Muaviye'ye hazret denir mi?

Haber Türk’te yayınlanan Öteki Gündem izlencesinde Cansu Canan'ın bu haftaki konuğu, Sanat Tarihçisi Talha Uğurluel idi. Bir sanat tarihçisi ünvanını bırakıp din alimi rolüne bürünen Uğurluel sürekli olarak ve ısrarla Muaviye’ye hazret demek yoluyla, Muaviye’ye saygınlık kazandırmak gayretine girdi.  Hazret aslen huzurda olan anlamına gelse de günümüz kullanımda hazret sözü dini saygınlık anlamı taşımaktadır. Katılımcı arkadaşın Muaviye’yi savunma gerekçeleri ise bildik ezberlerden başka birşey değildi. Demek ki birileri Muaviye’nin ruhunu bu topraklarda diriltmiş ki, yeniden onu savunabilen insanlar ortaya çıkmıştır. Bu üzücü durum karşısında Yüce Muhammed’e bağlılık bizlere; Muaviye konusundan halkı yeniden aydınlatmak görevi yüklemiştir.

Öncelikle Uğurluel’in kitaplarında Emevilerin yaptıkları zulümlere değinmesinin olumlu gördüğümü belirtmek isterim. Tabii ki tarihi gerçekler başka türlü yazılamazdı. Ne var ki Emevilerin yaptıklarından bahsedip, Emevi Devleti’nin kurucusunu aklamak ne büyük ikilemdir. Emevi Devleti’ni hile, zulüm, baskı ve zorbalıkla kuranve yöneten Muaviye değil midir? Bu kavramların İslami ahlakla ya da herhangi bir insani değerle bağdaşır yönü var mıdır ki Muaviye hazret olabilsin.

Uğurluel , Muaviye için sahabedir demiştir. Yani sahabe sözü ile kastedilen, peygamberi gören ya da peygamberin dostu anlamına gelmektedir. Malesef bazıları önce bir sahabe kavramı uydurmuştur, daha sonra da kendi uydurdukları sahabe kapsamına istedikleri kişileri sokmuşlardır. Özellikle peygamberin meclisinde bulunan herkesi bu kapsama almak suretiyle Muaviye’yi aklama yolunu açmışlardır. İslam’da böylesine bir sahabe kavramı olmadığı gibi peygamberimizin yanına gelen kimseler arasında kâfirlerin olduğunu açıkça Maide Suresi 61. âyet belirtmektedir, âyet şöyledir: Size geldiklerinde "İnandık!" derler. Gerçekte ise küfürle girmiş, yine onunla çıkmışlardır. Neler saklıyor olduklarını Allah daha iyi bilir.

Bu âyete rağmen kendine yeni ölçü ve yeni kavramlar üretenlerin amacı ne olabilir, bunu iyi anlamak gerek. Bazıları da diyebilir ki Muaviye sahabe değildir ama iyi bir Müslümandır. Peki  soruyorum, hiç iyi bir Müslüman meşru halife olan ve peygamberimizin  “Konuşan Kuran” dediği Hazreti Ali’ye kılıç çeker mi ? Muaviye’nin tahtı için başlatmış olduğu Sıffin savaşında her yer kan gölü olmuş, 70.000 Müslüman yine Müslümanlarca öldürülmüştür. Böyle bir fitnenin sahibine hazret denir mi?

Uğurluel’in bir iddiası da Muaviye’nin peygamberimizin  vahiy katibi olduğudur. Gerçekten de Muaviye, peygamberimizin  vahiy katibliği yapmış mıdır? Hayır yapmamıştır ve yapmış olsa bu neyi değiştirirdi ki. İddia odur ki Muaviye, Ayetel Kürsü’yü yazmıştır. Ayetel Kürsi Bakara suresinin 255. âyetidir. Bu âyet Medine’de inmiştir, Muaviye ise Mekke fethedildikten sonra İslam’a geçtiğini duyurmuştur. Yani Medine’de inmiş olan bu âyeti, o dönem Mekke’de yaşayan ve henüz Müslüman olmamış Muaviye’nin yazmış olması tarihi gerçeklik  ile çelişen bir iddiadır.

Kuran’da bir âyet vardır ki dinin siyasi kaygılarından uzak birçok âlime göre bu âyet, Ebu Sufyan ve soyunu işaret etmektedir. Bahsettiğim  âyet İsra suresi 60. âyet tir ve bu âyet  şöyledir :

Hani, sana: "Rabbin, insanları çepeçevre kuşatmıştır." demiştik. Sana gösterdiğimiz o rüyayı da Kur'an'da lanetlenmiş bulunan o ağacı/soyu da insanları sınamak dışında bir sebeple göndermedik. Biz onları korkutuyoruz ama bu onların kudurganlığını artırmaktan başka bir katkı sağlamıyor.

Bahsi geçen âyetin Peygamberimizin görmüş olduğu şu düşten ötürü indirildiğine inanılır. Ehlibeyt kaynaklarının dışında Ehlisünnet kaynaklarının da onayladığı düş hakkında şunlar aktarılmıştır.

İmam Sa’lebi, İmam Fahr-u Razi ve diğer sünni müfessirlerin de rivayet ettiğine göre:

Peygamber, “Rüyamda Ümeyye oğullarını yeryüzü minberlerinin üzerinde maymunlar gibi zıplarken gördüm. Onlar size krallar olacaklar ve siz onları kötülüklerin erbabı bulacaksınız.” buyurdu.

Yani bu âyet ile o düş açıklanmış, minberlerde zıplayan maymunlar ile özelde Muaviye ve soyu daha geniş anlamda ise onlar gibi davrananlar kast edildiğini düşünüyoruz.

Doğru ile yanlış, hak ile batılın ayrılmasında  Muaviyegillerin bir sınama aracı olarak sunulması ne anlama gelmektedir? Muaviye’nin temsil ettiği olumsuz değerleri anlayarak, bu ayrımı yapabiliriz. Müslümanlar arasına fitne sokulan, dinin kan dökerek yayılma aracı olarak kullanıldığı, iktidar için cinayet ve kumpasların kurulduğu ve zenginlerin egemen olduğu bölgelerde Muaviye’nin ruhu geziyor demektir. Bunların karşıtı değerler ise İslami değerlerdir.

Şimdi herşey bir kenara, sunucu bayan ve konuğuna soruyorum: siz bir yerde valisiniz ama başbakan olmak istiyorsunuz, bu sağlamak için bir masum cana kıyar mısınız? Peki bu masum can peygamber torunu ise? Cevabınız evet ise size söyleyecek sözüm yok. Ama hayır ise Hz. Hasan’ın Muaviye tarafından zehirletilmesi olayına ne denilmeli?. Muaviye, Hz. Hasan’ın eşini kandırarak Hz. Hasan’ı zehirleterek şehit ettirmiştir. Birçok Ehlisünnet ve Ehlibeyt kaynaklarında geçtiğine göre;  Muaviye , Hz. Hasan’ın eşlerinden olan Eş’as bin Kays el Kindî’nin kızı olan Cude ile görüşüp Hz. Hasan’ı zehirletmesini sağlamak üzere görevlendirdi. Cude’ye bu hizmetine karşılık Hz. Hasan’ın ölümünden sonra varlıklı olan Yezid’le evlendirileceği vaat edildi ve peşin olarak da bin dirhem para verildi. Bu bayan mütevazi bir yaşam süren Hz. Hasan’ın yerine, zengin ve iktidar sahibi olan Yezid’i tercih etmiştir. Bütün bunları yapan birisine, bizler vicdânen hazreti diyemeyiz ama varsın isteyen hazreti desin. Ama sorumluluk sahibi bir izlence olduğunu düşündüğüm Öteki Gündem bu konulara mezhepçi bakış açısı ile yaklaşmaz ise daha uygun olurdu.

Peki , Osmanlı’nın Muaviye’ye bakışı nasıldı? Osmanlı şehzadeleri  kılıç kuşanırken şu gülbangı okurlardı: “Ey Muaviye Ümmeti ! Ey düşmanı Muhammedi ! Siz küfran-i, biz şükran-i. Siz bir taraf, biz bir taraf”. Burda açıkça hâk ile bâtılı  ayırma tavrıdır. Ne var ki Osmanlı bu gelenekten uzaklaştıkça hak ve adalet terazisi şaşmış, gerilemiş, sonuçta da çökmüştür.

Büyük Atatürk’ün Muaviye konusundaki tespitleri de oldukça önemlidir. Meclis’te yaptığı konuşmasında Hz. Ali’ye hazreti ünvanı kullanırken, Muaviye için bu ünvanı kullanmamıştır. Atatürk’ün Meclis’te yaptığı konuşma şöyledir ve bizim için bir sanat tarihçisinin saptamalarından çok daha önemlidir :

“Efendiler! Gerçek âlimler İle dine eziyet eden âlimlerin birbirlerine karıştırılması Emeviler zamanında başlamıştır. Hz. Peygamber’in saadetti zamanında da Peygamberimizin Dünya’dan göçmesinden sonra onun ışığıyla selamet bulan ve doğru yola giden, gerçek paklık, kalpten hürmet ve yüce bir saygı vardı.”

“Ta ki Muaviye ile Hz. Ali karşı karşıya geldiler. Sıffin olayında Muaviye’nin askerleri Kur’an-ı mızraklarına diktiler ve Hz. Ali’nin ordusunda böylece kararsızlık ve zayıflık oluşturdular, işte o zaman dine bozgunculuk ve Müslümanlar arasına nefret girdi.”

“O zaman hak olan Kur’an haksızlığı kabule araç yapıldı. En zorba hükümdarlardan olan Muaviye’nin nasıl bir hile ile hilafet sıfatını takındığını biliyorsunuz. Ondan sonra bütün istibdatçı hükümdarlar hep dini alet edindiler. İstibdat ve ihtiraslarını desteklemek için hep ulema sınıfına başvurdular. Gerçek ulema, dini bütün âlimler hiç bir zaman bu zorba hükümdarlara boyun eğmediler. Onların emirlerini dinlemediler, tehditlerinden korkmadılar.”

Buradan söylüyorum, bu vesileyle herkese açık açık duyuruyorum; eğer Muaviye ve dini saltanata çeviren yoldaşlarıyla Hz. Ali arasında bir tercih hakkımız olursa, kesinlikle ve istisnasız Hazreti Ali’yi tercih edeceğimizi herkes bilmeli ve kafasına sokmalıdır. Allah bizim gibi düşünenleri; Hz. Ali ile, Muaviye’ye hazreti diyenleri ise Muaviye ile haşr etsin diyoruz, amin diyebiliyorlar ise ne ala.

Kürşat Yılmaz

21.2.2017