Anasayfa arrow Yazarlar arrow Sönmez arrow Dil Devrimi ve Türkçemiz
 
   
Türkçülüğün Esasları
Türkçülüğün Özü
A) Dilde Türkçülük
B) Sanatta Türkçülük
C) Ahlaki Türkçülük
D) Hukukta Türkçülük
E) Dinde Türkçülük
F) İktisatta Türkçülük
G) Siyasette Türkçülük
H) Felsefede Türkçülük
Büyük Türkçülerden
Türkçülerden Özlü Sözler
Genel İçerik
Marşlarımız
Görsellikler
Türk Dünyası Ezgileri 1
Türk Dünyası Ezgileri 2
Türkçülük Hakkında
Tüm Dosyalar
Tüm Yazarlar
Edebiyat
Makaleler
Tepkisiz Kalma
Ağelini Öneriniz
Belge Resim

Bilgilendirme
Türküler
Görsellik
Kitap Önerileri
Büyük Türkçüler
Büyük Türkçülerden
Azınlık veya Özerk Türkler
Nutuk
Duyurular
Özlü Sözler
Yorumsuz Resimler
Siyasi Dosyalar

  :: TSK'dan ABD-İsrail Koridoru'na balyoz
  :: Emperyalizmin Tetikçileri
  :: Komünistlerin Atatürk karşıtlığı
  :: Rockefeller'den yüzyılın itirafı
  :: Ayrılma bildirisi ve Sevr
  :: İstanbul Barosu’ndan yapılan 14 maddelik açıklama
  :: Öz Yurdunda Köleleşen Türk
  :: IŞİD – ABD ilişkisinin delilleri
  :: Barzani ve Erdoğan
  :: İran Türkleri Hapislerde
  :: Hitler’in Müftüsü Hacı Emin El Hüseyni
  :: Seçsis Neden Türkiye'de Kullanılıyor?
  :: Irak’ın 16. Tugayı Peşmergeye katıldı!
  :: Türker Ertürk , ABD tertiplerini ve ABD işbirlikçilerini açıklıyor.
  :: Hava Kuvvetlerinde Tasfiye
  :: Esad'ın Ulusal Kanal Söyleşisi
Türkçe
Türkçe Adlar
Türkçe İzgileri
Hayvan Adları
Türkçe Terimler
Göktürk Yazıtları
Kuş Adları Derlemesi
Türkçe Adlar Sözlüğü
Kazakistan Türkçesi Sözlüğü
Azerbaycan Türkçesi Sözlüğü
Dosyalar
Siyasi Dosyalar
Tarihi Dosyalar
Görüntüler
Dini Dosyalar
Belge Resim
Bilimsel Dosyalar
Atatürk
Eserleri
Makaleleri
Özlü Sözleri
Atatürk Dosyaları
İletişim
 

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

İlgili İçerikler

Dil Devrimi ve Türkçemiz

PDF Yazdır Ağhesabı

Ünlü şairimiz Fazıl Hüsnü Dağlarca, “Türkçem, ses bayrağım, benim” diye sesleniyordu, bir şiirinde. Bu ses ta yüzyılların ötesinde kalmış, aşağılanmış, küçümsenmiş bir dilin yeniden canlanışına tanıklık etmek istercesine yankılanıyordu; Türkiye’nin özgür toprakları üzerinde. Tıpkı özgürce dalgalanan bayrağımız gibi.

Dil demek, birey demek; birey demek toplum demek; toplum demek dil demektir. Ulus olmanın, kendisini bir ulusa ait görmenin yolu, yöntemi demek... Dil demek; bağımsızlık, özgürlük demek...

Bunu çok iyi kavrayan Çanakkale kahramanı, Kurtuluş Savaşı önderi ve Çağdaş Cumhuriyeti’mizin kurucusu Mustafa Kemal, dilimizi de yabancı dillerin ve tutsak kafaların elinden elbette kurtaracaktı ve kurtardı da...

Elbette her yenilik, alışılmışlığın dışında her gelişme kuşkuyla karşılanır, hemen benimsenmez. Bu tüm dünya toplumları için aynıdır. Bilimi mahkum eden Kilisenin Engizisyon Mahkemelerin gücü, bilimin gelişmesini önleyebilmiş midir? Yaktıkları biliminsanlarıyla, kitaplarla bunun önüne geçebilmişler midir?

Koskocaman bir Hayır!..

Çünkü devrimler geciktirilebilirler ama onlar bir karttopu örneği yuvarlana yuvarlana o kadar güçlenirler ki, önlerinde ne kiliseler ne dinciler ne de gericiler tutunabilirler. Hele hele kendisini aydın gören bilinç yoksulu sözde aydınlar, dilciler... Yeter ki, yapılanlar halkın, insanlığın geleceğine olumlu katkı sağlasınlar.

Bu bağlamda Türk Devrimleri de ister istemez sancılı olmuştur, karşı güçlerle, engellemelerle karşılaşmıştır. Bir halk düşünün ki yüzde 95’i okuma yazma bilmiyor ve kendi dünyasının dışında başka dünyalardan habersiz yaşıyor. Böyle bir topluma kendi yararına bile olsa; bilmediği, duymadığı, düşünmediği bir şeyi kabul ettirmek, benimsetmek sanıldığı kadar kolay mıdır?

Bu nedenle Mustafa Kemal de Türk Devrimlerini, Cumhuriyet ilkelerini aşama aşama zamana yayarak gerçekleştirmiştir. Bunu gerçekleştirirken de devrimlerinin merkezine Türk Milleti’ni yerleştirmiştir. Benim en büyük eserim dediği halka dayalı, halk mayalı Cumhuriyet idaresini tüm karşı çıkışlara karşın meclisten geçirerek kurmuştur. Kendisine yapılan padişahlık önerilerini elinin tersiyle itmiştir. O, benlikten, bencillikten, eş dost, akrabayı zengin etme hesaplarından kendisini uzak tutmuş, ulusu tek bir varlık olarak kucaklamıştır.

Cumhuriyet kurulduktan bütün bu gelişmelerin ışığına paralel olarak dilde öze yönelme eğilimleri artmıştır. Mustafa Kemal 1927 yılında Türk seslerini karşılayabilecek yeni bir ABC için gerekli çalışmaların yapılmasını emrini vermiştir. Bu doğrultuda 1928 yılında gerçekleştirilen harf devrimi yani ABC değişikliği Türk dilinin kendisini bulmasına tek başına yeterli değildi. Çünkü; Ulus ve Dil birbirlerinden ayrılamayacak kadar iç içe geçmiş bir olgular bütünüydü. Dil, ulus olmanın kaçınılmaz koşullarının başında geliyordu. Cumhuriyet,  yepyeni çağdaş bir ulus yaratmak ve yüzyıllardır özbenliğinden koparılmışlığa bir son vermek istiyordu. Nasıl ki bugün, Fransızlar, Almanlar kendi dillerini bilinçli bir biçimde dünya dili olmaya doğru giden İngilizce’nin karşısında korumaya, geliştirmeye çalışıyorlarsa; Türkiye Cumhuriyeti de kendi özdilini günlük yaşamın her alanında egemen kılmalıydı. Bu bağımsız bir ulus olmanın vazgeçilmez hatta en önemli yollarından biriydi. Mustafa Kemal; “Bizim zengin, uyumlu dilimiz yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir” derken, ne söylemek istediğini açıkça ortaya koyuyordu.

Bu duyguyu Mustafa Kemal Atatürk o günlerde şöyle dile getiryordu: “Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk Milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” Burada amaç, dilin de bir ulus gibi bağımsız olması ve gelişerek varlığını sürdürmesidir. İşin özünde Dil devrimi, Türk Devrimi'nin temel ilkelerine uygun olarak dilde de uluslaşma ve bu akıma güç kazandırma devrimidir.

Harf Devriminden sonra sıranın Dil Devrimine geleceği bilinen bir gerçekti. Ama zamana gereksinim vardı. Nihayet 26 Eylül 1932 yılında İstanbul’da Dolmabahçe Sarayında ilk meşaleyi Mustafa Kemal, Türk Dili Kurultayı’nı toplayarak yakıyordu. Dil Devrimi bayrağı artık dalgalanmaya başlamıştı. Bu durumu ünlü dilcimiz Ömer Asım Aksoy; “Dil Devrimi, dilde eski anlayışın devrilmesi, yerine ulusal bir dil anlayışının geçirilmesi ve bunun büyük, kesin atılımlarla gerçekleştirilmesi olarak algılanmalıdır “ diyordu. Eski anlayış sözcüğünden amaçlanan, Arapça ile Farsçayı kutsal sayan ve yazıda bu dillere ne denli çok yer verilirse, o denli başarı gösterilmiş olacağına dayanan bir anlayıştı. 18. yüzyılda basımevinin kurulmasına fetva veren Şeyhülislam Yenişehirli Abdullah Efendi bile, “Ehli cennet lisanı Arabî midir yoksa Farsi midir” sorusuna karşı verdiği fetvada ‘Elcevap: Arabî ve Farîsidir” diyordu. Bugün bile, Türkçeye karşı tahammülsüzlüğünü saklamayan insanların sığınak noktalarından biridir, bu düşünce.

Türkler Ön-Asya’ya doğru geldiklerinde İran üzerinde Farsçayı kullanmaya başladılar. İslamiyeti seçtikten sonra da Arap kültürü ve Arapça sözcükler hızla dilimize girmeye başladı. Sarayda Farsça, eğitim dilinde Arapça toplumuza egemen oldu. Arap alfabesini kabul ederek kullanmaya başladık. Halka okuma yazma öğretilmesi ve kendisini geliştirmesi gibi bir sorunu olmayan yöneticilerimiz Selçuklu ve Osmanlı adı altında Türklüğü yok saymaya ve onun dilini kullanmamaya özen gösterdiler. 16. yüzyılda Türk diline Arapça sözcüklerin ve tamlamaların dolaysıyla Arap dilbilgisi kurallarının dilimize neredeyse tamamen egemen olduğunu görüyoruz. Arapça, Farsça ve Türkçenin karışımından “Osmanlıca” diye halktan kopuk yapma bir dil çıkardılar.

Mustafa Kemal daha okul yıllarında diğer konularda olduğu gibi dille de ilgilendiğini, yazılanlardan ya da arkadaş çevresinin anlattıklarından öğreniyoruz. Şurası bir gerçektir ki, subay olarak Osmanlı Ordusuna katıldığı zaman Suriye Cephesi’ndeyken orada askerlik görevini yapan Agop Beyle karşılaşır. Agop Bey Osmanlı vatandaşı Ermeni kökenlidir. Dil üzerinde çalışmaları yapmaktadır. Orada günlerce –geceleri geç saatlere kadar- dil üzerine fırsat buldukçe konuşurlar ve Mustafa Kemal, soyadı kanunu çıkardığı zaman Agop Bey’e “Dilaçar” soyadı verir. Agop Dilaçar ki, ben önce Türk sonra Ermeniyim yani “Türk Ermenisiyim” diyen ender insanlardandır. Dilimizin sadeleşmesine büyük katkılar sağlamıştır.

Mustafa Kemal şunun ta başından beri bilincindeydi: Osmanlı yıkılıyor, yok oluyordu ve Kurtuluş Savaşı kazanılırsa, artık Osmanlı diye bir devlet olmayacaktı. 1924 Anayasasında da yer alan biçimiyle bir, “Türk Milleti” kavramı olacaktı. Bir başka deyişle, Ulus devlet kökenine dayalı bir Cumhuriyet. Yeni bir devlet ve yeni bir ulus. Uluslaşmanın baş ögelerinden birisi dildir. Dil olmadan uluslaşma olamaz. Dil-düşünce, düşünce –dil birbirinden kopmaz, ayrılmaz  bir ikilidir. Uluslaşmanın oluşabilmesi için anadil ve düşüncesinin beyinlerde yerini alması gerekir. Arapça konuşup, Arapça yazıp ve Araplar gibi düşünüp, Türk gibi yaşayamazsınız. Bu bir ulusu kökenlerinden alır, koparır. Köleci bir toplum yapar.

Mustafa Kemal,1932 yılında Türk Dil Kurultayını toplayarak Türk Dil Kurumunu canlılık ve işlevsellik kazandırdı. Aynı zamanda 1935 yılında Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesini kurarak dil ve tarih  üzerinde kapsamlı çalışmaların yapılmasına ön ayak oldu. Yeni harflerin tanıtılması için yurt gezileri düzenledi. 9 Ağustos 1928 yılında İstanbul Sarayburnunda halka yaptığı konuşmasında bu yöndeki çalışmaların önemini şöyle dile getiriyordu:”Yeni Türk harfleri çabuk öğrenilmelidir. Her yurttaşa, kadına, erkeğe, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu yurtseverlik, ulus severlik biliniz. Düşününüz ki bir sosyal topluluğun yüzde onu okuma yazma bilir, yüzde doksanı bilmez. Bu bir ayıptır, bundan insan olanların utanması gerekir.”

1932 yılında yazı ve konuşma dilimizde yüzde 85 Arapça ve Farsça aynı zamanda yüzde 5’te batı dillerinden giren sözcüklere bağlı bir durum vardı. Türkiye’de, Türk devletinde sadece yüzde 10 gibi Türkçe sözcük kullanılıyordu. Bu bir devlet için utanç verici bir durumdu. Mustafa Kemal bizi bu utançtan kurtarmıştır. 1932 yılında başlattığı dil devrimi çalışmalarına, ulusal kültür politikasının gerekli kıldığı bir anlayışla eğilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti'nin devlet felsefesinin temelinde, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin ön safına çıkarma amacı yer aldığına göre, dilimizin de uzun süreçte böyle bir uygarlık seviyesinin gerekli kıldığı bütün sözcük, kavram ve terimleri karşılayabilecek bir kültür dili durumuna getirilmesi gerekiyordu. Atatürk'ün çabaları ile, Türkçe'nin bütün sorunları bir bütün olarak düşünülmüş, sistemli bir şekilde başarılı çözümlere ulaştırılmaya çalışılmıştır.

Bu çalışmalar Atatürk’ün ölümüne kadar başarıyla yürütülmeye çalışıldı. 1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti, dile gereken ilgiyi göstermedi. Halkevleri, Köy Enstitüleri gibi özleşmeye dayanak olan kurumları kapattı. Bu durumdan cesaret alan ve iktidara yaranmak için çırpınan kimi zıpçıktı sözde dilcilerin ve yazarların etkisiyle geri adımlar atılmaya ve dilde eskiye dönüş başladı. Atatürk, Türk Dil Kurumu’nu kurduğu yıl, TBMM’nin açılışında yaptığı konuşmasında; “Milli kültürün her çığırda açılarak yükselmesini Türk Cumhuriyeti'nin temel dileği olarak temin edeceğiz. Türk dilinin, kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğine kavuşması için, bütün devlet teşkilatımızın, dikkatli, alakalı olmasını isteriz” diyordu demesine ama, kendinden sonra pusuda bekleyenleri hesap edememişti.

Mustafa Kemal Atatürk’ün amacı Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’nu özerk bir yapılanmayla herşeyin dışında tutmaktı. Bu amaçla mirasının önemli bir bölümünü bu kurumlara ayırdı. Eğer bu kurumlar Batı da olduğu gibi bir akademiye dönüştürülebilinseydi; onlara hoyrat ellerin uzanması daha bir zor olacaktı.

1961 Anayasıyla tekrar rahat soluk almaya başlayan Türk Dil Kurumu, daha sonraki yıllar bir kargaşanın içine sürüklenerek iki başlı bir durum geldi: Özleşme yanlıları ve özleşme karşıtları. En büyük darbeyi de 1980 Kenan Evren Cuntasıyla hem kurum hem de Türk Dili yedi. Kenan Evren Türk Dil ve Tarih Kurumlarının özerkliğini ortadan kaldırdığı gibi kendine bağladı. Arkasından yüzlerce Türkçe sözcüğün kullanılmasını yasakladı. Dile yasak getirerek özleşme karşıtlarına topu attı. Kurumu onlarla doldurdu.

Bugün Türkçemiz için en büyük iki tehlike vardır. Biri, Batıdan gelen teknik sözcüklere, terimlere Türkçe karşılıklar bulmada ya da türetmede sıkıntılar yaşıyoruz. Bugün yüzde 35’lere varan yabancı teknik sözcük ve terimler dilimizi istila etmiştir. İkincisi de, dil kirlenmesi yani dil kirliliğidir. Vatandaşlarımız açtıkları işyerlerine yabancı ad koymaları o kadar ileri düzeye varmıştır ki, artık mide bulandırmaya başlamıştır. Bu bizdeki dil bilincinin ne kadar zayıflamaya dolaysıyla ortadan kalkmaya başladığının bir göstergesidir.

Herşeye karşın kötümser olmamak gerekir. Bugün güzel Türkçemiz günlük basında –bazı gazeteleri saymazsak- yüzde 90, 95 dolayında Türkçe kökenli sözcüklerle çıkıyor. Söz dağarcığımız 110 ile 120 bin sözcük arasında değişiyor. Bütün bunlar sevindirici ama yine de yolların çakıl taşlarla dolu olduğunu unutmayalım. Fakat şurası kesinlikle bilinmelidir ki, bugün ülkemizde Türkçe karşıtı güç odakları var. Bu odaklar dildeki özleşmeyi, dilin kendi özünde zenginleşmesine karşı eski dili canlandırma çabalarını sürdürmeye çalışıyorlar. Sözde son yıllarda yaptıkları “Türkçe Olimpiyatlarıyla” sanıyorsunuz ki, Türkçemizi savunuyorlar, zenginleştirmeye çalışıyorlar. Bu bir aldatmacadır ve amaç eski dili canlandırmaktır. Dil bilincine sahip insanlarımız, dilcilerimiz güzel dilimizin bozulmasına karşı çalışmalarını kararlı bir biçimde sürdüreceklerdir. Buna gönülden inanıyorum.

İsveç gibi farklı bir ülkede adına ister göçmen, ister azınlık deyin yerleşmiş olan insanlarımız ya da toplumuz var. Sayımız her geçen artıyor. Burada yaşayan insanlarımız hem çocuklarıyla hem çevreleriyle mutlaka Türkçe konuşmaya özen göstermelidirler. Çocuklarımızı ders saatleri yetersiz de olsa mutlaka anadili derslerine gitmelerini sağlamalıyız. Dilimiz bizim herşeyimizdir, unutmayalım!..

Mustafa Sönmez


 
 
Tavsiye Ettiklerimiz
Yasaklı Belgesel
Tebriz Türk Takımı
Tolon Paşa ve Ordusu
O.Sinanoğlu Sohbet
İthal Tohum İhaneti
Durum Çözümlemesi
Zekeriya Öz Hakkında
Kurtuluş Savaşında 2000 Kırgız
Hakikat nerede?
Etki Ajanları
Çıkışyolu Turan
Dilde Birlik ve Türklük Şuuru
TSK'yı Yıpratma Girişimleri
Siyasetimiz Nasıl Düzelir
Sivil cehalet
Türk Ülküsü
Mevlana'dan Öğütler
Kazak ve Türkiye Türkçesi
Ampulün Anlamı
Said-i Nursi'nin Gerçek Yüzü
Bor Madeni ve Önemi
İran'a şeriat nasıl geldi?
Atatürk'ün Kaleminden
Hablemitoğlu Belgeseli
Gül'ün Süreci
Gizli Mutabakat
Gladyocu İftirası
Kürt Federe Devletine
Gökşad'tan

Saçların gezerdi yüzümde eskiden

Ağlarsın

Saçların gezerdi yüzümde eskiden,

Şimdi yanaklarımda damla damlasın.

Ne çok severdim dizinde yatmayı,

Şimdi uykumu bölen keskin bıçaksın.

 

Nefesin vururdu nefesime her akşam,

Şimdi soluğumu kesen acı rüzgarsın.

Bütün dertlerim yalnız sende biterdi,

Şimdi yüreğimde kapanmaz yarasın.

 

Şehre uzak yerlerden yıldızlar sayardık,

Şimdi gökyüzünde en uzak yıldızsın.

Ne çok özledim seni anlatabilsem,

Şimdi oturup kana kana ağlarsın...

 

Çorlu, 2002

Gökşad

 

Gölgeler

Gölgeler

-I-

Ömrün gölgesi olsun ömrümün

Uzayıp gitsin ardımca

Ben gidersem bir ikindi vakti...

Ki sen bir Cuma sabahı gelirken

Ömrüm gölgesi olmuştu ömrünün

Uzayıp gitmişti ardınca...

 

Ankara, 2004

 

Gölgeler

-II-

Bütün zamanların tek suçlusu ben miyim

Üstüme bir bulutun bile gölgesi düşmez

Bu karanlık sahrada neye pervaneyim

Kapanan gözlerime bir ışık düşmez...

 

Medet ey sevgili, yandım bu çölde!

Bu nasıl bir serap, bu nasıl bir gölge?

Düştüm düşeli bu amansız hüzne

Divane yüreğim bir lahza gülmez

                                  

Ankara, 2004

 

Ahiret'te

 


 

Tanrım sen varlığı yaratansın

Canlı cansız her şeyi kuşatansın

Bir dileğim var sen bağışlayansın

Desem korkarım demesem yer beni

 

Garip gönlüm gece gündüz âhtadır

Dileğim gönlümde sana âyandır

Kusur kulundan bağış katındandır

Desem korkarım demesem yer beni

 

Bedenimi balçıktan sen halk ettin

Yüreğime dünyayı sen dar ettin

Gönlüm coştu, dilimi sen lâl ettin

Desem korkarım demesem yer beni

 

Tanrım hurilerin gözümde değil

Aşk için bir ömür yeterli değil

Hâşâ Kaynaroğlu isyanda değil

Âhirette sevdiğime ver beni

 

               Ankara, 2003

 

Sır Kapısı

Sır Kapısı

 

Kırk sır kapısı açıldı gözlerinde

Kırk ayrı yol var her kapının birinde

Her yol ağzında ayrı idam ettiler

Sade tenim kaldı saçının telinde

 

Bir tel saç ile bağladılar çenemi

Üç tas su ile yıkadılar tenimi

 

Beni gonca gül yaprağına sardılar

Musalla diye avucuna koydular

Nasıl bilirdiniz diye sordular

Sustum da dinledim başka bir alemde

 

Aşkı bilmeyenler hiç ses çıkarmadı

Mecnun dedi ki “beni utandırmadı”

 

Kaynaroğlu, adını toprağa verdin

İki kaş arasından sıratı geçtin

Lokman’ın sırrını sen âşikar ettin

Ölü müsün diri mi, bilmez hiç kimse.

 

Ankara, 2004

 

Nevruz

  

Nevruz

Gökyüzünde göç başlar vakit gece

Sultan kız batıdan doğuya göçer

Toy düğün başlar Türkistan ilinde

Sultan Nevruz önünde gergef işler

 

Bize de gel bilinmez bir saatte

Benim de ölülerim yeyip içsin

Rızkımızı bulalım bu yengi gün’de

Bütün alem Tanrı’ya secde etsin

 

Esir Türkleri unutma Sultanım

Onlar beklese de başka baharı

Birgün muhakkak biter bu zalim kış

Yine az görür Türk, koca dünyayı

 

Hazar’a muhabbet götür sultanım

Yesevi’den hikmet getir bizlere

De ki özlemiş sizi Kaynaroğlu

Gayrı dayanmazmış gönlü hasrete

Gökşad

Sivas, 1997

 

Kuşların Rüyası

Kuşların Rüyası 

Kuşların rüyasına girdim dün gece

Karar verdim bunu hep yapacağım

Hepsi de uyuyordu gözlerinde

Onları mı yoksa seni mi kıskanayım

 

Güya bir bülbül senin nefesinden

Şiirler okuyordu seher vaktinde

Şaşırdım kaldım, ses benim sesim

Dedi ki “İlham” derler buna sizin alemde

 

Rüyasında bir güvercin konup pencerene

Uzatıp kanatlarını tutundu ellerine

Şaşırdım kaldım, el benim elim

Dedi ki “Vuslat” derler buna sizin alemde

 

Bir serçe rüyasında kanat çırpıp

Su içti avuçlarından kana kana

Şaşırdım kaldım içim yanmış benim de

Dedi ki “Mecnun” derler buna sizin alemde

 

Kuşların rüyasına girdim dün gece

Gördüm ki seni seviyorum her bedende

Bir kaknus yaklaşıp kulağıma sessizce

Dedi ki “Kader” derler buna sizin alemde

 

Dedim ki “Hayrolur İnşallah...”

Gökşad 

Ankara, 2004

 

Gidişine Ağıt

 

 Mecnûn düşünde gördü Leylâ’yı bir gece:

 Ve sen, şehirlerini benim ülkeme kurdun,Pâyitahtını benim yaralı kalbime..

.Seni bir kan pıhtısı gibi elimde tuttum.

 İnsafsız rüzgârlar uğradı yurduma: 

Yağmur kar ortasında bir çöle düştüm,Kum fırtınasında tutundum saçlarına...

Sen uykudaydın, ben kâbuslar gördüm. 

Buğday tarlalarına kızgın alevler düştü: 

Çıplak ayaklı çocuklar savruldu her yana,

Çıplak ayaklı yıldızlar gibi darmadağın...

Ne olur beni de kat, beni de kat dualarına. 

Seni düşümde gördüm,  tam altı yıl önce: 

Ve sen, gözlerini giyindin Asya ceylanlarının,

Ak sakallardan miras bir huzur yüzünde...

Gezinip durdun içinde bütün damarlarımın.    

 Benim yüreğim mahşer, senin gönlün sırat: 

Zalim bir korku boğazlar sevincimi,

Gözlerim karanlık benim, senin gözlerin hayat.

Gözlerim hiç görmesin gittiğini...  

Ki o Selçuklu şehri seni bırakır mı bilmem:

 Lacivert göğünde gözlerin, bir muska gibi dururken,

Vakitsiz düşer toprağa kırkikindi yağmurları.

Bin yıllık Medrese, yeni bir Eylül’e soyunmuşken... 

Yıldızlara söyle seni geri getirsinler: 

Onlar bilir benim çekik gözlü yüreğimi.

Geçmişin saçından tut, sana yol göstersinler,

Yıldızlar bilir benim gökçe soylu düşlerimi... 

Ankara, 2003

Gökşad 

 

Gözlerin

 

Gözlerin

 

Sanki deryalara dalar giderim

Baktıkça içimi yakar gözlerin

Her şafak vaktinde çalar kapımı

İlmiği boynuma takar gözlerin

 

Mecnun’u çöllerde koyar çaresiz

Ferhad’ı dağlara salar gözlerin

Yanımda yöremde ölüm gezdirir

Benim peşimde o yeşil gözlerin

 

Başı dik dağlara yasla sırtını

Dolunay akşamı kaldır başını

Her kim ki yazarsa kişi bahtını

Ezelden alnıma yazmış gözlerin

 

Dört duvardan gayrı yerim olmadı

Kendi gölgem bana sadık kalmadı

Şu yalan dünyada yüzüm gülmedi

Benim tek servetim senin gözlerin

 

Kefenimi yeşil sarın, beyaz olmasın

Mezarımı göğe kazın yerde kalmasın

Sevdiğim gözünden yaşlar akmasın

Gider Kaynaroğlu, kalır gözlerin

 

Sivas, 1998

 
   
 
Benzer Yazılar