Göktürk Yazıtları Üzerine

Göktürkler, metinlerde görüldüğü üzere “Teñri” (Tanrı) adı verdikleri tek bir yaratıcıya inanırlar ve Töreyi (Törü) Tañrıya bağlılık içersinde, “ebedî düzen”i kurmak amacıyla tutarlardı. Töre, eñ özet tanımla Türk yaşantısını düzenleyen yasalar bütünü demektir. Bunuñ içerisinde, devlet teşkilatlanma âdâbından aile birimine kadar her nesne, disiplinli bir düzenleme halinde yer alırdı. Zorlu bir coğrafyada Türkleri ayakta tutacak olan Türk normları, biñlerce yıllık birikimiñ verdiği tecrübe ve olgunluk ile töre’niñ öñemli bir kısmını ortaya koymuştu

 

GÖKTÜRK KİTABELERİ ÜZERİNE

(Günümüzle İç İçe)

 

Türk karakteriniñ satır satır dalgalandığı bu âbidelerde, eñ coşkun deñizleri kıskandıran ahenkli bir heyecan vardır. Bahtiyarlığı erkinlik ateşinde tadan bir milletiñ geçirdiği zorlu şartlar, milletçe düşülen hatalar, Doğu Göktürkleriñ bir dönemlik Çin esareti ve ardından yaşanan büyük diriliş mücadelesi gözler öñüne seriliyor. Orhun Yazıtları olarak adlandırılan bu metinler aslında başlıca dokuz, on tanedir. Yalñız, içerik doygunluğu ve büyüklükleriyle öñem kazanmış olan üç tanesi, bizim de ele aldığımız bu kitabeler olacaktır. Bunların eñ değerlileri, Bilge Kağan’ıñ ağzından yazılmış olan Kül Tigin(732) ve Bilge Kağan(735) yazıtlarıdır. Kül Tigin ise Bilge Kağan’ıñ bir yaş küçük kardeşidir. Üçüncü öñemli yazıt ise kendilerine ve kendilerinden öñce baba ve amcalarına vezirlik yapmış olan Bilge Tonyukuk yazıtlarıdır. 720 – 25 yılları arasında yazıldığı öñgörülen iki parça halindeki bu kitabeler, kendisi tarafından dikilmiş ve diğerlerine göre daha uzakta kalan Moğolistan’ıñ Nalayha şehri içersinde bulunmuştur. Diğerleri ise Baykal Gölü’nüñ güneyinde, eski Orhun nehri yatağı yakınlarındadır. Bunuñla birlikte Türkleriñ okunabilen ilk yazılı belgesi, 687 – 92 yılları arasında yazıldığı öñgörülen “Çoyrın yazıtı” olmuştur. Altı satırlık bu yazıtta, Bir Göktürk eriniñ İlteriş’e katıldığı añlatılmaktadır. Bu metinlerde, Türkleriñ tek milli yazı sistemi olan Orhun (Göktürk) alfabesi kullanılmıştır. 

                 Bilge Kağan ve Kül Tigin Kardeşleriñ babaları, Doğu Göktürkleriñ yaklaşık elli yıllık (630 - 680) Çin esaretine soñ vermiş olan Kutlug Kağan, yani ikinci adıyla İlteriş Kağan’dır. İlteriş’iñ bu günkü Türkçeyle karşılığı, il derleyen, il düzenleyen demektir. (İl deriş) Eski Türk töresinde, yiğide nâmıyla isim verildiğinden, tarihiñ çeşitli dönemlerinde aynı kişiniñ farklı isimlerle añıldığı sıkça rastlanan bir durumdur. İşte Türk Tarihi’niñ eñ gururlandırıcı olaylarından olan Kür Şad ayaklanması, Doğu Göktürkleriñ elli yıllık bu esaretleri döneminde gerçekleşecek, Çinlilere korku ve yılgınlık veren bu ayaklanmalar, daha soñra İlteriş’iñ bu büyük başarısına öñayak olacaktır. Kür Şad ismi, aslında H. Nihâl Atsız’ıñ taktığı bir addır. Çünkü Çin kaynaklarında bulunan isimler, Çin yazısına aktarılırken büyük bozulmalar yaşamıştırlar. Bu ismiñ kaynaklarda aktarıldığı hali ise “Cye-Şğı-Şuay” dır. Bu yazımız boyunca ayrıntılara mümkün olduğunca girmeden, sadece gerekli öñbilgileri sunarak bu öñemli kitabeleriñ özüne inmeye çalışacağız. Çünkü amacımız, Kür Şad, İlteriş, Tonyukuk, Bilge Kağan ve Kül Tigin gibi gerçek Türk büyükleriniñ ruhlarındaki özü, bugünkü torunlarına aktararak darboğaza sürüklenen Türk Ülkesine yeni cevherler kazandırmak olacaktır.  

                 İsimlerini bu yazıda verme gereği görmediğim yabancı bilim adamları tarafından bulunan ve okunan bu kitabeler, eñ değerli Türk kaynakları arasında yerlerini alırlar. Añıtlar bilimsel olarak değerlendirildiğinde, içerikteki tarihsel verileriñ haricinde, bir milletiñ inanç sistemine, dil gelişimine, dünya görüşüne ve kültürel değerlerine öñemli ölçüde tanıklık edildiği görülecektir. Burada Bilge Kağan’ıñ öyle değerlendirmeleri vardır ki, yaptığı bu tespitleriñ Türk toplumu için bugün dahi geçerli olduğunu görmek oldukça şaşırtıcıdır. Bu da gösteriyor ki, başa gelecek öñderleriñ Türk Ulusu’nu yükseltmesi ya da bir yıkımdan kurtarabilmesi için, her şeyden öñce kendi milletini çok iyi tanıyor olması, bilmesi, etüt etmesi gereklidir. Hem añıt, âbide hem de yazıt, kitabe niteliği taşıyan bu büyük eserleri değerlendirirken, mevcut muhtevayı bazı konu başlıkları halinde ayırarak ortaya koymaya karar verdim. Aslında bunlar birbirleriyle bölünmez nitelikte olsalar da, bu şekilde edindiklerimiz daha kalıcı bir hal alabilir.

 

Töre

 

Göktürkler, metinlerde görüldüğü üzere “Teñri” (Tanrı) adı verdikleri tek bir yaratıcıya inanırlar ve Töreyi (Törü) Tañrıya bağlılık içersinde, “ebedî düzen”i kurmak amacıyla tutarlardı. Töre, eñ özet tanımla Türk yaşantısını düzenleyen yasalar bütünü demektir. Bunuñ içerisinde, devlet teşkilatlanma âdâbından aile birimine kadar her nesne, disiplinli bir düzenleme halinde yer alırdı. Zorlu bir coğrafyada Türkleri ayakta tutacak olan Türk normları, biñlerce yıllık birikimiñ verdiği tecrübe ve olgunluk ile töre’niñ öñemli bir kısmını ortaya koymuştu. Töre’niñ diğer kısmını ise inanç yönü oluşturuyordu. Tañrı’nıñ kesin hükmü vardı ve Türkleriñ yaşantılarına göre, Tañrı geleceklerini tayin etmekteydi. Türkler benliklerini yitirip Töreden çıktıkça helâk oluyor, düzeni ve yaşantıyı korudukça Tañrı desteğiyle yaşıyorlardı. Bu inanç metinlere oldukça net yansımış, kazanılan başarılar Tañrı’nıñ lûtfu, hezimet ve yıkımlar ise yapılan yañlışlar soñucu bir cezalanma olarak belirtilmişti. Mehmet Niyazi’niñ “Türk Devlet Felsefesi” adlı eserinde, Töre’niñ, Türk dininiñ adı olma ihtimali de söz edilmiştir.

 

Kül Tigin Âbidesi, Güney Yüzü, 9./10. Satır:

 

“Teñri yarlıkadukın üçün, özüm kutum bar üçün kagan olurtum. Kagan olurup yok çıgany budunug kop kubrattım. Çıgany budunug bay kıldım. Az budunug öküş kıldım. Azu bu sabımda igid bar gu?”

 

Günümüz Türkçesi:

 

“ Tañrı buyurduğu için, Tañrı yetkim (kutum) olduğu için kağan oturdum. Kağan oturup fakir milleti hep topladım. Fakir milleti zengin kıldım. Az milleti çok kıldım. Yoksa bu sözümde yalan var mı?”

 

Kül Tigin Âbidesi, Doğu Yüzü, 10./11. Satır:

 

Üze Türk Teñrisi, Türk ıduk yiri - subı ança itmiş. Türk budun yok bolmazun tiyin, budun bolçun tiyin Kañım İlteriş Kağanıg, ögüm İlbilge Katunug Teñri töpüsinde tutup yügerü kötürmiş erinç. Kañım kagan yiti yigirmi erin taşıkmış…

 

Günümüz Türkçesi:

 

“Üstte Türk Tañrısı, kutsal yeri - suyu öyle düzenlemiş. Türk milleti yok olmasın diye, millet olsun diye babam İlteriş Kağanı, annem İlbilge Hatunu Tanrı tepesinden tutup yukarı kaldırmış olacak. Babam on yedi eriyle dışarı çıkmış…”

 

Türk yazıtları, daha bunuñ gibi sayısız örneklerle dolmuştur. Kağan, “kut” denilen Tañrı yetkisiyle gelmekte, Türk töresini tutup milleti diri ve daima güçlü kılma göreviyle Kağanlık almaktadır. İşte bu yüzden Orhun kitabeleri aynı zamanda, Kağanıñ millete karşı hesap verdiği metinler olarak da karşımıza çıkar. Bilge Kağan, babası devrinden başlayarak, kendisiniñ ve kardeşi Kül Tigin’iñ yaptıklarını yıl yıl añlatıp milletine hesap vermektedir. Bunuñ bir örneği de, yukarıda ilk verdiğim Kül Tigin Kitabesindeki örnek metindir. Bu töreyi ve hesap verme kaygısını duyan, yakın tarihimizde bir kişi ve eseri daha vardır ki, o kişi Atatürk ve eseri Nutuk’tur. Orhun Kitabelerini ve Türk tarihini su gibi içmiş olan Atatürk, Türk Töresi altında hizmet kaygısı gösteren yakın tarihimizdeki eñ parlak isim olarak karşımıza çıkar.

 

Dünya Görüşü

 

Türk dünya görüşünüñ eñ belirgin iki yanı, erkinlik (bağımsızlık) aşkı ve hâkimiyet düşüncesidir. Bu yüzden Türkleriñ milli sembolleri olan Bozkurt, Dağ Keçisi ve yırtıcı kuşlar, hep bağımsızlığına ve yaşam biçimlerine düşkün olan bu öğelerden seçilmiştir. Bir başka Türk simgesi olan ve aynı zamanda Göktürk parasında da yer alan ay-yıldız ise, yeryüzünü kaplayan, yani bir nevî hâkimiyeti altına alan bir görünümdedir. Tabi bu mânâlandırmayı, mantık yürütmek suretiyle yapıyoruz. Daha farklı bir açıklamayla karşılaşırsak bu görüşüm elbette değişebilir. Doğu Göktürkler, dünya tarihi göz öñüne alındığında çok da uzun sayılmayacak olan yaklaşık elli yıllık esaretleri döneminde, sayısız başkaldırılarda bulunmuş, ayaklanmış ve Çinlilere korkuyla huzursuzluğu fazlasıyla tattırmıştır. Çünkü elli yıl dünya tarihinde kısa gibi görünse de, on gün bile Türkler için haddiyle zulüm gelecektir. Orhun yazıtlarında Bilge Kağan, Türk benliğinden kopan ve Türk adlarını bırakıp Çin adları almaya başlayan beğlerden söz etmiş, yozlaşarak töreden çıkan bu şahsiyetler yüzünden Çin esaretine düşüldüğünü keskin hatlarla belirterek altını çizmiştir. Bu aynı zamanda bir Tañrı cezalandırmasıdır. Tabi düşülen bu durumdan soñra, nice canlar feda edilerek soñu bitmeyen ayaklanmalar başlatılmış, Türk’üñ erkinlik ateşi metinlerdeki coşkunluğuyla birlikte yaşamaya devam etmiştir. Çağımızda kültür emperyalizminiñ parlak çekiciliğine kapılarak yozlaşmaya sürüklenen Türk milleti, yaklaşık biñ üç yüz yıl öñceki Atası olan Bilge Kağan’ıñ uyarısına kulak vermediği taktirde, aynı kuyuya düşmekten de kurtulamayacaktır. Halbuki Türkler için tutsaklık, alınabilecek risklerden biri değildir. Yalñız, Türkleriñ o devirde de Dokuz Oğuz, Türgiş, Tatar, Göktürk, Kırgız gibi parçalar halinde bulunması, kendilerine büyük sıkıntılar yaşatan bir başka sebep durumundadır. Çünkü yer yer birbirleriyle mücadele haline giren Türk İlleri, Çin ve diğer düşman kavimler karşısında zararlara düşecektirler. Metinlerde Türk boylarınıñ birbirleriyle olan savaşlarınıñ añlatıldığı kısımlar hiç de az değildir maalesef. Bu durumdan çıkartılacak ders, ülke içinde ve bütün Türk Ellerinde, birlik ve beraberlik bilinciniñ güçlendirilmesi olmalıdır elbette.

Yukarıda sözünü ettiğimiz, Türklerdeki hâkimiyet düşüncesi de yazıtlarda belirgin biçimde görülmektedir. Buña metinlerdeki bazı bölümlerde şöyle rastlıyoruz:

 

Kül Tigin Âbidesi, Güney Yüzü, 2. Satır:

 

“Tokuz Oguz Begleri, Budunı, bu sabımın edgüti eşid, katıgdı tıñla: İlgerü kün togsıkka, birigerü kün ortusıñaru, kurıgaru kün batsıkıña, yırıgaru kün ortusıñaru anda içreki budun kop maña körür. Bunça budun kop itdim. Ol amtı anyıg yok.”

 

Günümüz Türkçesi:

 

“Dokuz Oğuz Beğleri, Milleti, bu sözümü iyice işit, adamakıllı dinle: Doğuda gün doğusuna, güneyde gün ortasına, batıda gün batısına, kuzeyde gün ortasına kadar içteki milletler hep bana tâbidir. Bunca milleti hep düzene soktum. O şimdi kötü değildir.”

 

 Türkler yapıları itibariyle yönetici bir karakter özelliği yansıtarak, bağlı bulundukları töre düzeni içersinde hâkimiyet kurmayı gerekli görüyorlardı. Bu şekilde, ele geçen bölgeyi düzene sokuyor ve daha güvenli bir çevre ortamını da beraberinde getiriyorlardı. Türklerdeki bu hâkimiyet añlayışını, yaşanan çağı ve bulundukları tehlikeli coğrafyayı da hesaba kattığımızda, añlamak hiç de zor değildir. Hatta bu bir zorunluluktur. Aslında bu hâkimiyet isteğini, güçleri ve yetenekleri oranınca diğer kavimler de kurmak isteyecektirler. Hemen hemen bütün dünya tarihi bu şekilde yazılmıştır zaten. Ama metinlerde Türkleri diğer kavimlerden ayıran özellik, içine aldığı kavimlerin de rahatını düşünmesi ve huzurunu sağlama isteğidir. “Ol amtı anyıg yok” – “O şimdi kötü değildir”. Osmanlı İmparatorluğu da dahil Türk devletlerinde, dünyada baskın görülen bir emperyalist añlayışıñ bulunmaması, eski Türk Töresiniñ erdemiyle alakalı olmalıdır.

 

 

Dili ve Edebî Yönü

 

Türk yazı tarihiniñ eñ değerli belgelerinden olan Göktürk Kitabeleri, o çağda bile dildeki gelişkin yapısıyla Türkçe’niñ dil görkemini yansıtabilmiştir. Akıcı ve ahenkli bir dille donatılmış “Beñgü Taşlar” (Ebedi - bengi taşlar), Türkçe’deki añlatım gücünüñ dünyaya sergilendiği ilk yazılı belgeler halindedir. Daha eski Türk yazıtlarınıñ varlığıyla birlikte, içerik doygunluğu ve büyüklükleri sebebiyle ele aldığımız bu üç kitâbe, geñellikle öñ plana çıkacaktır. Elbette bu yazıtlar, Göktürkçe dil varlığını bütünüyle yansıtacak değildirler. Nasıl bir kitap bütün bir dili göstermeye yetmiyorsa, kitabeler için de aynı durum söz konusudur. Yalñız, içerikteki ikilemeler, deyimler, atasözleri, kullanılan üslup, zıt añlamlı sözcükleriñ aynı cümlede kurulması ve yer yer kullanılan şiirsel añlatımlar, Türk diliniñ gücünü ve mazisini ortaya koyacak nitelikteki öñemli verilerdir. Hatta öyledir ki, kitabelerdeki metinleriñ, manzum yani, ölçülü ve kafiyeli tertiplendiğini iddia eden bilim adamları bile olmuştur. O devirde böyle bir edebî güce ulaşan Türk dili, deriñ birikimleriñ akarak toplanmış olduğu bir uygarlık yatağınıñ yegâne sahiplerini belgiler.

 

 

 Abece ( Alfabe )

 

Göktürk Beñgi taşları, Türkleriñ tek milli yazı sistemi olan Orhun (Göktürk) alfabesiyle donatılmıştır. Sert çizgileri ve tertibiyle Türk karakterini yansıtan bu alfabe, Kül Tigin ve Bilge Kagan yazıtlarında 38 harfli bir düzen halinde görülür. Buña karşın, onlardan yaklaşık on yıl öñce dikilmiş Bilge Tonyukuk añıtlarında, birkaç farklı harfiñ daha var olduğu dikkat çeker. Bu yazı sistemini ilk çözen (1893) kişi olan Danimarkalı bilim adamı V. Thomsen, bu alfabeniñ “Futhark Alfabesi”ne beñzerliği sebebiyle onu “Türk Runik alfabesi” biçiminde dile getirmiştir. “Run” sözcüğü añlam itibariyle “giz”, “sır”  demektir. Baltık bölgesinde rast gelinen Futhark alfabesiniñ bu şekilde değerlendirilmesi, burada tespit edilmiş yazıtlarıñ da runik alfabeli metinler olarak görülmesine sebep olur. 3 – 17. yüzyıl aralığına ait olan bu metinlerdeki alfabe, gerçekten de Türk yazısına beñzemektedir. Hatta pek çok harfiñ birebir aynı olması da oldukça dikkat çekicidir. Buña karşın bizim savımız, bu alfabeniñ Türklere ait bir yazı sistemi olduğu yönündedir. Bu savıñ nedeni, milli duygulardan öte öñemli dayanaklarımızdan ileri gelmektedir elbette. Bunların ilki, Futhark alfabeli metinleriñ eñ eskisi 3. yüzyıla ait iken, bizim MÖ 5.’la ait olduğu tespit edilen iki satırlık bir yazımızıñ bulunmuş olmasıdır. Bu yazı, Kazakistan’ıñ Almatı şehrine 50 km uzaklıkta yer alan bir Türk – İskit Tigini’niñ (prens) mezarında bulunmuştur. Henüz Türkologlar tarafından okunuşunda birlik sağlanmamış olsa da, bunuñ bir Türk kavmine ait olduğu da açıkça görülmektedir. Türkoloji literatürüne “Altın Elbiseli Adam” biçiminde geçen bu kişiniñ mezarından, altından işlenmiş bir elbise, biñlerce altın ve çeşitli eşyalar da beraberinde çıkartılmıştır. Onuñ dışında Futhark alfabesi, eski ve yeñi olarak ikiye ayrılırken, 16 harflik olan eski Futhark alfabeli metinleri kendileri de çözememiştir. Öyleyse bu çözemeyişiñ sebebi nerede yatmaktadır? Bir başka dayanak ise, Türk alfabesinde “ok”, “eb”(ev), “ay” gibi bazı harfleriñ Türk orijinli oluşu, yabancı bilim adamlarınca da kabul edilen bir gerçek olduğudur. Tabi bunu, Türkleriñ kendi eklemeleri biçiminde değerlendiren bilim adamları da bulunmaktadır. Ayrıca alfabedeki Türk Dili’ne özgü bulunan tertip ve kurallar bütünlüğü de göz ardı edilemez. On ünsüz sesiñ kalın ve ince olarak ikiye ayrılması, Türk dilindeki büyük ünlü uyumundan ötürü tertiplenen bir yapı durumundadır. Küçük ünlü uyumunu hissettiren kural ise, O/U – Ö/Ü sesleriniñ birer harfle belirtilmiş olmasıdır. Bu şekilde ikinci ve soñraki hecelerde bulunan bu tamgalar, daima “U” ve “Ü” biçiminde okunacaktırlar. Bunlarıñ dışında, alfabeniñ buña beñzer Türk Dili’ne özgü çeşitli özellikleri daha da yer almıştır. Tüm bunlar birlikte ele alındığında, bu yazı sisteminiñ Türklere ait olduğu, çok daha sağlıklı bir görüştür diyebiliriz. Diğer yandan bu yazının kökeni konusunda Soğdak, Arami, Likya ve Hitit gibi yazı türlerine bağlayanlar da olmuştur. Düşüncemiz, tıpkı Sümer ve Maya medeniyetlerinde olduğu gibi, henüz aydınlatılmamış karanlık çağlarıñ medeniyet yapıcı ve yayıcılarınıñ Türk kavimleri olduğu yönündedir. Bu, dünyanıñ bazı bölgelerinde birbirine beñzeyen yazı sistemleriniñ de bir sebebidir bizlere göre.

                 Göktürk - Orhun yazıtları olarak adlandırılan bu metinler, sadece Kül Tigin, Bilge Kağan ve Bilge Tonyukuk yazıtlarından ibaret değildirler. Onlarıñ haricinde okunabilen, Orhun yazılı ilk Türk belgesi olan Çoyrın (687 – 92), Hoytu Tamir (717 - 20), Ongin (719 - 20), Köl İç Çor (723 - 25) ve İhe Aşete (724) gibi daha pek çok öñemli Türk yazıtları da gün ışığına çıkartılmıştır. Osman Nedim Tuna’nıñ “Eski Türk Yazısında Kullanılan Ligatürler ve Bunlarla İlgili Bazı Meseleler” adlı makalesinde, Yenisey ve Talas gibi bölgeler de dahil olmak üzere, toplam 265 adet taş yazıtıñ varlığından söz etmiştir. Yenisey bölgesi yazıtları ise, 140 civarında küçük ölçekli yazıtlardan oluşup, bunların çoğunluğu mezar taşlarından meydana gelir. Göktürk yazıtlarından birkaç yüzyıl öñcesine (5 – 6.) ait olan bu metinler, Türk Dili’niñ okunabilen eñ eski yazılı verileri halindedir. Ama belge niteliği açısından eñ eski yazıtlarıñ yine de Göktürk kitabeleri olduğu kabul edilmiştir. Yenisey yazıtlarında kullanılan damga sayısı, Göktürk metinlerine göre oldukça fazla durumdadır. Bu, kimi görüşe göre alfabe sisteminiñ henüz Göktürk yazıtlarındaki kadar düzenli bulunmadığına bağlandığı gibi, geñellikle mezar taşları olmaları nedeniyle özel damga ve işaretlerin de sayıyı artırabildiği söylenmektedir. Yenisey bölgesindeki bu mezar taşlarında, oldukça duygulu bir añlatımın varlığına tanık olmaktayız. Yazıtlarda şahsın kendisini kısaca tanıtmasından soñra, dünyadan ve sevdiklerinden ayrılışını içli bir dille belirtmesi sıkça görünen bir tarz olmuştur. Şunu da bilmek gerekir ki, alfabesi olan ve bunu kullanma ihtiyacı hisseden bir milletiñ, daha da yüzlerce yazılı metni bulunması gerekir. Orta Asya’nıñ bir savaş meydanı halini alması, Türk yazıtlarınıñ da yıkıma uğratılmış olmasında pay sahibi olacaktır elbette. Nitekim Göktürk Âbideleri de yıkık dökük bulunmuştular. Ama buña rağmen, düzgün bir arazi çalışmasıyla çıkartılacak daha pek çok eserin var olduğuna inanıyor ve bu çalışmalarıñ bir an öñce başlatılmasını yeniden hasretle bekliyoruz.

 

 

Soñuç

 

Aradan geçen biñ yılı aşkın bir süreniñ ardından, 19. yüzyılda bir tesadüfle ortaya çıkartılan bu Türk añıtları, kimlik bilincini yitirmekte olan bir milletiñ, kendini öğrenmesinde ve benliğine sarılmasında yardımcı olacak hayati bir öñeme sahiptir. Bilge Kağan, söylevinde “Türk Oğuz Beğleri ve Milleti, işitiñ” der iken, sanki bu devirdeki torunlarına kadar seslendiğini hissettirir. Bizlere göre seslenir de. Çünkü dikilmiş olan bu âbideler ve taş yazıtlarıñ uzun ömürlü olması, aynı zamanda bu amaca yönelik bir durumdur. Ve bizlere seslendiğini şu sözleriyle de kanıtlar: “Beñgü taş tokıtdım, bititdim.” Günümüz Türkçesiyle: “Ebedi/Beñgi taş dokuttum, yazdırdım”.. (Bilge Kagan yazıtı, Kuzey Yüzü, 15. satır.) “Beñgü taş” derken Bilge Kağan’ıñ kast ettiği mana, soñsuza uzanan, soñraki nesillere ulaşacak olan taş demektir. Bizler de üstümüze düştüğü üzere değerini bilmeli ve deneyimlerini gerektiği gibi kazanmalıyız. Neredeyse 1300 yıllık Türk uyarıları, hâlâ gündemini korumaktadır ne yazık ki. İşte bu yazımız boyunca kitabelerden edindiklerimizi, elimizden geldiğince değerlendirmeye çalıştık. Ne kadar kısa tutmaya uğraştıksa da oldukça uzayan bu yazımızı okuma inceliğini gösterdiğiniz için sizlere teşekkür eder, saygılarımı sunarım.

 

                                                                                                

                                                                                  O.Baltaoğlu                                                                            

(Bu yazı, Türkçe’deki genizcil n (ñ) sesi belirtilerek hazırlanmıştır. Amacı ise, dilcilikle ilgilenenlere ve bu sesin hangi hallerde bulunduğunu bilmek isteyenlere yardımcı olmaktır.)

 

 

Bibliyografi

 

- Ergin, Muharrem, (2007) “Orhun Abideleri”, İstanbul: Boğaziçi Yayınları.

 

- Tekin, Talat, “Orhon Yazıtları”, İstanbul: Simurg Yayıncılık.

 

-  Ercilasun, Ahmet Bican, “Türk Dili Tarihi”, Akçağ Yayınları.

 

- Orkun, Hüseyin Namık, (1936) “Eski Türk Yazıtları”, İstanbul: Devlet Basımevi.

 

- Tuna, Osman Nedim, “Eski Doğu Türk Yazısında Ligatürler”, TDAY 1990 s. 207

 

- Aksan, Doğan, “Eski Türk Yazı Dilinin Yaşıyla İlgili Yeni Araştırmalar”, ( [1976] 1975 - 1976, s. 133-141. Türk Dili Araştırmaları Yıllığı) (17.11.2008)