakların gerçek sahibi olan halkına dağıtan Zimbabve Devlet Başkanı Robert Mugabe’ye diktatör denir. Bir başka örnek olarak Eritre Devlet Başkanı Isaias Afeverki gösterebilir. Afeverki, Çin ve Rusya ile yakınlaşması sonucunda diktatör olarak yaftalanmaya başlanmıştır.

Benzer bir durum Erdoğan için de söz konusudur. Avrupa basını 2013 yılına kadar Erdoğan’ı göklere çıkarırken, FETÖ, PKK ve oluşturulmak istenilen PKK-ABD koridoruna karşı mücadeleye girişilmesi ve Rusya ile yakınlaşmamız sonucunda; Erdoğan, kötü adam olmuştur. Erdoğan’ın Batı tarafından hedef alınmış olması, onun şahsında Türkiye’nin hedef alınması anlamına gelmektedir. Bu sebepledir ki en az muhâlefet kadar AKP de dikkâtli olmalı ve halkı bölecek söylem ve eylemlerden kaçınmalıdır. Bu noktada halkı duygu olarak bölen bu anayasa değişikliğinden acilen vaz geçilmelidir.

Hilâfeti ele alırsak? Arapça’da "sonradan gelen" ya da "yerine geçen" anlamına gelen "hilâf" sözünden türemiş bir sözcüktür. Hz. Muhammed’in ölümü sonrasında İslam Devleti’nin başına gelen kişi anlamında kullanılmıştır. Hz. Muhammed sonrası, dört halife dönemi yaşanmış ve daha sonra hilâfet Muaviye ile birlikte saltanata dönüşmüştür. Dini anlam yüklenen bu ünvân aslında tamamen siyâsi bir makamdır. Çünkü peygamberler Allah tarafından seçilmiş biridir ve Allah tarafından seçilen birinin kullar tarafından atanan bir temsilcisi olamaz. Hilâfet ile güdülen asıl amaç, kitleleri din üzerinden daha kolay yönetebilmektir. Çünkü Allah’ın yer yüzündeki temsilcisi olarak peygamber kabul edilmiştir.Peygamberin temsilcisi olarak hâlifeyi ilan edilmek suretiyle, hâlife dolaylı yoldan Allah’ın temsilcisi ilan edilmektedir. Böylece, hâlifenin buyruklarına tanrısal değer yüklenmekte ve kitleleri hârekete geçirmek kolaylaştırılmaktadır.

Allah katından olmayan bir yetkiyi, Allah adına bir kişinin kullanıyor olması aslen şirktir. Belki de sırf bu sebepledir ki, hilâfete sahip olan devletler gerilemiş ve yok olmuştur. Osmanlı Devleti her açıdan gelişmiş bir devlet iken hilâfetin gelmesi ile önce duraklamış, sonra gerileme başlamış ve sonunda da çökmüştür.

İşte bu sebepledir ki Atatürk şu târihi saptamada bulunmuştur:

"Tarihimizin en mutlu dönemi hükümdârımızın halife olmadıkları zamandır"

Hilâfet, Dilipak’ın yaptığı gibi ucuz bir siyâsi malzeme olarak kullanılacak bir kavram değildir. Bugün kitlelere evet oyu verdirmek için kullanılan bir söylem, yarın milletin başına bela olabilir. Küçük siyasi kaygılarla büyük sorunların tohumları ekilmemelidir. Unutulmamalıdır ki hilâfet özlemi taşıyan kimselerin İslam anlayışı, İslam’ın akıla, bilime ve gelişmeye en kapalı yorumlarından biridir. Hilâfet Osmanlısı’nın içinde bulunduğu çürümüş yapıyı gören milli ve dindâr aydınımız Mehmet Akif Ersoy, sorunun çaresini şu dizelerinde belirtmiştir :

Doğrudan Doğruya Kur'an'dan Alıp İlhamı,

Asrın İdrakine Söyletmeliyiz İslam'ı

Türkiye, Batı ittifâkından kopmakta ve yeni çıkış yolları aramaktadır. Bu süreçte başımıza binbir bela salınmışken, en çok gereksinim duyduğumuz şey milli birlik ve toplumcul dayanışmadır. Bu nedenledir ki içerde bölünmelere yol açacak her türlü eylemden kaçınmak, yapılması gereken milli fedakârlıklardandır.

 

18.1.2017

Kürşat Yılmaz