Anasayfa arrow Siyasi Dosyalar
 
   
Türkçülüğün Esasları
Türkçülüğün Özü
A) Dilde Türkçülük
B) Sanatta Türkçülük
C) Ahlaki Türkçülük
D) Hukukta Türkçülük
E) Dinde Türkçülük
F) İktisatta Türkçülük
G) Siyasette Türkçülük
H) Felsefede Türkçülük
Büyük Türkçülerden
Türkçülerden Özlü Sözler
Genel İçerik
Marşlarımız
Görsellikler
Türk Dünyası Ezgileri 1
Türk Dünyası Ezgileri 2
Türkçülük Hakkında
Tüm Dosyalar
Tüm Yazarlar
Edebiyat
Makaleler
Tepkisiz Kalma
Ağelini Öneriniz
Belge Resim

Bilgilendirme
Türküler
Görsellik
Kitap Önerileri
Büyük Türkçüler
Büyük Türkçülerden
Azınlık veya Özerk Türkler
Nutuk
Duyurular
Özlü Sözler
Yorumsuz Resimler
Siyasi Dosyalar

  :: TSK'dan ABD-İsrail Koridoru'na balyoz
  :: Emperyalizmin Tetikçileri
  :: Komünistlerin Atatürk karşıtlığı
  :: Rockefeller'den yüzyılın itirafı
  :: Ayrılma bildirisi ve Sevr
  :: İstanbul Barosu’ndan yapılan 14 maddelik açıklama
  :: Öz Yurdunda Köleleşen Türk
  :: IŞİD – ABD ilişkisinin delilleri
  :: Barzani ve Erdoğan
  :: İran Türkleri Hapislerde
  :: Hitler’in Müftüsü Hacı Emin El Hüseyni
  :: Seçsis Neden Türkiye'de Kullanılıyor?
  :: Irak’ın 16. Tugayı Peşmergeye katıldı!
  :: Türker Ertürk , ABD tertiplerini ve ABD işbirlikçilerini açıklıyor.
  :: Hava Kuvvetlerinde Tasfiye
  :: Esad'ın Ulusal Kanal Söyleşisi
Türkçe
Türkçe Adlar
Türkçe İzgileri
Hayvan Adları
Türkçe Terimler
Göktürk Yazıtları
Kuş Adları Derlemesi
Türkçe Adlar Sözlüğü
Kazakistan Türkçesi Sözlüğü
Azerbaycan Türkçesi Sözlüğü
Dosyalar
Siyasi Dosyalar
Tarihi Dosyalar
Görüntüler
Dini Dosyalar
Belge Resim
Bilimsel Dosyalar
Atatürk
Eserleri
Makaleleri
Özlü Sözleri
Atatürk Dosyaları
İletişim
 

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

İlgili İçerikler
Siyasi Dosyalar


Sayın Gülerce, Sayın Tezcan;

PDF Yazdır Ağhesabı

Osman OKTAY

Allah rızası için bu yazımı sonuna kadar okuyun. Okumazsanız Sizi Cenab-ı Allah’a havale ediyorum…

            Sayın Gülerce, sizin, “Hükümet Sıkıyönetime Zorlanamaz” ve Ahmet Tezcan’ın, “Açık Konuş Beyefendi Bu İş Kaça Biter” başlıklı yazılarınızı okudum ve açıkça söylüyor ve yazıyorum ki iğrendim. İkinize de ve tabii ki gazetenize yazıklar olsun.

            İşinize geldiği zaman “Demokrasi” havarisi kesileceksiniz, işinize gelmediği zaman demokratik hakkını kullanmaya kalkanlara yapmadığınız hakaret kalmayacak. Hani halk arasında bir söz vardır; “İslam’ın şartı beştir, altıncısı da haddini bilmektir” diye… Siz biraz palazlanınca dini imanı unuttunuz ona buna hakaret etmeyi, iftira atmayı sanat haline getirdiniz. Gazeteniz ve televizyonunuz adeta lağım çukuruna döndü, dedikodu gazetelerini geçtiniz de gıybet bataklığında yüzmeye çalışıyorsunuz.

            İşin başlarında size ve hareketinize şöyle veya böyle destek olmuştum. Oğlum, “Işık evler” dediğiniz evlerde kaldı. Bir gün kaldıkları eve eşya götürmek için Ankara’dan çıkıp eşimle birlikte İstanbul’a varmıştık. Baktık ki kapılarının önünde 7 Zaman Gazetesi. Evde 7 öğrenci kalıyor, 7’si de aynı gazeteye abone… İşte o zaman bende şafak attı ve insanları nasıl sömürdüğünüzü anladım. Belki istisnadır diye ümit ediyordum, tetkiklerim sonucu öyle olmadığını anladım. Başka evlerde de aynı durum söz konusu idi. Sonra bu iş ayyuka çıkınca belki vazgeçildi ama işin özü değişmedi. Belk aynı eve 6 – 7 gazete girmedi ama aileler, tanıdıklar abone ettirilmeye başlandı. Yani yine örenciler ve aileleri sömürülüyordu. Mesela bizler kendimiz abone olmadığımız halde bakıyoruz, kapımızda Sızıntı Dergisi ya da Zaman Gazetesi vs. Getiren dağıtıcıya ya da büroya söylüyoruz, “Siz abonesiniz” diyorlar. Evet, isteğimiz dışında aboneyiz, bizzat parasını vermediğimiz halde oğlumuz, kızımız tarafından abone edilmişiz. Yani, parasını yine biz veriyoruz. Bunları inkâr edemezsiniz, çünkü yaşadık. Bu uygulama halen belki başka numaralarla devam ediyor. Görünüşte aboneniz çok… Ama sabahları, hatta öğleleri, hatta akşamüstleri apartmanların posta kutularında hala Zaman Gazetesi duruyor. Kendi rızası ile isteyerek abone olan kişi sabah ilk olarak gazete gelmiş mi gelmemiş mi diye bakar. Zoraki olunca da işte böyle, “adam sen de” der geçer…

            Şimdi gelelim sadede…

            Devlet kadrolarından pay alıyoruz, her yere, her kuruma yerleşiyoruz diye bazı şeyleri görmezden gelemez ve sineye çekemezsiniz…

 Bana söyler misiniz Sayın Gülerce, siz Milli Mücadele Birliği’ne ne amaçla girmiştiniz? Adı üstünde işte, devletin ve milletin bütünlüğü için değil mi? Peki, “Türkiye’de 36 etnik grup var” diye bas bas bağırıp duran bir siyasi lider Allah lillah aşkına hangi birliği sağlayacak? İşte meyvelerini görüyoruz; uyuyan yılan uyandırıldı, delinin aklına taş getirildi, ok yaydan çıktı, macun tüpten taştı… Ne derseniz deyiniz..  Canımdan çok sevdiğim Kürt kökenli arkadaşlarım, dostlarım vardı. İş yaptıracağım zaman onlara yaptırıyordum. İyi idiler, dürüsttüler. Yine öyleler ama araya fitne sokuldu, siz de yazılarınızla, yayınlarınızla buna çanak tuttunuz. Şimdi mesafeli duruyorlar, haliyle bu durum bana da yansıyor. 

Siz şu “açılım” denen herzenin sadra şifa olacağına gerçekten inanıyorsanız, kusura bakmayın bunca ömrü boşa geçirmiş, bu kadar mürekkebi boşa yalamışsınız, PKK’nın niyetini anlayamamış, ABD’nin, AB’nin düşüncelerini, planlarını okuyamamışsınız. Şimdiye kadar Kürt asıllı vatandaşlarımız milletvekili mi olamadılar, Bakan, Meclis Başkanı, hatta Cumhurbaşkanı mı olamadılar? Bürokraside en hassas yerlerde Kürt, Çerkez, Gürcü asıllı kardeşlerimiz yok mu? İşte, kan içicileri törenlerle Habur’dan içeri aldık, devletin hâkimini, savcısını, üst düzey bürokratlarını ayaklarına yolladık. Üstelik adamlar taviz vermediler. Üniformalarıyla geldiler, yetkililerimiz aldırmadı, sizlerden ses çıkmadı. “Biz Apo’nun emriyle geldik” dediler, kılınız kıpırdamadı. “Etkin Pişmanlık Yasası”ndan faydalanmanın şartları vardı, hiçbirini yerine getirmediler, “Bu nasıl iş?” diye sormadınız.  “Teröre bulaşmadılar” safsatası uyduruldu, görmezden geldiniz. Teröre bulaşmadılarsa dağda işleri neydi? Hangi silahlarla hangi masum insanların ve Mehmetçiklerin canlarına kıydıklarını ya da kıymadıklarını bilen var mı? Hiçbir şey yapmadılarsa yardım ve yataklık da mı yapmadılar? Bunları nasıl görmezden gelir, nasıl sineye çekebilirsiniz?

Bütün bunlar yetmezmiş gibi MHP’nin yapacağı “Bin Yıllık Kardeşliği Yaşamak ve Yaşatmak” konulu mitinge katılınmamasını istiyor, üstüne üstlük aba altından sopa göstererek “Hükümet Sıkıyönetime Zorlanamaz” diyorsunuz. Muhabirleriniz, yazarlarınız, kameramanlarınız İnşallah 13 Aralık’ta Ankara’da yapılan mitinge katılmışlardır da objektif ve sansürsüz olarak verirler, verdirirsiniz. Çünkü bu konuda sicilli olduğunuzu, burada isimlerini vermek istemediğim, sizin ve camianızın yakından tanıdığı iki muhterem zattan dolayı biliyorum ve diyorum ki; Keşke siz de mitinge katılsaydınız da Devlet Bey’deki o ciddi devlet adamlığını bir de yakından görüp toplantıya katılan on binleri sükûnete davet edişini dinledikten sonra “Yahu biz ne yapıyoruz?” diye kendinizle hesaplaşsaydınız! Ben katıldım ve konuşmayı dinledikten sonra, yukarıda aramızda mesafeler oluşmaya başladığını söylediğim Kürt asıllı dostlarımla gidip kucaklaşmak istedim. Sizin gibi ağırbaşlı ve mutedil zannettiğimiz birine şu cümleler yakışıyor mu Sayın Gülerce? Allah aşkına yazdıklarınıza inanıyor musunuz? Böyle iftiralar, böyle suizanlar bir Müslüman’a yakışır mı? “Zan’dan çokça sakının Zira zannın bir kısmı haramdır” diyen ilahi hükmü size ben öğretecek değilim. Öyleyse yazınızdaki şu cümleler ne?

"Cumhuriyet mitingleri, bu defa MHP'ye mi ihale ediliyor?" sorusu kaçınılmaz oluyor. Benim tahminim, MHP'nin pazar günkü mitingine en büyük desteği CHP örgütleri ve ulusalcı kesimler verecektir.

İçinden geçtiğimiz sıkıntılı günlerde, MHP yöneticilerini ciddi bir sınav bekliyor....”

Aman Allahım! Bu MHP’lilerin ne bitmez tükenmez sınavları varmış böyle? Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, Başörtüsü konusunda, işte şimdi gündemde olan Katsayı konusunda her türlü sınavı verdi, veriyor. Devletin ve milletin yararına olan her işte üzerine düşeni yapıyor ve tabir yerinde ise mum gibi eriyor ama yine de “Müslümanız” diye geçinenlere yaranamıyor. Bu kesimler solcularla, tescilli komünistlerle, Hristiyan ve Yahudilerle, hatta ve hatta ateistlerle işbirliği yaparken, onlara köşeler verip diyalog toplantılarında konuştururken sınav yok ama MHP’lilerin, ülkücülerin her adımlarında sınav var. Olmalı, olacak tabii. Ama bir de önünüze baksanız, biraz da kendi bahçenizi gözden geçirseniz. Devekuşu misali kuma soktuğunuz başlarınızı çıkarıp etrafınızı kolaçan etseniz, at gözlüklerinizi çıkarıp haksız kazanç elde eden “Müslüman”lara ve cemaat mensuplarınıza da şöyle bir dokunsanız diyorum ama nerde ve kimlere söylüyorum? Varsa yoksa vur abalıya!

İşte Tandoğan mitingi yapıldı, Ne CHP’li vardı, ne de ulusalcı. Ne bir cam kırıldı ne çerçeve indirildi, ne kaldırım taşı söküldü, ne de esnaf perişan oldu. Akıllı uslu, vakarlı, örnek bir miting düzenlendi. Ama siz daha mitingden bir iki gün önce öyle suizanlarda bulunma cür’etini gösterdiğinize göre mutlaka o koca meydana sığmayıp bulvarlara, sokaklara taşan kalabalık arasından da hayallerinize göre tespitler yapıp kurgulayabilirsiniz. Öyle ya, elinizde kaleminiz, ne yazsanız yayınlayacak gazeteniz ve ne söylerseniz yansıtacak televizyonunuz var. Yazık, yazık, yazık… Cenab-ı Allah İnşallah bu suizanlarınızın hesabını soracaktır.

Gelelim Ahmet Tezcan’ın yazısına…

Bir yazar bu kadar küçülemez, böyle hayalperest, böyle iftiracı olamaz ve böyle kin kusamaz: “Açık konuş beyefendi, en son kaça biter bu iş?” Yazık, çok yazık. Sonra yazdıklarına bakın hele… Bir şehit babasının, “Bitsin artık bu manasız savaş…” demesinden yola çıkarak  lafı nereye getiriyor:

“…Fakat karşınıza çıka çıka, partisinin liderliğini, seçimde aldığı oyların cami avlularına konulan şehit tabutlarının sayısıyla doğru orantılı olmasına borçlu bulunan zatın merhamete set kuran çehresi ve haykırışı çıkıyor:
"Bu şartlar altında demokratik açılımdan söz etmek ihanettir!"
İşte o zaman kainatın tepesinden arzın en alt çukuruna muazzam bir hızla düştüğünüzü hissediyorsunuz.
Ve bağırmak istiyorsunuz:
İstediğiniz nedir? Açık söyleyin!
Düzde kaç asker ölürse siz tek başınıza iktidar olabilirsiniz?
Dağda kaç Kalaşnikoflu öldürülürse şu bölünmez vatanın gidemediğiniz bölgelerinden size oy gelir?
Güneydoğu meselesi kaç köy yakılırsa, kaç şehir boşaltılırsa, kaç aile sürgün edilirse çözüme ulaşır?
Bugüne dek 400 milyar dolar harcanmış, şehit babasının "mânâ" bulamadığı ve bulması da imkânsız görünen bu vur-kır, hır-gür için. Daha kaç milyar dolar harcanması gerekiyor söyleyin?
Cami avlusundaki her şehit ailesinin üstü başı biraz daha dökülürken, sofrasındaki ekmek, kâsesindeki yemek biraz daha azalırken birileri besleniyor bu paradan.
Birileri servetine servet katıyor.. Birileri çöpleniyor... Birileri ziftleniyor...
Birileri tabut önünde "Allahü Ekber" derken, o sabah masasına konulan son anket sonuçlarındaki oy artış oranını düşünüyor...
Bir yanda dilinde "Bitsin artık bu mânâsız savaş!" feryadı, elinde oğlunun şehadet beratı ile yüreği yangın yeri bir baba...
Öbür yanda, onun elindeki şehitlik belgesini oy pusulası olarak gören politikacı...
Cami avlularını miting alanı, al bayraklı şehit tabutlarını oy sandığına çeviren bir zihniyet!
Şehit cenazelerindeki artış ile hangi partilerin oy artışı paralellik arz ediyorsa orada yaşar bu zihniyet!
Ve yine sadece bu ülkenin siyaset meydanında görülebilir işte bu kahredici manzara!
Oy anam oy!”

Oy ki ne oy!...  Buna benzer bir cümleyi ne yazık ki Başbakan da kullanmıştı. Ahmet Tezcan sanırım bir ara Başbakan’ın Basın Danışmanı idi. Oradan etkilenmiş olmalı ki bu cümlelerle kin kusuyor.

İşte suizannın daniskası…  Ahmet Tezcan “Gazeteciyim” diye geçiniyor, siz de O’nun amiri, ağabeyi konumundasınız Sayın Gülerce… Devlet Bey’i hangi şehit cenazesinde şov yaparken görmüş. Adamcağız, istismar edilir diye törenlere bile katılmıyor. Teşkilatlarına verdiği bunca talimatı ne çabuk unutuyorsunuz? Ülkücüler ya da MHP teşkilatları hangi şehit cenazesinde taşkınlık yaptılar? “Ağzı olan konuşuyo” hesabı, gazetede bir köşesi olan her türlü iftirayı atıp her türlü suizannı yapma hakkını nereden buluyor? Siz Allah’tan korkmuyor musunuz? Bugün gazetemiz, televizyonumuz, sermayemiz var, devlette kadrolaştık da.. diye böbürlenmeyin. Sizden büyük Allah var ve elbette hesap günü gelecektir. “Vallahü Aziz’ün züntikam!” Allah intikam alıcıların en Aziz’i, en büyüğüdür, bunu unutmayın.  Allah unutmaz ve kul hakkı yiyenleri affetmez.

Kendi kendinizi hesaba çekmeniz, elinizi vicdanınıza koyarak yeniden ve baştan bir değerlendirme yapmanız dileğiyle.

13 Aralık 2009

 

Baykal'a yapılan tezgahın gayri resmi tarihi

PDF Yazdır Ağhesabı

Deniz Baykal, siyasi hayatının kuşkusuz en zor günlerini yaşıyor. 
Kendisi ve CHP’li kadın milletvekiliyle ilgili servis edilen görüntüler, Türkiye’nin bir numaralı gündem maddesi durumunda.
CHP kulislerinde, gizli kamerayla gerçekleştirilen bu komplonun 8 yıl öncesine dayandığı konuşuluyor. 
Buna göre; komplonun yapılış tarihi, 2002 yılını işaret ediyor. 
Peki, 2002 yılında Türkiye neyi tartışıyordu?
Gelin, filmi Baykal’a yapılan komplonun tarihine, yani 2002 yılına saralım. 
Bakalım, karşımıza neler çıkacak…

KARGOYLA YOLLANAN SEKS KASETİ

Tarih: 2002 Mayıs’ının ayının son günleri…
DGM Cumhuriyet Savcısı Nuh Mete Yüksel
’in evine bir paket gönderildi. 
Paketin içinde bir adet VHS video kaseti vardı.
Nuh Mete Yüksel, paketi aldığı anda telefonu çaldı. Arayan kişi; kaseti gönderenlerden biriydi. Kasetin içeriğini belirtti ve Savcı Yüksel’den izlemesini istedi. Daha sonra tekrar arayacağını, söyleyip kapatmak isterken; Nuh Mete Yüksel bağırmaya başladı:
Beni yolumdan kimse çeviremez.
Telefon kapandı.

O kasette bulunan 4 dakika 52 saniye uzunluğundaki görüntüler, gizli kamerayla çekilmişti. 
Savcı Nuh Mete Yüksel birkaç gün sonra şu açıklamayı yaptı:

“İçinde gizli kamera görüntülerim olduğu söylenen bir kaset gönderildi bana. Bir odada gizli kamerayla çekilmiş. Bir hanımla görülüyorum. Hanımın görüntüsü de montaj. O kadar ustalıkla yapmışlar ki, bilgisayar ortamında, ben bile şaşırdım.Hemen inceleme yaptırdım. Laboratuar çalışmasıyla montaj olduğu ortaya çıktı. Bu şantajcıların yapmak istedikleri beni durdurabilmek. Bu kaseti izlediğimde ben dahi şaşırdım. Çünkü kasetteki kişi bana benziyordu. Bir kadınla ilişkisi var kasetteki kişinin.”

İzleyen günlerde...
Nuh Mete Yüksel’in telefonu bir daha çaldı. 
Arayanlar, yine kaseti gönderenlerdi. 
Savcı Yüksel’i şu sözlerle tehdit ettiler: 
Senin sesin çok çıkıyor. Bizim istediklerimizi yapacaksın. Yoksa bu kaseti televizyonlarda yayımlatacağız. Senden para istemiyoruz. Günün yaklaşıyor, o gün geldiğinde sana, gerekeni söyleyeceğiz, sen de yapacaksın. Yoksa seni rezil edeceğiz. Savcılıktan edeceğiz

Nuh Mete Yüksel, hukuk savaşını başlattı. 
Jandarma Genel Komutanlığı Kriminal Daire Başkanlığı, hazırladığı raporda kasetin montaj olduğunu açıkladı. 
Kasetteki görüntülerin medyada yer almasına mahkemece yasak getirildi. 
Bu arada Nuh Mete Yüksel hakkında da Adalet Bakanlığı tarafından soruşturma açıldı. 
Soruşturma sonucunda; Yüksel hakkında ‘kınama’ ve ‘yer değiştirme’ cezası verildi. Sonuçta Savcı Yüksel, Ankara DGM Cumhuriyet Savcılığı görevinden alınarak, Ankara Cumhuriyet Savcılığı görevine getirildi.

Buraya bir virgül koyalım ve biraz daha geriye gidelim…

ÇEV’E GİREN AJAN VE GİZLİ ÇEKİM

Tarih: 4 Mayıs 2002
Saat: 23.00
Işık TV
’de, “Özel Haber” başlığı altında bir program yayınlandı. 
Yayınlanan görüntülerde; Çağdaş Eğitim Vakfı (ÇEV) Başkanı Gülseven Yaşer’in bir kişiyle yaptığı görüşme vardı. 
Görüntüler gizli kamerayla çekilmişti. 
ÇEV Başkanı’nın görüştüğü kişi ise, vakfa “yardım amaçlı” giren ve “ajan” olduğu sonradan anlaşılan bir polisti. 
Gizli çekimleri kendisi yapmış ve o görüntüler montajlanıp televizyon kanallarına servis edilmişti. 
STV, Kanal 7 ve Zaman o günlerde bu olaya genişçe yer verdiler. 
Yayınlanan görüntülerde, ÇEV’in PKK’lı öğrencilere burs verdiği algısı oluşturulmaya çalışılıyordu. 
Bunun yalan olduğu sonradan kanıtlandı.
Ancak…

3 Haziran 2002 günü ÇEV binasında polis tarafından arama yapıldı. 
Ve aramada bir kaset “ortaya çıktı.”
O kaset, Savcı Nuh Mete Yüksel’e ait olduğu ileri sürülen seks şantajı kasetiydi. 
Bakın o günlerde; Savcı Yüksel, dönemin Milliyet gazetesi yazarı Tuncay Özkan’a bu olayla ilgili neler demişti:

“Bu vakıftaki aramadan çok önce bana bu şantajı yapmak istediler. Ama daha önce Çağdaş Eğitim Vakfı’nı katarak olayın yönünü, değerlendirilmesini ve algılamasını değiştirmeye çalışıyorlar. Bunların yaptıklarını görüyoruz. Yanlarına kalmayacaktır. Bunu yapanları tek tek bulup ortaya çıkartacağım. Bu yolla etkilemeye çalıştıkları davalar yargının şaşmaz terazisinde tartılıyor. Bir Nuh Mete Yüksel’i, Çağdaş Eğitim Vakfı’nı yok etmekle ne yapacaklarını sanıyorlar. Biz gideriz Cumhuriyet’e ve Türkiye’ye sahip çıkacak başka savcılar gelir. Türk adaleti bu oyunları, şantajları boşa çıkartır, kimse merak etmesin”

Evet, bundan tam 8 yıl önce Türkiye bu olaylarla çalkalanıyordu. 
DGM Cumhuriyet Savcısı Nuh Mete Yüksel’e seks şantajı kaseti, komiser rütbeli bir polisin gizli kamera komplosu ve Savcı Yüksel kasetinin Çağdaş Eğitim Vakfı’nda “bulunması”…

FETHULLAH GÜLEN DAVASI

Peki, neden Savcı Nuh Mete Yüksel ve ÇEV?
Savcı Yüksel “Beni yolumdan kimse çeviremez” açıklamasında ne demek istiyordu?

O yıllarda Nuh Mete Yüksel, açtığı Fethullah Gülen davasıyla çok konuşulan bir isimdi. Cemaatin hedefinde olan Savcı Yüksel, tüm yıpratma kampanyalarına rağmen bu davayı ısrarla takip ediyordu. Ve içine ajan sokulan Çağdaş Eğitim Vakfı (ÇEV) ile vakıf başkanı Gülseven Yaşer de bu davanın müdahillerindendi.

Savcı Yüksel'in o süreçte, hakkında soruşturma yürüttüğü ve iddianame hazırlama safhasında olduğu isimlerden biri de Recep Tayyip Erdoğan'dı.

Yazıyı sonlandırmadan, 8 Haziran 2002 tarihli Milliyet gazetesine bir göz atalım. Tuncay Özkan, seks şantajı olayının patlak verdiği günlerde Savcı Yüksel’le görüşmesinde şöyle bir istihbaratı paylaşıyor:

Son dönemde evlere gizli kameralar koyup çekimler yapıldığını duyuyorum. Şantaj amaçlı bu çekimleri insanların özel yaşamlarını deşifre etmek için kullanıyorlar.

Evet, bu bilgi bundan tam 8 yıl öncesine ait. 
Tıpkı tüm bu olaylar gibi…
Yani, CHP Lideri Deniz Baykal’a gerçekleştirilen komplonun yapıldığı iddia edilen zamana…

Başlıkta da belirttiğimiz gibi; bu yaşananlar Baykal’a yapılan komplonun gayri resmi tarihidir.

Barış Pehlivan
Odatv.com

 

 

Banu Avar'ın Yasaklı Belgeseli

PDF Yazdır Ağhesabı
 

Danıştay Suikast Örgütü

PDF Yazdır Ağhesabı

Telefon Kayıtlarıyla Ortaya Çıktı

Danıştay Suikast Örgütü

Ergenekon dava dosyalarına giren telefon kayıtları, Danıştay suikastının arkasındaki örgütü ele verdi. Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’ndan (TİB) gönderilen görüşme dökümleri, Alparslan Arslan’ın Cumhuriyet gazetesinin bombalanması ve Danıştay suikastından önce kimlerle bağlantı içinde olduğunu ortaya koydu. İki aylık kayıtlarda, birbiriyle sürekli görüşen altı isim dikkat çekiyor: Alparslan Arslan, Süleyman Esen, Fethullah Gülen’in yeğeni Kemalettin Gülen, Hamza Öztürk, Salih Kurter ve Kurter’in yerine yetiştirdiği bilinen Salih Yaşar. Bu altı isim arasında, 1 Nisan 2006-28 Mayıs 2006 tarihleri arasında toplam 145 telefonkonuşması gerçekleşiyor. Hamza Öztürk adına kayıtlı telefonu, bu kişi mi kullanıyor, yoksa başkası mı, belli değil.

Emekli Tuğgeneral Veli Küçük’ün avukatı Zeynep Küçük, kayıtlardan yola çıkarak tespit ettiği ilişki ağını, Ergenekon davasının 144. duruşmasında anlattı.

İLK BOMBADAN İKİ GÜN ÖNCE  GÖRÜŞMELER ARTIYOR

Süleyman Esen’le Alparslan Arslan arasında, Cumhuriyet gazetesinin bombalanmasından iki gün önce, 3 Mayıs 2006′ da yoğun telefon trafiği başlıyor. 17 Nisan’dan 3 Mayıs 2006′ ya kadar sadece üç kere telefonlaşan Arslan ve Esen, 3 Mayıs’ ta yedi kere görüşüyorlar. Bu tarihten itibaren, aralarındaki telefon trafiği Alparslan Arslan’ın Danıştay saldırısı için Ankara’ya gittiği güne kadar, zaman zaman mesajlaşarak, her gün yoğun biçimde devam ediyor. Esen, Arslan’la yaptığı görüşmelerden önce ya da sonra, Ayhan Akbal adına kayıtlı telefon numarasını kullanan Salih Yaşar’la görüşüyor.

SALİH YAŞAR’DAN BAHSETMEDİLER

Salih Yaşar, Alparslan Arslan’ın da sık görüştüğü kişilerden. Ancak Alpaslan Arslan’a, Ergenekon davasında bu şahısla ilgili soru yöneltilmedi. Ayhan Akbal adına kayıtlı numarayı Yaşar’ın kullandığı Süleyman Esen’in çapraz sorgusunda ortaya çıktı. Esen’le Salih Yaşar, bir buçuk sene içinde 1460 kere görüşmüşler.

Süleyman Esen’le Alparslan Arslan’ın, sorgu ve savunmalarında Salih Yaşar adını vermekten kaçındılar. Nitekim Süleyman Esen’e 1460 kere görüştüğü kişinin kim olduğunu sorulduğunda Esen “hatırlamıyorum” diye yanıt vermişti.

Öte yandan baz istasyonu kayıtları, Alparslan Arslan Danıştay saldırısı için Ankara’ya gitmeden bir gün önce, 14 Mayıs 2006′da Arslan-Esen-Yaşar üçlüsünün Üsküdar’da buluştuklarını gösteriyor. Telefonları hemen hemen aynı saatlerde Toygarhamza baz istasyonundan sinyal veriyor.

Nitekim Alparslan Arslan’da Süleyman Esen de mahkemede verdikleri ifadelerde, 14 Mayıs’ta buluştuklarını söylemişlerdi. Ancaj ikisi de, yanlarında Salih Yaşar’ın da bulunduğundan bahsetmedi.

NEREDE OLDUKLARI GİZLENMEK Mİ İSTENİYOR

Telefon  kayıtları, görüşmelerin yapıldığı alanlarda tarafların nerelerde bulunduğunu da gösteriyor. Ancak bazı günlerde, özellikle akşam saatlerinde Alparslan Arslan, Süleyman Esen ve Salih Yaşar’ın telefonlarının hangi baz istasyonundan sinyal verdiği, TİB’in gönderdiği kayıtlarda yok. Son sinyaller ise hep Şişli, Levent ve çoğunlukla da Gültepe’den alınıyor. Bu veriden Arslan, Esen ve Yaşar’ın Salih Kunter’in Gültepe’deki evinde buluştukları anlaşılıyor. TİB’den gönderilen dökümlerde, o saatlerde nerede olduklarının yazılmamış olması, “Kurter’in evindeki buluşmalar, gizlenmek mi isteniyor?” sorusunu da beraberinde getirdi. Alparslan Arslan ve Süleyman Esen, çapraz sorgularında, Salih Kurter’in Gültepe’deki evine sıklıkla gitiklerini kabul etmişlerdi.

HAMZA ÖZTÜRK’Ü SORAN OLMADI

Alparslan Arslan’ın sıkça telefonlaştığı bir diğer kişi; Hamza Öztürk adına kayıtlı bir telefon kullanıyor. Öyle ki bu şahıs, Arslan’ın 11 Mayıs 2006′da, Cumhuriyet gazetesine üçüncü bombayı bizzat attıktan hemen sonra aradığı ikinci kişi. Arslan bombayı atar atmaz önce Salih Kunter’i, üçüncü olarak da Süleyman Esen’i arıyor; ardından Salih Kurter’in Gültepe’deki evine gidiyor.

Cumhuriyet’in bombalanmasından önce de Arslan’la Öztürl adına kayıtlı telefonu kullanan X şahıs asında telefon konuşmaları var, ancak bu görüşmeler üçüncü bombadan sonra sıklaşıyor.

Buna rağmen, Alparslan Arslan’a üç gün devam eden çapraz sorgusu boyunca Hamza  Öztürkadınıngeçtiği tek bir soru sorulmadı. Hamza Öztürk adı Danıştay davasıyla Ergenekon davasının birleştirilmesinden yaklaşık bir yıl sonra ilk kez, Av. Zeynep Küçük’ün konuşmasıyla gündeme geldi.

Şimdi, Danıştay cinayetinin gerçekleştiği 17 Mayıs 2006 sabahına dönelim. O gün Süleyman Esen ilk telefon görüşmesini Hamza Öztürk adına kayıtlı telefonu kullanan X şahıs ile yapıyor. Süleyman Esen, X’in aradığı ikinci isin. X’in saldırıdan hemen sonra ilk aradığı kişi ise Kemalettin Gülen.

Süleyman Esen, daha sonra farlı numaralardan 25 kere daha aranıyor. Esen’i X’ten sonra ilk arayanlar, Salih Kurter ve halefi Salih Yaşar.

VAKİT GAZETESİNİ ALPARSLAN’A GÜLEN VERMİŞTİ

X’in en yoğun irtibat kurduğu isim ise Fethullah Gülen’in amcasının oğlu Kemalettin Gülen. Yaklaşık iki ay içinde Kemalettin Gülen’le X arasında 20 görüşme, Alpalan’la Kemalettin Gülen arasında da beş görüşme oluyor. Cumhuriyet gazetesinin üçüncü kez bombalanmasından Danıştay Saldırısına varan beş günlük süreçte, Alparslan Arslan’ın X’le görüştükten sonra Süleyman Esen’le konuştuğu; X’in de Alparslan Aslan ve Kemalettin Gülen’le yaptığı görüşmelerin hep peş peşe yapıldığı görülüyor.

Hemen belirtelim, cinayetten üç gün önce 14 Mayıs günü Üsküdar’da gerçekleştiği anlaşılan Alparslan Arslan, Süleyman Esen, Salih Yaşar buluşması sırasında Alparslan Arslan, Kemalettin Gülen ve X’le telefonda konuşuyor.

Avukatlar, Hamza Öztürk adına kayıtlı telefonu kullanan X’in Kemalettin Gülen’le Alparslan Arslan arasında “köprü” olduğu görüşündeler.

Alparslan Arslan, 20 Ekim 2009′da yapılan çapraz sorgusunda Vakit gazetesinin Danıştay üyelerini hedef gösteren “İşte O Üyeler” başlıklı nüshasını kendisine Kemalettin Gülen’in verdiğini söylemişti. “Asıl amacım Mustafa Birden’i öldürmekti” diyen Arslan, Danıştay Başkanı Birden’in adresini ve telefon numarasını da Kemalettin Gülen’den aldığını anlatmıştı. Arslan, ülkücü olduğunu söylediği Gülen’i, “cemaatten” tanıdığını belirtmişti.

Aydınlık sayı 1188

 

Fethullahçıların rüyası Kürdistan haritası

PDF Yazdır Ağhesabı

Serap Yeşiltuna
Fethullahçıların rüyası Kürdistan haritası

Abantçılar cesareti Abdullah Gül’den alıyor

Fethullahçılar, serde nasıl bir PKKlılık yatıyormuş en son gerçekleştirilen Abant Platformu ile iyice ortaya çıkardılar. Abant Platformu 18. toplantısını, 15-16 Şubat tarihlerinde Erbil’de “barış ve geleceği birlikte aramak” sloganı ile açarak gerçekleştirdi. Demokrasi, kardeşlik, özgürlük, barış mesajlarını hiç bulaştırmadan-çünkü nerede barış söylemi varsa orada PKK vardır-toplantıda konuşulanları ve ertesinde yapılan yorumları şöyle bir üzerinden yorumlamak gerekirse, tek bir amacı ve sonucu vardı: “Kürdistan”ı kabul ettirmek!

Mümta’zer Türköne’den, Murat Belge’ye, Cengiz Çandar’dan, Emre Aköz’e, Etyen Mahçupyan’a kadar, Altan Tan, İbrahim Kalın, Bejan Matur gibi pek çok liberal “aydın”ın da yer aldığı toplantıya Türkiye’den yaklaşık 100 Fethullahçı katıldı.

Abant Platformunun ilk “Kürt Konferansı” geçtiğimiz yaz yine aynı ekip tarafından yapılmıştı. Hatırlayalım orada da iyi niyet mesajları yine havada uçuşuyordu. Kuzey Irak Kürtlerine kardeşlerimiz olarak sesleniliyor ve Kürt federe yönetimi ile her türlü dostane ilişkinin geliştirilmesi çağrısında bulunuluyordu. Fethullahçılar en üst düzey Kürtçülüğün tadına varıp adeta orada da PKK’ya ve DTP’lilere taş çıkartıyor, sonuç bildirisi sıradan bir PKK bildirisini aratmıyordu. Anadilde eğitim, öğrenim, konuşma hakkının engellenemeyeceği vurgulanıyordu.

Cengiz Çandar “Kürtlerin devleti yok, Kürt sorunun en önemli tanımı bu” derken, Ümit Fırat, Takrir-i Sükun Yasası’ndan başlayarak, her türlü Atatürk dönemi politikasını eleştiriyor, Türkiye’yi baskıcı olmakla suçluyordu.


Mümtaz'er   Türköne: Hepimiz Kürt'üz

Erbil’de gerçekleştirilen toplantı, son gün akşam yemeği yenmesi ve katılımcıların Kürt Halayı çekmeleri ile son buldu (solda). Toplantıya damga vuran sözler ise Mümtaz’er Türköne’nin “Hepimiz Kürt’üz” sözleriydi.

Mustafa Akyol ise “Bütün Türkiye Kürdistan, başkenti de İstanbul” diyerek Kürtçülüğe son noktayı koyuyordu. Evet geçtiğimiz yaz Abant Platformu böyle geçmiş, Fethullahçılar ve liberal aydınlar Kürtçülük yarıştırmıştı.

Elbette cesareti de büyük yerden alıyorlardı. Daha Mart ayında, Talabani’den sonra Abant Platformu üyelerini de Cumhurbaşkanlığı köşkünde ağırlayan Abdullah Gül, konunun tartışılmasını desteklemiş, oluru vermişti.

İlk Kürt konferansı bu cesaretle, onlar açısından iyi bir girizgah oldu, ancak Erbil’de yapılan son toplantı Fethullahçılar’da nasıl bir Kürtçülük, nasıl bir PKK’lılık olduğunu iyice ortaya koymuş, AKP-PKK rekabetinde de yeni bir dönemi başlatmıştır.

Fethullahçılar için o kadar önemli bir toplantı ki, Fethullah Gülen ilk kez bir Abant toplantısına kutlama mesajı göndererek bu buluşmanın önemini vurgulamış.

Hepiniz Kürtsünüz!

Konferansa katılanlar hem orada yaptıkları konuşmalarla, hem de sonrasında yaptıkları “cesur” yorumlarla kukla kürt devletini meşrulaştırmak için epey “akademik” çaba harcadılar. Şöyle bir bakalım.

Ali Bulaç soruyor “biz nereye geldik” diye. Çünkü kimse geldiği yerin adını koyamıyormuş. Kimi Erbil, kimi Kuzey Irak diyormuş. Fethullahçı Star gazetesinden Hadi Özışık bu durumdan şikayetçi, “her nedense geldiğimiz yerin Kürdistan olduğunu kimse söyleyemiyor” diyerek yakınıyor.

Ama Ali Bulaç cesur: “‘Kürdistan’ nedense çoğumuzun diline ağır geliyor, telaffuz etmekte güçlük çekiyoruz. Bu sefer biraz alıştığımızı zannediyorum” diyor.

Son dönemdeki üst düzey Fethullahçılığı ve AKP’liliği ile dikkati çeken eski ülkücü- tetikçi, yeni liberal Mümtaz’er Türköne ise toplantının en renkli ve cesur konuşmacılarından oluyor. Açılış konuşmasını da yapan Mümtaz’er bir nevi ev sahipliği görevini de üstleniyor:

“Türkiye’deki 72 milyon gibi ben de biraz Kürdüm. Bir Kürt gibi düşünüyor, yaşıyor ve geleceğe bakıyorum. Hepimiz Kürdüz. Herkes gerçekle yüzleşmeli… Bir Kürdistan haritası var. Bazılarının kabusu bazılarının rüyası. Herkesin gerçeklerle yüzleşmesi lazım. Kürt sorunu biraz da Erbil’in sorunu. Fakat burada yaşayan Kürtlerden fazlası Türkiye’de yaşıyor. En büyük Kürt kenti de İstanbul’dur. Türkiye büyük bir ülke. Burada yaşayan etnik unsurların birkaç katı Türkiye’de yaşıyor. Bu kardeşliğin gereğini yerine getirmek için buradayız.” diyen Mümtaz’er’in yaptığı vurgu gerçekten önemli: “Hepimiz Kürdüz!”

Evet hepsi Kürt!

Öyle ki, istisnasız toplantıya katılan herkes, “Kürdistan” sözcüğünü kullandırtmak ve kabul ettirmek için programlanmış. Türkiye’deki 72 milyonun Kürt olduğunu Mümtaz’er nereden çıkartıyordu bilmiyoruz ama, toplantıya katılan ya da “gönlü orada olan” tüm Fethullahçılar, DTP’lileri aratmayacak yorumlar yaparak ne kadar Kürt olduklarını gösteriyorlar.

Yeni Şafak yazarı Yasin Aktay: “‘sözde’ diye bahsedilen Kuzey Irak’taki Kürdistan oluşumunun başkenti Erbil’e gelince bu nitelemenin ne kadar çocukça kaçtığını fark ediyorsunuz. Erbil ve etrafındaki Kürdistan oluşumu gün gibi gerçek.” diyor.

“Kuzey Irak’ta halihazırda merkezi yönetime federatif kimliğini kabul ettirmiş ve varlığı anayasada zaten tanınan bu haliyle de merkezi yönetimle geleceğin Irak’ının nasıl şekilleneceğinin müzakerelerini yapabilen bir oluşum var. Hala bizden Kürtçe konuşabilme hakkı bekleyen birileri değil bunlar.”

Görünen o ki Fethullahçılar, DTP’lileri de aşmış. Bir yandan devlet politikasını eleştiriyor, Kürtçe yayın eğitim hakkını savunuyor, bir yandan da bizim niye “Kürdistan”ımız yok diye üzülüyorlar.

Yeni Şafak’tan Hakan Albayrak ise münasebetsiz Kürt fıkrasıyla katılıyor tartışmalara: “Erbil’de, Dohuk’ta, Selahattin’de ‘Kürdistan’ ismi hanımlar arasında çok yaygın. Bu ismi taşıyan bir kız Türkiye’ye gidiyormuş. Sınır’da Kürdistan bölge yönetimi polisi ismini sorunca göğsünü gere gere ‘Kürdistan’ demiş. Sıra Habur sınır kapısına gelince kız düşünmüş ve ismi sorulduğunda ‘Kuzey Irak’ demiş.”

Fethullahçılara özgü sığ ve anlatanı komik duruma düşüren ve tebessüm dahi ettirmeyen bu fıkra, ancak Kürçülüklerini ve Kürdistan özlemlerini dile getiriyor. Gidin oraya yerleşin diyesiniz geliyor. Kızlarınızın hepsine “Kürdistan” ismi verin, rakamlarla kodlayarak ayırın, diyecek oluyorsunuz.

Hakan Albayrak bunları düşünürken, Erbil’de poşulu cemaatle namaz kılmaya karar vermiş ve camiden çıkarken sansürsüz “Kürdistan’a hoş geldin” demiş içinden. Çünkü Kürdistan denince her şeyden önce akla din kardeşliği geliyormuş!

Ne alaka? Evet ne alaka! “Kürdistan” la din kardeşliğinin ne ilgisi var! “Kürdistan” dedikleri o bölge nasıl kuruldu onu bile bilmiyorlar. Amerika, oraya yerleşebilmek için kaç tane camiyi bombaladı, namaz kılarken kaç tane din kardeşlerini katletti hatırlamıyorlar! Aslında bal gibi biliyorlar da müslüman Türkleri “Kürdistan” a ikna etmek için böyle ucuz yöntemler bulmuşlar.

Cengiz Çandar: “TSK’dan daha etkiliyiz”

Konferansın en renkli kişiliklerinden biri de çekmeye çalıştığı Kürt halayı ile Kürtlük yarışının önde gidenlerinden dönek Cengiz Çandar oluyor.

Cengiz Çandar, “Abant platformu toplantısı için Erbil’e ayak basan üniformasız 100 Türk aydının buradaki oluşturduğu sinerjiden üreyen gücün, 700 bin üniformalı personele sahip TSK’nın Kandil Dağı üzerindeki etkisinden çok daha etkili olduğunu yerinde gözledik.” diyor.

Onun bu söylemi aklımıza TÜRKSOLU’nun “Kuzey Irak’a giren ilk Amerikan Birliğini açıklıyoruz” kapaklı 24. sayısını getirdi. 1 Mart tezkeresinden önce içinde Cengiz Çandar’ın da bulunduğu bir kısım “aydın”, Amerikan birliklerinin Türkiye’ye kabulü için hop oturup hop kalkıyordu. Tezkere reddedilince yıkılan bu çevre şimdi Amerika Irak’tan çekiliyor diye seviniyor. Türkiye’nin Kuzey Irak’a girmesine, Kandil’i bombalamasına da karşı olan ama Amerikan birliklerini Türkiye’ye davet eden bu “birlik”, şimdi Kuzey Irak’a girmenin mutluluğunu yaşıyor. Bunlar üniformasız falan da değil, üzerlerinde Amerikan üniforması, ellerinde Amerikan bayrağı ile yeni bir çıkartma yapıyorlar o kadar.

Cengiz Çandar o kadar mutlu ki, yolculukta “Kuzey Irak, Kürtlerin Piomente’si olabilir mi” başlıklı bir yazıyı okuyunca daha da seviniyor. “Piomente, merkezi Torino olan ve İtalyan milli birliğinin 1870’lerde kurulmasına öncülük eden bir merkez. Bu benzetmeden kalkarak Kuzey Irak ya da Irak Kürdistan’ı tüm Kürtler için bir çekim alanı olacak bir bağımsız Kürt devleti olabilir mi?” diye bir soru geliyormuş aklına.

İhsan Dağı ise konferansa katılamadığı için üzgün olanlardan ancak o da amacı ve sonucu kapmış: “Türkiye’nin ev ödevi kendi Kürtleri ile barışmak”mış.

Hepsinin söylediğini tek bir cümle ile özetlemek mümkün:

“Kuzey Irak ifadesi yanlış artık açıkça ‘Kürdistan’ demeliyiz.”

Hani birkaç tane daha sonuca varmak istiyoruz, başka ne konuşulmuş, ne tartışılmış, niyetleri ne olabilir diye düşünüyoruz ama toplantının başka hiçbir amacının olmadığı gün gibi ortada. Fethullah’ın da toplantıyı bu kadar önemsemesi boşuna değil.

Abant Konferansı Fethullahçıların alternatif 15 Şubat Eylemi

Toplantı aynı zamanda tarihi 15 Şubat’a yani Apo’nun yakalanışının yıl dönümüne getirilerek de PKK’nın eylemlerine alternatif olma özelliği taşıyor. PKK bir yandan tüm Türkiye’yi karıştıran eylemler yapıyor, Fethullahçılar da başka bir yandan ektikleri Kürtçülük tohumlarını yeşertmeye çalışarak, ayrı bir karışıklık çıkarıyor.

PKK’lılar Apo’ya özgürlük çığlıkları atarak her tarafı ateşe veriyor, diğer yanda da Fethullahçılar “Kürdistan” naraları atıyor. İstedikleri kadar “PKK’ya silah bıraktıracağız” gibisinden barış kokulu nutuklar atsınlar, Abantçıların yaptığı PKK’dan önce davranmak o kadar.

DTP’liler Abant toplantısını protesto ediyorlar. Davetli oldukları halde Ahmet Türk, Aysel Tuğluk, Selahattin Demirtaş gibi isimler toplantıya katılmıyor. DTP’li Sabahat Tuncel de “sorunu çözmüyor, erteliyor” diyerek eleştiriyor.

AKP’nin tüm Kürt açılımlarını eleştirdikleri, TRT Kürtçeye karşı çıktıkları gibi elbette DTP’liler bu açılımı da eleştirecekler. Ancak istemem yan cebime koy diyerek aslında izledikleri yerden sinsi sinsi gülüyorlar. Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir, “Kürtçe kanalı kabul ettirdik, Kürdistan’ı da kabul ettireceğiz” diyordu. Onlar henüz kabul ettirmeden görüldüğü gibi Abant Platformu aracılığı ile Fethullahçılar reklamını yapmaya başladı bile “Kürdistan”ın. DTP’liler “Ulusal Kürt Konferansı”nı düzenlemeye çalışadursun, Fethullahçılar bir adım öne geçerek golü attılar.

“Kürdistan”ı kabul edelim, Erbil’e elçilik açalım!

Konferans’ın en önemli hedeflerinden biri de Erbil’i artık yalnızca Kürt bölgesinin merkezi değil, Kürt devletinin başkenti olarak kabul ettirme çabasıdır. Konferansa Musul başkonsolosu Hüseyin Avni Botsalı’nın da katılmış olması bu anlamda büyük bir talihsizliktir. Yani Türk Devleti’nin temsilcisi konumunda olan bir başkonsolosun böyle bir toplantıda yer alması ve desteklemesi Türkiye’nin resmi düzeyde bunu onaylaması anlamına geliyor. Botsalı, bir anlamda Hükümetin sözcülüğünü üstlenmiş oluyor ki, bu büyük bir utanç. Bir zamanlar kırmızı çizgilerimiz dediğimiz, savaş nedeni saydığımız “Kürdistan” artık konsolosluk düzeyinde katıldığımız bir konferansta kabul ediliyor.

Abant Platformu’nun en önemli hedeflerinden biri zaten bunu önce meşrulaştırıp, hafızalara yerleştirmek, sonra da resmi düzlemde kabul ettirmek.

Toplantıda konuşanlardan Kürdistan TV Genel Yayın Yönetmeni Karwan Akreyi, Türkiye’nin Erbil’e konsolosluk açması gerektiğini vurguladı ve buna benzer öneriler özellikle Diyarbakırlı iş adamları tarafından da yinelendi. Ankara’da da Irak bölgesel yönetiminin bir temsilciliğinin açılması fikri ortaya atıldı.

Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Galip Ensarioğlu, “Türkiye’nin Ermenistan ile ilişkilerindeki ezber bozan adımlarını Kuzey Irak konusunda da atması gerekiyor. Türkiye Cumhurbaşkanının tarihi Ermenistan ziyaretinin bir benzerini de Erbil’e yapması ezberleri bozar.” diyordu.

Aslında pek de bozmaz. Abdullah Gül’ün herhangi bir girişimi artık ezberleri bozmuyor. İlk turunu Diyarbakır’a düzenleyen, Talabani’yi köşkünde ağırlayan, Ermenistan’ı ziyaret edip soykırım iddiacılarının elini güçlendiren, özür diliyorum kampanyasını destekleyerek tüm Türk düşmanlarına güç veren Gül, bundan sonra herhangi bir hareketiyle ezber falan bozamaz.

Platformun en büyük destekçilerinden biri olan Cumhurbaşkanı, Erbil’e de bir ziyaret gerçekleştirip “Kürdistan”ı tanıyan ilk isimlerden biri olarak tarihe geçebilir, bizi de şaşırtmaz.

Erbil’e konsolosluk açalım gibi bir istek başlangıç aşamasıdır. Bugün oraya gidip Kürt yönetimine övgüler yağdıranların asıl hedefi Erbil’e elçilik açılması, oranın başkent olarak kabul edilmesidir.

Kuzey Irak, Fethullahçıların hakim olduğu bölgelerden biri. Fethullahçı iş adamları orada, Fethullah’ın okulları orada. Tek istekleri bir de küçük elçilik ve devletçik!

Konferansçılar, Amerikan güçlerinin çekiliyor olmasına seviniyor ve Obama yönetimiyle bölgeye yeni bir barışın geleceğini düşünüyorlar.

Seviniyorlar çünkü Amerikan güçlerinin yerini bizim Fethullahçılar ve Amerika yalakası liboşlar alıyor. Ve daha dün Amerika gelsin Amerika gelsin diye savaş çığlıkları atan liboşlar, bugün gidiyor diye mutlu oluyor. Çünkü Amerika işini bitiriyor ve görevi bunlara devrediyor.

Abant Konferansı’nın ardından geriye kalansa…

Kürt halayı çekmeye çalışan Fethullahçılar ve liboşlar…

“Kürdistan” naraları atarak, tepiniyorlar hepsi bu.

 
<< İlk < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Son >>

Sonuç 55 - 63 Toplam 134
 
Tavsiye Ettiklerimiz
Yasaklı Belgesel
Tebriz Türk Takımı
Tolon Paşa ve Ordusu
O.Sinanoğlu Sohbet
İthal Tohum İhaneti
Durum Çözümlemesi
Zekeriya Öz Hakkında
Kurtuluş Savaşında 2000 Kırgız
Hakikat nerede?
Etki Ajanları
Çıkışyolu Turan
Dilde Birlik ve Türklük Şuuru
TSK'yı Yıpratma Girişimleri
Siyasetimiz Nasıl Düzelir
Sivil cehalet
Türk Ülküsü
Mevlana'dan Öğütler
Kazak ve Türkiye Türkçesi
Ampulün Anlamı
Said-i Nursi'nin Gerçek Yüzü
Bor Madeni ve Önemi
İran'a şeriat nasıl geldi?
Atatürk'ün Kaleminden
Hablemitoğlu Belgeseli
Gül'ün Süreci
Gizli Mutabakat
Gladyocu İftirası
Kürt Federe Devletine
Gökşad'tan

Saçların gezerdi yüzümde eskiden

Ağlarsın

Saçların gezerdi yüzümde eskiden,

Şimdi yanaklarımda damla damlasın.

Ne çok severdim dizinde yatmayı,

Şimdi uykumu bölen keskin bıçaksın.

 

Nefesin vururdu nefesime her akşam,

Şimdi soluğumu kesen acı rüzgarsın.

Bütün dertlerim yalnız sende biterdi,

Şimdi yüreğimde kapanmaz yarasın.

 

Şehre uzak yerlerden yıldızlar sayardık,

Şimdi gökyüzünde en uzak yıldızsın.

Ne çok özledim seni anlatabilsem,

Şimdi oturup kana kana ağlarsın...

 

Çorlu, 2002

Gökşad

 

Gölgeler

Gölgeler

-I-

Ömrün gölgesi olsun ömrümün

Uzayıp gitsin ardımca

Ben gidersem bir ikindi vakti...

Ki sen bir Cuma sabahı gelirken

Ömrüm gölgesi olmuştu ömrünün

Uzayıp gitmişti ardınca...

 

Ankara, 2004

 

Gölgeler

-II-

Bütün zamanların tek suçlusu ben miyim

Üstüme bir bulutun bile gölgesi düşmez

Bu karanlık sahrada neye pervaneyim

Kapanan gözlerime bir ışık düşmez...

 

Medet ey sevgili, yandım bu çölde!

Bu nasıl bir serap, bu nasıl bir gölge?

Düştüm düşeli bu amansız hüzne

Divane yüreğim bir lahza gülmez

                                  

Ankara, 2004

 

Ahiret'te

 


 

Tanrım sen varlığı yaratansın

Canlı cansız her şeyi kuşatansın

Bir dileğim var sen bağışlayansın

Desem korkarım demesem yer beni

 

Garip gönlüm gece gündüz âhtadır

Dileğim gönlümde sana âyandır

Kusur kulundan bağış katındandır

Desem korkarım demesem yer beni

 

Bedenimi balçıktan sen halk ettin

Yüreğime dünyayı sen dar ettin

Gönlüm coştu, dilimi sen lâl ettin

Desem korkarım demesem yer beni

 

Tanrım hurilerin gözümde değil

Aşk için bir ömür yeterli değil

Hâşâ Kaynaroğlu isyanda değil

Âhirette sevdiğime ver beni

 

               Ankara, 2003

 

Sır Kapısı

Sır Kapısı

 

Kırk sır kapısı açıldı gözlerinde

Kırk ayrı yol var her kapının birinde

Her yol ağzında ayrı idam ettiler

Sade tenim kaldı saçının telinde

 

Bir tel saç ile bağladılar çenemi

Üç tas su ile yıkadılar tenimi

 

Beni gonca gül yaprağına sardılar

Musalla diye avucuna koydular

Nasıl bilirdiniz diye sordular

Sustum da dinledim başka bir alemde

 

Aşkı bilmeyenler hiç ses çıkarmadı

Mecnun dedi ki “beni utandırmadı”

 

Kaynaroğlu, adını toprağa verdin

İki kaş arasından sıratı geçtin

Lokman’ın sırrını sen âşikar ettin

Ölü müsün diri mi, bilmez hiç kimse.

 

Ankara, 2004

 

Nevruz

  

Nevruz

Gökyüzünde göç başlar vakit gece

Sultan kız batıdan doğuya göçer

Toy düğün başlar Türkistan ilinde

Sultan Nevruz önünde gergef işler

 

Bize de gel bilinmez bir saatte

Benim de ölülerim yeyip içsin

Rızkımızı bulalım bu yengi gün’de

Bütün alem Tanrı’ya secde etsin

 

Esir Türkleri unutma Sultanım

Onlar beklese de başka baharı

Birgün muhakkak biter bu zalim kış

Yine az görür Türk, koca dünyayı

 

Hazar’a muhabbet götür sultanım

Yesevi’den hikmet getir bizlere

De ki özlemiş sizi Kaynaroğlu

Gayrı dayanmazmış gönlü hasrete

Gökşad

Sivas, 1997

 

Kuşların Rüyası

Kuşların Rüyası 

Kuşların rüyasına girdim dün gece

Karar verdim bunu hep yapacağım

Hepsi de uyuyordu gözlerinde

Onları mı yoksa seni mi kıskanayım

 

Güya bir bülbül senin nefesinden

Şiirler okuyordu seher vaktinde

Şaşırdım kaldım, ses benim sesim

Dedi ki “İlham” derler buna sizin alemde

 

Rüyasında bir güvercin konup pencerene

Uzatıp kanatlarını tutundu ellerine

Şaşırdım kaldım, el benim elim

Dedi ki “Vuslat” derler buna sizin alemde

 

Bir serçe rüyasında kanat çırpıp

Su içti avuçlarından kana kana

Şaşırdım kaldım içim yanmış benim de

Dedi ki “Mecnun” derler buna sizin alemde

 

Kuşların rüyasına girdim dün gece

Gördüm ki seni seviyorum her bedende

Bir kaknus yaklaşıp kulağıma sessizce

Dedi ki “Kader” derler buna sizin alemde

 

Dedim ki “Hayrolur İnşallah...”

Gökşad 

Ankara, 2004

 

Gidişine Ağıt

 

 Mecnûn düşünde gördü Leylâ’yı bir gece:

 Ve sen, şehirlerini benim ülkeme kurdun,Pâyitahtını benim yaralı kalbime..

.Seni bir kan pıhtısı gibi elimde tuttum.

 İnsafsız rüzgârlar uğradı yurduma: 

Yağmur kar ortasında bir çöle düştüm,Kum fırtınasında tutundum saçlarına...

Sen uykudaydın, ben kâbuslar gördüm. 

Buğday tarlalarına kızgın alevler düştü: 

Çıplak ayaklı çocuklar savruldu her yana,

Çıplak ayaklı yıldızlar gibi darmadağın...

Ne olur beni de kat, beni de kat dualarına. 

Seni düşümde gördüm,  tam altı yıl önce: 

Ve sen, gözlerini giyindin Asya ceylanlarının,

Ak sakallardan miras bir huzur yüzünde...

Gezinip durdun içinde bütün damarlarımın.    

 Benim yüreğim mahşer, senin gönlün sırat: 

Zalim bir korku boğazlar sevincimi,

Gözlerim karanlık benim, senin gözlerin hayat.

Gözlerim hiç görmesin gittiğini...  

Ki o Selçuklu şehri seni bırakır mı bilmem:

 Lacivert göğünde gözlerin, bir muska gibi dururken,

Vakitsiz düşer toprağa kırkikindi yağmurları.

Bin yıllık Medrese, yeni bir Eylül’e soyunmuşken... 

Yıldızlara söyle seni geri getirsinler: 

Onlar bilir benim çekik gözlü yüreğimi.

Geçmişin saçından tut, sana yol göstersinler,

Yıldızlar bilir benim gökçe soylu düşlerimi... 

Ankara, 2003

Gökşad 

 

Gözlerin

 

Gözlerin

 

Sanki deryalara dalar giderim

Baktıkça içimi yakar gözlerin

Her şafak vaktinde çalar kapımı

İlmiği boynuma takar gözlerin

 

Mecnun’u çöllerde koyar çaresiz

Ferhad’ı dağlara salar gözlerin

Yanımda yöremde ölüm gezdirir

Benim peşimde o yeşil gözlerin

 

Başı dik dağlara yasla sırtını

Dolunay akşamı kaldır başını

Her kim ki yazarsa kişi bahtını

Ezelden alnıma yazmış gözlerin

 

Dört duvardan gayrı yerim olmadı

Kendi gölgem bana sadık kalmadı

Şu yalan dünyada yüzüm gülmedi

Benim tek servetim senin gözlerin

 

Kefenimi yeşil sarın, beyaz olmasın

Mezarımı göğe kazın yerde kalmasın

Sevdiğim gözünden yaşlar akmasın

Gider Kaynaroğlu, kalır gözlerin

 

Sivas, 1998

 
   
 
Benzer Yazılar